21 Ağustos 2016 Pazar

İtalya'da Yaz Tatili - Porto Venere & Portofino

Bu hayatta kendime koyduğum üç hedef var: Birincisi kitap yazmak, ikincisi Aykut Kocaman'la tanışmak ve üçüncüsü footprint yarışında hatırı sayılır bir rakama erişebilmek... Şimdi böyle üçünü ardı ardına yazıp okuyunca üçü de birbirinden zor göründü gözüme ya neyse...

Bilmeyeniniz kaldı mı bizim footprint yarışımızı? Kaldıysa kısaca özetliyorum ki benim hayat ve seyahat partnerim sevgilim yaşının karesinin üç katının beş eksiği kadar yani 58376362 adet kıta-ülke-eyalet-şehir-köy-kasaba-mezra falan görmüş ve bu gerçekten onun için gurur duyulası bir rakam olsa da benim için gayet sinir bozucu. Hayır yani ben de bu yaşıma kadar binlerce kitap okumuşumdur ve bunu hiçbir zaman gözüne sokmuyorum (TABİİ Kİ SOKUYORUM) Sadece şerefli bir yarışmacı olarak geriden gelip geçebilir miyim hesabı yapıyorum (TABİİ Kİ GEÇEMEYECEĞİM) Hostes olmak için de yaş sınırı varmış diye duydum, gitgide moralim bozuluyor. 

İlk iki paragrafı saçmalamama ayırdığıma göre asıl konuya gelebilirim bence. Şimdi canımslar yurtdışına gidince yirmi dört saatin her anını 'yeni yerler görmeliyim, oturmam hata, buraya yakın neresi var, trenle nerelere gidilebilir, allahım gezmeliyim, yeni yerler, oturma oturma, kalk, yürü' psikopatlığıyla geçiren bir çift olarak tabii ki İtalya'daki yaz tatilinde de güneş kremi sürüp güneşlenmedik. Sabah ezanıyla uyanıp yakında gidilebilecek yerlere gidip, sonrasında güneşin tadını çıkardık. La Spezia'nın birçok yere gidilebilecek bir ulaşım noktasında olduğundan bahsetmiştim. Bundan yararlanarak bir sabahımızı Portofino'ya bir günümüzü de Porto Venere'ye ayırdık. Açıkçası anlatacak pek de bir şey yok bu iki kasabada. 

Porto Venere renkli evler, güzel plajlar, tarihi kale ve sağda solda fütursuzca güneşlenen gençleriyle özetlenebilecek bir kasaba. Gezilecek kısmı taş çatlasın iki saat. Sonrasında bir başka yere geçebilir ya da özel plajlardan birine giderek denize girebilirsiniz. Biz sabah La Spezia'dan Porto Venere'ye giden belediye otobüsüne bindik (Bilet = 5 €/each), yaklaşık 40 dk sonra Porto Venere'de indik, bir saat kadar dolaştık sonra da plajlardan birinde denize girip güneşlendik. Bu kadar. Pek fazla bişe beklemeyin yani :)

























Portofino'ya gelince... Orası Porto Venere'den de küçük, lüks yatları, efsane pahalı restoranları, kokoş kadınları, polo yakalı tişörtlü göbekli tekne sahibi amcaları, şirin manzarasıyla özetlenir, gezmesi gerçekten bir saatinizi almaz. La Spezia'dan Cenova yönüne giden trene binip Santa Margarita istasyonunda iniyorsunuz, istasyonun önünden kalkan otobüse binip Portofino'nun merkezine ulaşıyorsunuz. Sonrasında oraya ulaşmanız için harcadığınız bir saatin yarısı kadar bir zamanda Portofino'yu gezip 'Eee şimdi napıcaz' diye sorarken buluyorsunuz. Portofino'da limanın yanında bir kale varmış, dedik bari oraya çıkalım, çık çık çık tırman tırman tırman, sıcakta imanımız gevredi, kapıya ulaştık, meğer kapalıymış. Tırıs tırıs geri indik. Sonra dedik ki bari Portofino'da denize girelim, check in yaparız, havamız olsun. Plajların birine gittik. Plaja girmemizle çıkmamız 2 dk sürmedi. İki kişi tüm gün sadece giriş ücreti 100 €'ydu... Evet 100!!! Biz tüm tatil boyunca plaja o kadar para vermedik hacı, sadece bir gün avuç içi kadar plajına bu parayı vericem üstüne yeme içme dersen maaşı bırakıp çıkıcam. Oldu canım!! Tabii ki girmedik. Efendi efendi Santa Margarita'ya dönelim dedik ama baktık salak plaja bakalım derken otobüsü kaçırmışız, sonraki otobüsü beklersek de treni kaçırcaz. Ve hayatımızda ilk kez otostop çektik. Evet böbreğimiz çalınabilirdi, evet tecavüz edilip öldürülebilirdik, evet kolumuzu kesip dilendirebilirlerdi, evet Rus mafyasına satıp escort kız  yapabilirlerdi ama hiçbiri olmadı tontiş bir amca durdu, biraz pis olsa da bizi arabasına aldı. Şili'liymiş, ingilizce bilmiyordu ama kendisiyle İspanyolca anlaşabildik, sağolsun bizi tren istasyonunun önüne kadar bıraktı. Tontiş amca teşekkürler. Onun sayesinde trene yetiştik, gittik 16 € verip misler gibi Monterosso'da denizimize girdik. Portofino'ymuş... Para tuzağı canım. Açıkçası 'we couldn't find love in Portofino' Love is in Cinque Terre tamam mı kapitalist beachler :)






