28 Mayıs 2012 Pazartesi

Okul Yılları


1992 yılının eylül ayında ilkokula başlamışım ben(1987 Ekim doğumluyum bu arada), sevgili anacım yangından mal kaçırır gibi beni götürmüş okula kaydettirmeye, artık 5 yaşında bildiğiniz ilkokul 1.sınıfa(anasınıfı da değil) başlamıştım. Hani şu an 5,5 yaşında okula gönderilmesi söz konusu ya bebişlerin, göndermeyin sonu benim gibi olur aahahaha :D Şaka bir yana bizim zamanımızda okul yaşı 7’ydi; beni o okula nasıl yazdırabilmiş annem şaşırıyorum; semirmiş bi çocuk da değildim, müdür yardımcısı nasıl almışsa beni okula. Gerçi iyi olmuş almış, sene kaybım hiç olmadığından 21 yaşında üniversiteden mezun olmuştum :D Ama üniversiteye daha çoook var diyerek ilkokuldan devam edelim konumuza J

İlkokul 1.sınıfta sınıf öğretmenimiz çok sert bir adamdı, çok otoriterdi. Adı Ömer Yaktıyol’du; soyadından nasıl otoriter biri olduğu anlaşılıyor değil mi J Öğretmenimiz öğretmeyi o kadar severdi ki; millet hecelemeyi yeni öğrenirken biz birinci sınıfın ilk döneminde çarpım tablosunu ezbere biliyorduk… Evet yuh dediğinizi duyar gibiyim, öyle iyi biliyorduk ki sözlülerimiz şu şekilde olurdu: Random birini kaldırırdı tahtaya ve rastgele sormaya başlardı “7 kere 8”, “5 kere 9”, “3 kere 6” falan diye… Bu arada bir elinin parmaklarını birleştirmiş halde onun önünde tutardın kiiiii, bilemezsen cetveli dikey olarak parmaklarına yerdin. Şu an size zalimce gelebilir ama düşününce hiiiç kızmıyorum öğretmenime…

Sonra mesela bize şöyle derdi “akşam 8’e kadar ödevlerinizi yapacaksınız sonra da yatıp uyuyacaksınız. Uyumazsanız benim haberim olur çünkü her birinizin evinde gizli kameralar var ben sizi izliyorum”………………………. Evet nasıl bir Ergenekon dümeni dönüyor varın siz hesap edin… Peki biz ne yapıyorduk? Paşa paşa 8’de uyuyorduk, bütün sınıf… Şimdiki çocuklara de sıkıyosa evinde gizli kamera var 8’de uyu diye… Peheeeyyy ne safmışız…

Bir de bizim zamanımızda kümeler yapılırdı sınıfta, birinci küme ikinci küme diye devam ederdi, iki masa birleştirilir kare haline getirilir ve dörtlü gruplar halinde kümelere oturtulurdu. İşte küme sisteminde ben tabii ki birinci kümedeydim. Benimle birlikte Arzu, Kerim ve Metin’de birinci kümedeydi. Biz -söylemesi ayıp- sınıfın en çalışkanlarıydık, havamızdan yanımıza yaklaşılmazdı birinci kümeyiz diye. Sanırsın Papa ve cenaplarıyız. Sonra efenim okumaları biz yapıyoruz, sorulara cevaplar bizim kümeden, ama asıl bombayı henüz söylemedim. Resim dersinde boyama yapıyoruz ya ben de Arzu da boyaları masaya değil de sıranın üzerine koyuyoruz ve pilili eteklerimizle boyaları örtüyoruz. Sebep? Diğer sıralar, kümeler boyalarımızı görmesin!!!! Allahııım böyle bir soyluluk(kıskançlık da diyebilirsiniz) yok :D

