19 Nisan 2011 Salı

#gunlugumedokunma

Dün ruhuma tecavüz ettiler diye yazmıştım. Çok sinirliydim; hala sinirliyim... Kalbimin, beynimin, ruhumun en derinlerine benden izinsiz girip talan ettiler... Bunda hak, hukuk, adalet hiçbir geçer yan yoktur. Birinin günlüğü okunmaz, okunmamalı... Bu yazılı olmayan kuralı bilmek ve uymak için alim olmaya, öğretmen olmaya, doktor olmaya, başbakan olmaya gerek yoktur. Bu, insan olmakla alakalıdır. Eşinin, sevgilinin, annenin, kardeşin günlüğü okunmaz; bu saydıklarımın dışında kalan insanların bırakın okumayı dokunma hakları yoktur...

Günlüğün bir insan için ne ifade ettiğini, günlüğün ne demek olduğunu vereceğim ki; mahremiyeti anlaşılsın. Bir kez bana yapılan bu saldırı, ders olsun başkalarına yapılmasın...


Günlük Nedir?

Öğretmeye bağlı, gerçekçi anlatım türlerinden biri olan günlükler, bir kişinin önemli ve kayda değer bulduğu olayları, gözlem, izlenim duygu düşünce ve hayallerini günü gününe tarih belirterek anlattığı yazdığı yazı türüdür. Latincedeki "dies ( gün ) sözcüğünden "diarium" ( günlük ) sözünden gelir.

Günlük Özellikleri

1- Yaşan olayların, izlenimlerin günün gününe yazılması ile oluşurlar.

2 - Birinci kişi ağzından yazılmış kısa ve özlü yazılardır.

3 - İnandırıcı, içten ve samimidirler.

4 - Konuşma diline yakın bir dil kullanılır.

5 - Yazarın kişiliğini, görüşlerini ve ruhsal yapısını yansıtırlar.

6 - Gerçekler, yaşanılanlar değiştirilmeden, çarpıtılmadn yazılır.

7- Tarih, biyografi, anı için birer belge değeri taşırlar.

Günlük Çeşitleri

1 - İçe Dönük Günlükler ( özel ruhbilimsel günlük ): Yazarın bir bakıma kendi kendi ile konuşmasıdır, içinde bulunduğu doğal ve toplumsal çevreden yazgısından yakınır. Bu metinlerde yazarın yaşadığı duygusal coşkunluğu bulabileceğimiz gibi, çeşitli kavramlar hakkındaki düşüncelerin yazarın bilincindeki açılımlarını da bulabiliriz.

2 - Dışa Dönük Günlükler : Bu tip günlüklerde yazarlar, alaycı bir tavırla dönemin olaylarını, siyaset ,sanat ve edebiyat adamlarını ya da gündelik sıkıntılarını öykü tekniği kullanılarak anlatmaktadırlar. Bu tür günlüklerde yazar kendi zaman dilimi içindeki tutum ve davranışlardan,düşünsel akımlardan haber verir. Bu nedenle de bu günlükler birer belge değeri taşır.

Yani bu açıklamalar da bize gösteriyor ki; içe dönük günlükler, yani hepimizin tuttuğu günlükler kişinin ruh haliyle ilgili her şeyi içerir. Dertleşme şeklindedir. Duygusaldır ve kişi kendi rızasıyla vermediği sürece OKUNMAZLAR...


16 Nisan 2011 Cumartesi

Her Şey Beyinde Başlar

Tüm kitaplarını en az iki kez okuduğum ve çok şey öğrendiğim Mümin Sekman'ın yeni kitabını yine bir solukta okuyup bitirdim. "Her şey Beyinde Başlar" demiş; hakikaten her şey beyinde başlıyormuş. Çok faydalı bilgiler var; herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap. Beyninin nasıl çalıştığını öğrenmek için önce beynimizin fiziki yapısını bilmemiz gerekiyor. Bu kitapta temelde size beyninizin fiziki yapısını eğlenceli bir dille öğretiyor.Mümin Sekman'ı tebrik etmek istiyorum ki; bu bilgileri, görüş ve önerilerini bizlerle paylaştığı için. Türkiye'de olmayan bir yolda liderlik ettiği için...

Kitapta Mümin Sekman'ın okuyucu ile paylaştığı çok güzel bir şiir vardı. Tam da blogumun adına yakışır sözlerle bezenmiş bu şiiri filozof şair Neruda yazmış; ben de buradan sizlerle paylaşıyorum. Umarım sizler de sadece bu şiirden bile etkilenirsiniz; siz de bu kitabı okumaya karar verirsiniz.