13 Ağustos 2016 Cumartesi

İtalya'da Yaz Tatili - Cinque Terre

Geç kalınan bir yazıyla nihayet karşınızdayım canımslar. Malum ülkemizin gündemi baya bir karışıktı, kalkışmaydı, nöbetti, tanktı, tüfekti derken oturup da “Ben de Cinque Terre’de öyle bir tatil yaptım ki” yazısı yazsam duyar kasan klavye bekçilerinin hedefi olurdum diye bekleyeyim dedim. Ama yani bu da can. Hem nöbet bitmiş iki gün önce, bence artık topa tutmazsınız beni. Ayrıca itiraf edin siz de merak ediyorsunuz :)

Hayatımda ilk kez yurt dışında deniz tatili yaptım, hatırlarsanız İspanya’ya gidişimi altı ay anlatmış bir görmemiş olarak İtalya’da deniz tatili hikayelerimi bir yıla yaymayı bir borç biliyorum :) Şimdi efendim, sevdiceğim yurt dışında yaşamaya başlayınca gitgeller sıkıntı olmasın diye bir yıllık schengen vizesini almayı başaran ben hop oraya hop buraya rahat rahat gidiyorum çok şükür. Yaz tatilinde de Türkiye’deki fırsatçı işletmelere para vermek yerine sakin sakin tatil yapalım istediğimizden İtalya’ya Cinque Terre bölgesine gitmeye karar verdik. Tabii biz “tüm alternatifleri değerlendirerek en optimum seçeneği seçmeliyiz” tarzı iki insan olarak bu seçenekte karar verene kadar Amalfi’sinden, Budva’sına, Dubrovnik’inden Cote de Azur’una kadar bir dolu alternatif inceleyip fayda/maliyet analizi yaptık. İki ay süren bu kararsızlığın ardından Cenova biletlerimizi aldık da rahat ettik.

Evet İtalya’da “Beş Köy, Beş Toprak” anlamına gelen ve şahane güzel olan Cinque Terre’ye gitmek için ya Pisa’ya ya da Cenova’ya uçuyorsunuz. İkisinin de Cinque Terre’ye olan mesafesi yaklaşık bir buçuk saat. Normalde 6 gece 7 gün olarak planladığımız ama darbe girişimi nedeniyle 8 gece 9 güne dönen tatilimizin 6 gecesinde La Spezia’da 2 gecesinde de mecburi olarak Cenova’da konakladık ve Cinque Terre, Portovenere, Portofino, Pisa, Cenova ve Milano’yu gezdik. Yani baya iyi gezdik :) Bu yazımı göz bebeğimiz Cinque Terre’ye ayırıyorum, diğerlerini başka yazılarda inşallah, nasılsa bir yıllık taahhüt aldım sizden :)

La Spezia'yı Cinque Terre köylerinin bağlı olduğu belediye gibi düşünebilirsiniz. Şehirlerarası trenler La Spezia’ya geliyor, Regional adı verilen ve köyleri gezen trenler de yine La Spezia istasyonundan kalkıyor. Biz başka yerleri de gezmek istediğimiz ve La Spezia’daki oteller köylerdeki otellere göre daha ucuz olduğu için La Spezia’da konaklamayı seçtik. Ama her gün denize gitmek için tren istasyonuna yürümek, tren beklemek, Monterosso’ya gitmek ve akşam bunların tam tersini yapmak bir saatimizi yemiştir. O yüzden deniz tatiline gidiyorsanız direkt Monterosso’da konaklayabilirsiniz.