Sonra okulun bitmesine yakın 23 Nisan yaklaştı, adettendir bütün birinci sınıflar gösteri yapar. Biz de yapacaktık, sınıf annemiz kıyafet vs için birileriyle görüştü. Sonra gelip öğretmenimize fiyatı söyledi, o zaman için yüksek bir fiyat olmalı ki öğretmenimiz küplere bindi, vay efendim bu kadar pahalı olur muymuş bi kıyafet, ev mi satıyorlarmış, bir kere giyilecek bir şeye o kadar para verdirmezmiş diye küplere bindi ve bizim sınıf oyun oynamadı… Sadece beyaz kurdeleden kat kat toka yapılırdı ya tüm kızlara kurdele alınıp saçımıza onlar takılmıştı. O zaman çok içimizde kalmıştı ya da belki millet takmadı da benim mi içimde kaldı acaba, o yüzden mi şov görl olma  çabalarım J

Evet sayın okur, Hamide’nin ilkokul birinci sınıfı böyle geçti; daha bunun ikinci üçüncü dördüncü beşinci sınıfı ortaokulu var yani yandınız :D

Neyse madem bu kadar okudunuz, bir bilmeceyle bitirelim yazıyı; keyfiniz yerine gelsin. Aşağıdaki resim birinci sınıfta çekilmiş resmimiz. Hadi bulun beni (sufle veriyorum alttan ikinci sıradayım :) 



Yazı Dizi'si #4 - Breakout Kings, Boardwalk Empire, The Borgias


Uzun zamandır yazı dizimi ihmal ediyordum; bugün bu talihsiz duruma son vermek istedim ve sizler için üç dizi birden hazırladım. Biraz uzun ve az görselli bir yazı sizleri bekliyor; ama tanıttığım üç dizi de gerçekten güzel diziler. Eveet şimdi ilk dizimiz Breakout Kings ile başlayabiliriz. Sonrasında Boardwalk Empire ve The Borgias ile devam edeceğiz sevgili okur...

·         Alcatraz
·         Being Human
·         Breaking Bad
·         Breakout Kings
·         Boardwalk Empire
·         Borgias
·         Californication
·         Dexter
·         The Event
·         Falling Skies
·         Game of Thrones
·         Homeland
·         The Killing
·         Luther
·         Nip & Tuck
·         Person of Interest
·         Pacific
·         Rizzoli & Isles
·         Spartacus
·         The Walking Dead





Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2011 TV Series
Kanal: A&E
Oyuncular: Domenick Lombardozzi(Ray Zancanelli), Brooke Nevin(Julianne Sims), Laz Alonso(Charlie DuChamp), Serinda Swan(Erica Reed), Jimmi Simpson(Lloyd Lowery), Malcolm Goodwin(Shae Daniels)
IMDb Puanı: 7,3
SHDb Puanı: 7

Dizinin Konusu
Ray ve Charlie dedektiflik kariyerleri yaşadıkları olaylar yüzünden tehlikeye düşmüş iki polistir. Onlara son bir fırsat daha veren amirleri, yüksek güvenlikli hapishanelerden kaçan azılı suçluları yakalamaları için bir tim kurmalarını ister. Ancak bu tim normal polisler yerine, yakalamaları gereken kişiler gibi şu anda da hapishanede yatmakta olan 3 azılı suçludan oluşacaktır. Her biri kendi alanında uzman olan bu üç mahkuma bu timde kaçmadan ve herhangi bir suça teşebbüs etmeden yakaladıkları her mahkum karşılığında cezalarından birer ay indirileceği vaad edilmiştir. Psikiyatr Lloyd, profesyonel hırsız Erica,ve eski bir çete üyesi olan Shae kendilerini kaçan mahkumun yerine koyarak bir sonraki adımı tahmin etmeye çalışarak onu yeni bir suç işlemeden yakalamaya çalışırlar.

Breakout Kings listemizde yer alan ve ilerleyen zamanlarda tanıtacağım Leverage’a mantık olarak çok benzeyen bir dizi… Her bölüm tek bir olay üzerinde ilerleniyor, o bitirilip bir sonraki bölümde başka bir olay başlıyor. Bu özelliğiyle “çerez” diye tabir edeceğimiz, light dizilerden bir tanesi. Hafif bir dizi arayanınız varsa tavsiye ederim.




Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2010 TV Series
Kanal: HBO
Oyuncular: Steve Buscemi(Nucky Thompson), Micheal Pitt(Jimmy Darmody), Kelly Macdonald(Margaret Schroder), Micheal Shannon(Agent Nelson Van Alden)
IMDb Puanı: 8,8
SHDb Puanı: 8

Dizinin Konusu
1920’lerin Amerika’sında Atlantic City şehrinde içki yasağı getirilmiştir. İçki yasağının en büyük destekçisi olan Nucky Thompson aynı zamanda şehrin Hazine’den sorumlu yöneticisidir. Bir sonraki seçimlerde kadınların ve o zamanlar hala dışlanan zencilerin oylarını alabilmek için aslında mizacına çok ters olan kararların altına imza atmaktadır. İçki yasağı da bunlardan biridir, zira Nucky içki yasağının en büyük destekçilerinden biri olarak görünürken, kabinede yer alan varlıklı insanlarla birlikte yasadışı içki ticareti yapmaktadır. Bir kadın derneğinde tanıştığı Margaret Schroder’e önce maddi olarak yardım eden Nucky, kocasının Margaret’i dövdüğünü öğrenince kendi amaçlarına da uyacak şekilde kocasını öldürtür; bir süre sonra da Margaret Nucky’nin metresi olur. Zenginliğin, iktidarın ve entrikaların yaşandığı Atlantic City’de Nucky’nin hayatını etkileyecek bir sürü şey olmaktadır. Nucky önüne çıkan her engeli aşmak için çözüm yolları geliştirirken oğlu gibi gördüğü Jimmy’i bu işlerde kullanmaktan çekinmez.




Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2011 TV Series
Kanal: Showtime
Oyuncular: Jeremy Irons(Rodrigo Borgia), François Arnaud(Cesare Borgia), Holliday Grainger(Lucrezia Borgia), Lotte Verbeek(Giulia Farnese)
IMDb Puanı: 7,9
SHDb Puanı: 6,6

Dizinin Konusu
Papa ölmüştür ve kardinaller arasından yeni papa seçilecektir. Her Papa seçiminde olduğu gibi Vatikan’a kapanan kardinaller birkaç görüşme sonrasında halen bacadan siyah duman tüttürmektedir. İktidar hırsına bürünen Rodrigo Borgia, oğlu Cesare’ye diğer kardinallerin oylarını satın alması için emirler verir; Cesare’nin de yardımıyla Papa 6. Alexander olmayı başarır. Ancak Roma’da ve Vatikan’da kötü ve ahlaksız ünü olan Borgia ailesinin iktidara gelip Hristiyan alemine yön verecek olması kardinalleri huzursuz eder. Bu sırada Papa’nın büyük oğlu Cesare de kardinal olmuş, küçük oğlu Papa Kraliyet Ordusu’nun başına komutan olarak getirilmiş, kızları Lucrezia da varlıklı Sfortza ailesinden bir dükle evlendirilmiştir. Papa’nın kendi karısı dahil hiçbir kadınla ilişki yaşamaması gerekirken Papa 6.Alexander kendisine bir metres bulmuştur; ayrıca başka bir sürü kadınla da Vatikan’ın kutsal duvarları arkasında birlikte olmaktadır. Tüm bu gelişmelerden rahatsız olan kardinaller Roma’da yer alan birçok prensle anlaşarak savaş yoluyla Papa’yı koltuğundan indirmeye çalışmaktadır. Ancak Cesare ve yanından ayırmadığı kiralık katili Micheletto, Papa’nın yoluna çıkan herkesi öldürerek babasının koltuğunu korumaktadır.