"Yavaş yavaş ölürler
Seyahat etmeyenler.
Yavaş yavaş ölürler
Okumayanlar, müzik dinlemeyenler,
Vicdanlarında hoşgörüyü barındırmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Alışkanlıklarına esir olanlar,
Her gün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini bile değiştirme riskine bile giremeyenler,
Bir yabancı ile konuşmayanlar.

Yavaş yavaş ölürler
Heyecandan kaçınanlar,
Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki parıltıyı görmek istemekten kaçınanlar.


Yavaş yavaş ölürler
Aşkta ve işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar."

11 Nisan 2011 Pazartesi

Zaman her şeyin ilacı...

"Çözemediğimiz olayları zamana bırakıp beklemekten başka çare yoktur" demiş yüce bilge büyüklerimizden biri. Söyleyeni, yazanı belli olmayan bu söze, anonim damgası vurulmuş hemen. Oysa söyleyen kişi kimbilir neler yaşadı, ne acılar çekti ve sonucunda neler öğrendi ki bu kısa ama derin sözü söyledi... Durup düşününce hepimizin hayatında, yaşandığı an içerisinde en zorlu, en çıkmaz ve en çözümsüz görünen olaylar olmuştur. O anlarda ağlayarak, sevdiklerimize yakınarak, kadeh kadeh şarap içip sarhoş olarak ya da kırıp dökerek çaresizliğimizi 'azaltmaya' çalışmışızdır. Belki terk eden bir sevgilidir bizi dibe vurduran o olay; belki de aldatan bir koca... Şehir değiştirmek, iş değiştirmek, dostun sandığın kişi(liksiz)den kazık yemek, gaspa uğramak, tecavüze uğramak, kanser olmak ya da en kötüsü ölüm... Bu soğuk ve iki kelimeye sığıveren olayların yıkımlarını; yüreğinin yıkıntıları arasında dolaşırken fark edersin. Kalbin enkaz, beynin hasarlı ve gözlerin ağlamaktan şişmiştir. Ve sana göre dünyanın sonu gelmiştir... Kimi insan bu düşünceye yakalandığı anda karar verir pes etmeye. Son verir yaşamına,yaşamaya...


Peki bizler, bu yazıyı okuyabilenlerimiz ne yapmıştır? Acıyı çeke çeke, yüreğinin yıkıntılarından her gün bir tuğlayı kaldırıp yerine koya koya adam etmeye çalışmıştır her şeyi... Her neyse bu yıkımı yapan, ona karşı belki istemli belki istemsiz savaş açar beyninde. O ismi duymaz, siler; o yere gitmez; o kişiyle konuşmaz; eski resimlere bakmaz... Siler atar her şeyi, yok sayar...


Sonra günler geçer, aylar geçer... Yaralar sarılır ya da kendiliğinden kabuk tutar. Gitmem denilen yerlere gidilir, bakmam denen resimlere bakılır, asla sevmem denen kişiler bile yeniden sevilir... Peki ne olmuştur sözlere, yeminlere, içilen şaraplara, akıtılan gözyaşlarına?Yalan mıydı her şey; göstermelik miydi? Hayır diyerek savunulur, o zaman öyle hissediyordum. "O zaman..."


Annem "Birinin çok yakını, sevdiği biri öldüğünde o kişinin yüreğinde 40 tane mum yanarmış ve her geçen gün bir tanesi sönermiş. Ve 40. gün de geçtiğinde artık o kişi gidenin ardından kendini çok fazla üzmezmiş." derdi. İşte "o zaman" üzerinden zaman geçince mumlar söner; sadece bir anı, kötü bir anı olarak kalır akılda, yüreklerde...


Peki ne yapmalı? Zaten mumlar sönecekse, acılar geçecekse boşverip nasılsa geçer mi demeli? Gidene metanetle güle güle deyip, ölenin ardından yas tutmamalı mı? Yazması kolay, yapması zor... Yaşanan her acı, kaybedilen her kişi, vazgeçilen her şey bir tecrübe, bir bilgelik katar insana... Erdem, zamanın her şeyin ilacı olduğunu bilerek yaşamakta her an'ı. Yaşanılan an'ı geçmişi düşünüp hayıflanarak; gelecek için endişelenerek mahvetmemek güzel olan... Acı da, mutluluk da, sevgi de, yas da gerçekleştiği an büyütür insanı; bir sonraya taşır, öğretir. Benjamin Franklin'in de dediği gibi "Hayatınızı seviyorsanız zamanınızı boşa harcamayınız; çünkü zaman hayatın ta kendisidir."