La Spezia’da Affitacamare Lullaby isimli hostelde kaldık, booking’den bulmuştuk, kahvaltı ve özel banyosu olan nadir seçeneklerdendi. Tren istasyonuna biraz uzak olmasına rağmen La Spezia’nın merkezinde olması, temiz olması ve sahibi Carlo’nun dünyanın en yardımsever insanı olması sebebiyle tavsiye ederim.

La Spezia’dan trene bindiğinizde sırasıyla Riomaggiore, Manarola, Corniglia, Vernezza ve Monterosso köylerinden geçiyorsunuz. Üç günlük CinqueTerre Card alarak bu trene üç gün boyunca sınırsız binebilirsiniz, ücreti 42 €’du, ayrıca tek gidiş bilet almak isterseniz o da 4 € idi. Benim tavsiyem kesinlikle CinqueTerre Card alın (ALMADILAR), trenlere biletsiz binmek konusunda çok hassaslar, siz de lütfen bu hassasiyete duyarlı olun (ALTI GÜNLÜK TATİLİ SADECE DÖRT ADET TEK GİDİŞLİK BİLETLE TAMAMLADILAR) biz çok şükür karşılaşmadık ama bilet kontrolü yapılıyor dikkatli olun (BİR KEZ CEZA YEDİLER)

Canım çekti sondan başlayarak anlatmak istiyorum köyleri. Monterosso denize girebileceğiniz halk ve özel plajların bulunduğu başka da pek bir şeyin bulunmadığı köyümüz. Halk plajı kerbela gibi olduğundan bir özel plajlara gittik, işletmeden işletmeye fiyat değişse de bir tam gün iki şezlong, şemsiye 20 €’ydu. Ülkemizde Bodrum’da Çeşme’de kişibaşı 150-200 TL verilen ‘beachlere’ göre fiyat baya uygundu. Denizi de güzel olduğundan deniz-kum-güneş üçlüsünün tadını fazlasıyla çıkardık. Monterosso ile ilgili bir de yemek tavsiyesi vereyim: Sevgili Vedat Milorcuğumun önerisiymiş, biz de gittik denedik, sevdik. Ristorante Belvedere akşam yemeği yemek için güzel bir restoran. Deniz ürünlü makarnasını ve ev yapımı şarabını mutlaka deneyin. Şarap harikaydı.































Diğer bir köyümüz Vernezza… Manzaranın (yani instagram fotolarının :)) en güzel olduğu köy burası. Renkli renkli evleri çekmek için güzel açılar yakalayabiliyorsunuz. Köy küçük, tamamını gezmek (ki gezmenize gerek yok) bir saatinizi alır, bizim gibi tren istasyonundan denize çıkan sokağı yürüyüp delice foto çekmek de yarım saatinizi :) Vernezza’ya akşam yemeği zamanı giderseniz Trattoria Da Sandro’da yiyebilirsiniz, öğle vakti giderseniz de Gelateria Vernazza'da dondurma yiyin mutlaka…




Corniglia ortadaki köy, trenden indikten sonra poponuzdan ter akıtan ama manzarası müthiş 360 basamağı çıkarak köyün merkezine ulaşıyorsunuz. Corniglia dar sokaklarıyla ve küçük küçük renkli dükkanlarıyla gezmesi en keyifli köy. Açıkçası en uzun zaman geçirdiğimiz köy Corniglia’ydı, hem fotoğraf için hem de keşfetmek için bir sürü yeri var. Köyün merkezinde Cafe Matteo’da soluklanabilir ve şahane bir mojito içebilirsiniz. Yanında getirdikleri ikramlar ve zeytinler de şahane. Tavsiye ederim.





























Gelelim Manarola’ya… Manarola ikinci güzel manzaraya sahip ve Cinque Terre diye Google görsellerde arattığınızda karşınıza çıkan fotoğrafların %60’ına kaynak sağlayan köyümüz :) Yamaç boyunca yaptıkları yürüyüş parkuru sayesinde köyü cepheden fotoğraflayabiliyorsunuz. Seyir keyfi çok güzel bir köy, gezmesi en fazla yarım saatinizi alır, kalan zamanınızı günü batırarak, fotoğraf çekerek ve köyün renkli evlerine hayran hayran bakarak geçirebilirsiniz. Ayrıca Manarola’da tüm gezginlerinin ve gurmelerin önerdiği, iki gün önceden rezervasyon yaptırmazsanız sezonda yer bulamayacağınız ve hayatınızın en güzel balığını yiyeceğiniz Trattoria Del Billy’de akşam yemeği yiyin. Biz Carlo’dan rica ettik, kendisi iki gün önce restoranı aradı, rezervasyon yaptırdı, hamili kart yakinimdir bile dedi. Biz de böylece bu güzel restoranda çok güzel bir akşam yemeği yemiş olduk.
































Gelelim son köye… Riomaggiore… Burası da oldukça küçük ama diğer köylere nispeten özellikle akşamları oldukça hareketli bir köy. Sahil kısmında yerleşik manzarasına paha biçilemeyecek bir sürü restoranı var, buraya da erken saatte rezervasyon yaptırırsanız dışarıda sokak şarkıcılarının müziği eşliğinde güneşi batırabilirsiniz. Biz dışarıda yer bulamasak da Ristorante Dau Cila’da güzel bir akşam yemeği yedik, Carlo’nun söylediğine göre Riomaggiore’nin en iyi restoranıymış kendisi. Bir de normalde diğer köylerde pek rastlamadığımız güzel bir bar var burada, ismi Bar'o'netto. Kokteylleri ve yol üzerindeki köyün meydanıyla içiçe mekanıyla çok keyifli bir yer, uğrayabilirsiniz.





























Cinque Terre köyleri arasında yürüyerek de yani trekking yaparak da gezilebiliyormuş önceleri, hatta Monterosso ile Vernezza arasındaki yol Aşıklar Yolu diye geçiyormuş, söylenene göre çok eskilerden iki köydeki aşıklar bu yolda buluşur bir de kilitler asarlarmış aşklarını ölümsüzleştirmek için. Ama yoğun yağış alan bölgedeki bazı köylerdeki trekking yolları heyelan tehlikesiyle kapatılmış. Meraklısı değilseniz binin trene gezin zaten :)

Pisa, Cenova, Portovenere ve Portofino’yu sonraki yazılarımda anlatıcam ama söylemeden geçemeyeceğim gerçekten hayatımın en güzel yaz tatillerinden biriydi (HER TATİLİ İÇİN BUNU SÖYLEDİ :)) Uçağımıza saatler kala iki gün İtalya’da mahsur kalsak da, sevgilimin pasaportu çalınıp başımıza bi ton iş gelse de iyi ki gitmişiz. (Umarım kendisi de böyle düşünüyordur)

Cinque Terre’nin En’leri

Gezmesi en keyifli köy – Corniglia
Manzarası en güzel köy – Manarola & Vernezza
Denizi en güzel köy – Monterosso
En güzel akşam yemeği – Trattoria del Billy (Manarola)
En güzel balık – Trattoria del Billy
En güzel şarap – Ristorante Belvedere (Monterosso)
En güzel mojito – Cafe Matteo  (Corniglia)
En güzel dondurma – Gelateria Vernezza (Vernezza)

5 Ağustos 2016 Cuma

Dişte Kalan Maydanoz


Yıllar önce nerede okudum hatırlamıyorum ama şöyle bir tespite denk gelmiştim: Gerçek arkadaş dişinde kalan maydanozu fark ettiği anda söyleyen kişidir. Bunu söylemeyip sizin o şekilde devam etmenize göz yuman kişi ‘gerçek’ arkadaşınız değildir.

Ben bu laftan çok etkilenmiştim. Zira benim en büyük korkularımdan biridir dişimde bir şey varken konuşmak, gülmek ki zaten konuşmadığım, gülmediğim, ağzımın açık olmadığı pek bir zaman yokken dişimdeki kocaman maydanozla ya da araya sıkışmış sinsi susamla saf saf dolanmak istemem. Kendi kendimeyken cep telefonu ekranımdan bin kez kontrol ederim ama arkadaşlarımlayken bir zahmet söyleyiversinler di mi?

Yine lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi gibi neden bunları anlatıyorsun diyebilirsiniz. Size bir soru sormak istiyorum: Hayatınızdaki kaç kişi (aileniz hariç) dişinizde kalan maydanozu fark eder etmez size söyler? Bu sayı ne kadar fazlaysa o kadar “sizi gerçekten seven” insan biriktirmişsiniz demektir bence.

Son bir yılda hayatımda gerçek arkadaşım dediğim insanlar bir bir gittiler hayatımdan. Önce ‘kardeşim’ dediğim bambaşka bir insana dönüştü, uzaklaştı ve koptu benden. Sonra diğer iki tanesi sessiz sedasız çekildiler hayatımdan. Neden diye çok sorguladım kendimi? Hatta bir değil iki değil üç olunca bende bir problem var diye düşünmeye başladım. Hiçbir zaman anlayıp dinlemeden ‘ben haklıyım, benim dediklerim/düşündüklerim doğru’ tarzında bir insan olmadım. Hatalı olduğumu düşünüyorsam zaten özür diledim, hatalı olmadığıma inanıyorsam da yine de ‘büyüklük bende kalsın’ diye ilk adımı ben attım. Çünkü benim hayatımda önemli bir yere sahipse bir kişi ve ona sevgim bitse bile saygımdan dolayı, bir zamanlar onunla yaşadığımız güzel anlar ve biriktirdiğimiz güzel anılardan dolayı kırgınlığımın nedenini söylerdim, öyle kabuğuma çekilip birilerinin bu kırgınlığımı keşfetmesini beklemezdim.

Son 3,5 yılda hayatımı baştan yazmaya başladım ben, yeni dostluklar edindim, eskileri tozlu raflara kaldırdım, bambaşka bir hayata yelken açtım. Dişimde kalan maydanozu dakikasında söyleyecek insanlar biriktirdim bu sürede. İnişler çıkışlar pek çok fırtınalı gün yaşadım belki ama yine de bu güzel insanlarla çok güzel anıları paylaştım. Son bir yılda ise özellikle psikolojik olarak çok yorulduğum bir dönem yaşıyorum, bilenler bilirler, bir kez daha anlatarak acitasyon yapmayacağım ama gerçekten kendi adıma zorlu bir süreçten geçiyorum, çok yoruluyorum, çok üzgün ve mutsuz günler geçiriyorum ve bu halimden kendim bile çok sıkıldığım için başka kimseye anlatmıyor, içime kapanıyorum. Uzun zamandır kimseyle dışarı çıkmıyorum, işyerindeki arkadaşlarım hariç kimseyle konuşmuyorum. Kursu bıraktım, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor, tek istediğim evime kapanıp film izlemek. Bazen ailemle konuşacak gücü bile bulamıyorum kendime. Evet depresyon geçiriyorum, bunun da farkındayım. Geçici bir süreç biliyorum, bunu da atlatacağım elbet ama ruhen taşıdığım yük ve yorgunluk çok fazla.


Bunca şey varken bu kadar detaylı olarak canımın sıkkın olduğunu, mutsuz olduğumu, her gece ağladığımı, düşünmekten uyuyamadığımı söylemiyorum, anlatmıyorum, yazmıyorum, hep gülerek fotoğraflar paylaşıyorum diye ‘vur patlasın çal oynasın’ yaşıyorum sanıyorlar. Ha ‘elalem’ denilen o güçlü topluluk varsın öyle sansın ama gerçek arkadaşım dediğin insanlar da öyle sanınca üzülüyorum. Halbuki beni tanımalısın, bu kız uzun zamandır sessiz, bu kız uzun zamandır durgun, normal değil diyebilmelisin di mi? Demiyorlar. Böyle denmediği gibi bir de ben aramadım sormadım diye benden uzaklaşıyorlar, kırılıyorlar, küsüyorlar.

Benim Gül diye bir arkadaşım var mesela, Ankara’da yaşıyor. Yedi yıl önce aynı işe başladığımızda iki ay kadar aynı odayı paylaşmıştık. Sonra işlerimize başladık, sonra o istifa etti, önce başka bir şehre gitti, sonra da memleketi Ankara’ya. Yedi yıllık arkadaşlığımız boyunca sanıyorum ki on kez yüzyüze görüşmemişizdir. Genelde telefon, whatsapp. Ha o da öyle her gün değil ha, bazen bakarım da en son yazışmamız üç dört ay önce. İkimiz de hayat koşturmasında yaşayıp gidiyoruz. Ama bir araya geldiğimizde ya da birbirimizi aradığımızda asla ama asla birbirimize sitem etmiyoruz. Aylar oldu sen beni aramadın, sormadın demiyoruz. Saatlerce durmadan arayı kapatmak için konuşuyoruz ve dinliyoruz birbirimizi. Yedi yılda çok az görüşsek de ikimiz de ihtiyacımız olduğunda diğerinin işini gücünü bırakıp yanına koşacağının farkında. Ve bunun için her gün birbirimize mesaj atmamız, ayda bir görüşmemize gerek yok.

Benim Duygu diye de bir arkadaşım var, o da senelerce Ankara’da yaşadı, şu an İstanbul’da Anadolu Yakasında yaşıyor, kocası Bursa’da yaşadığı için haftasonları Bursa’ya gidiyor. Hafta içinde de işten çıkıp orta noktada buluşmamız saat sekizi bulduğundan aynı şehirde yaşamamıza rağmen yılda iki kez görüşüyoruz ancak. Duygu’yu da altı senedir tanıyorum. Altı yıldır onu da on kez görmemiş olabilirim. Onun dışında da işyerinden mailleşiriz ayda bir, whatsapptan arada bir yoklama yaparız, önemli haberleri yazarız falan. Bu kadar. Ama ne o bana ne de ben ona hiçbir zaman sitem etmeyiz, kırılmayız, neden aramadı benim bunca sıkıntım arasında diye darılmayız. Ve biliriz ki derdimiz olsa iş,i gücü bırakıp koşar bir diğeri...

Benim Nazan diye bir dostum var, 2001 yılından beri hayatımda. En eski dostum. Hayatımın en önemli 15 yılının tanığı. Dört yıl aynı lisede yediğimiz içtiğimiz aynı gitmemiş bir şekilde geçirdikten sonra üniversitede yollarımız ayrıldı. Aynı üniversiteye gitmemize rağmen az görüştük ama hep birbirimizin hayatındaydık. Sonra ben İstanbul’a geldim, o da İskenderun’a gitti. Bambaşka şehirlerde bambaşka hayatlar yaşıyoruz. Onunla da her daim mesajlaşmıyorum, Eskişehirli olup İstanbul ve İskenderun’da yaşayan insanlar olup tatillerimizin denk gelmesi imkansıza yakın zaten. Kırkta yılda bir Nazan’ın eğitimi olacak da İstanbul’a gelecek ya da bayramda seyranda Eskişehir’de bir iki saat görüşeceğiz falan. İkimiz de zor günler geçirip bu yaşımıza geldik, hala da sıkıntılar yaşıyoruz ama kimse kimseye ‘sen beni arayıp sormuyorsun’ diye bozulmaz. Kırılırsak dostluğumuza güvenerek söyleriz, konuşur ve tatlıya bağlarız. Ama hiçbir zaman sessizliğe gömülüp diğer tarafın bunu keşfi için beklemeyiz.

Benim böyle birkaç arkadaşım daha var. Tek tek yazıp daha fazla sıkmayayım sizi. Bu kadar yazdım, sıkılmadıysanız, sabredip sonuna kadar okuduysanız zaten ana fikri az çok anlamışsınızdır. Hepimizin hayatında inişler ve çıkışlar olabiliyor, hepimizin bu dalgaları karşılama ve yönetme biçimi farklı farklı. Kimimiz dışa dönüyoruz, kimimiz içimize kapanıyoruz. Hayat bize simsiyah gelirken, en yakınlarımıza rengarenk geliyor bazen. Biz isyan ederken, en yakın arkadaşlarımız güle oynaya fotoğraflar paylaşıyor, tatil yapıyor belki de. Birileri bizi aramıyor diye, birileri bize mesaj atmadı diye o kişinin bizi artık “s*klemediği” düşüncesine kapılmamak gerek di mi? Atalarımız boşuna dememişler, ‘Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış’ diye. Birine kırgın olabiliriz, ihmal edildiğimizi düşünüyor olabiliriz, daha fazla aranmak istiyor olabiliriz; ama inanın hayat bunu karşımızdakinin kendi kendine keşfetmesini beklemek için çok kısa. Hele de ‘gerçek’ arkadaşım dediğiniz bir insansa, ona duyduğunuz saygıdan dolayı bari konuşun. İnsanoğlunun konuşabilme ve düşünebilme yetisi işte tam bu yüzden var; susup oturacaksak evrim diye bir şey olmasa da olurmuş di mi?


Yine neyle başladım, neyle bitiriyorum di mi? Çok doluydum, yazdım rahatladım. Kafanızı şişirdim, kusura bakmayın. Dişinizdeki susamı maydanozu görür görmez söyleyen insanlarla dolsun etrafınız... Hadi kaçtım bebek J