Dipnot: The Borgias tarihte gerçekten var olmuş bir ailedir. Gerçeklerden yola çıkarak yapılan bu dizinin yanı sıra yine Borgia ailesini konu alan Godfather serisinin yazarı Mario Puzo’nun yazdığı The Family(Aile) kitap bulunmaktadır. (Kitap bende var, ancak henüz okuma fırsatım olmadı)


Herkese iyi seyirler…

25 Mayıs 2012 Cuma

BE PATIENT!!!!




2008 yazıydı… Türkiye’nin en büyük gıda firmalarından birine staj için başvurmuştum; kabul de edilmişti. Onun öncesinde dünyaca ünlü bir beyaz eşya firmasında 1,5 aylık staj yapıp üç aylı zorunlu stajımı tamamlamıştım. Ama yine de hem tecrübe olması açısından hem de CV’mde yer almasını istediğim için gıda firmasındaki staja da başlamıştım. Ancak büyük hayallerle gittiğim fabrikadaki ilk iş günüm tamamlandığında ağlayarak eve döndüm. Çünkü stajda benden sorumlu olacak yönetici benim umduğum gibi biri değildi. Benden daha önce stajına başlamış ve halen devam eden stajyerleri kayırıyor, bana ne bir iş veriyor ne de öğretiyordu. Her akşam serviste “bugün sondu, yarın gelmiyorum” diyerek eve dönüyordum; ama pes etmekten nefret ettiğim için sabah tıpış tıpış gidiyordum. Çok güzel arkadaşlıklar edindiğim için onların hatırına gidiyor; bol bol kek çikolata yiyor, günlerimi tamamlamak için çalışıyordum. Bu bunalım haliyle, stajın son gününe gelmiştim. Yaz tatilimin 3 haftasını buraya vermiştim, ama çok az şey öğrenmiştim, kimsenin gözüne girememiştim, orada çalışabilme şansımı yitirmiştim diye düşünüyordum. Son gün, herkesle vedalaşmış mesai saatinin dolmasını beklerken, sözde yöneticimle aynı odayı paylaşan, şair, çok güzel bağlama ve ney çalan diğer yöneticiyle karşılaştık. 3 hafta boyunca çok az konuşmuştuk, ama yine de adettendir vedalaşalım dedik. İçtenlikle bizi kucakladı, sonra da “gelin sizinle biraz konuşalım” deyip beni ve arkadaşımı eğitim odasına götürdü. “Kusura bakmayın sizlerle ilgilenemedik” diye başladı sözlerine, “Fabrikanın önemli bir belge alması gerekiyordu, herkes onunla uğraşıyordu biliyorsunuz, oysa sizlere burada öğreteceğimiz çok şey vardı” dedi. Ben o an ağlamaya başladım. Benden sorumlu olan insan yarım ağızla hoşçakalın derken, bir başka yönetici özür diliyordu. Sonra bana “ağlama” dedi, elimizdeki defterleri aldı, arkasına mail adresini, telefonunu yazdı, “beni ne zaman isterseniz arayabilirsiniz” dedi. İçtenlikle sarılarak vedalaştık ve herkes yollarına gitti. Aradan aylar geçti, bitirme tezi yazmam gerekiyordu, mühendislik öğrencisi olunca tezimizi bir üretim işletmesinde uygulamalı olarak yaparak hazırlamalıydık. Başvurduğum hiçbir fabrikadan cevap alamamıştım, umudumu kesmişken, birden aklıma o mail adresi geldi. Denemekten bir şey kaybetmem diyerek mail attım, durumu kısaca anlattım. Ve hafta sonu tezim için fabrikada yine çalışmaya başlamıştım. Tez çalışmamın sürdüğü 6 ay boyunca ondan çok şey öğrendim, kariyerim için çok güzel bir tecrübe edindim.

Tüm bu anlattıklarım o işkence gibi geçen 3 haftalık stajımda pes edip bırakmadığım için oldu. Eğer bıraksaydım, son gün o yöneticimle yaptığım konuşma hiç gerçekleşmeyecekti ve ben tezimi büyük bir firmada yapamayacaktım. En önemlisi de O’nu tanıyamayacaktım.

Herkesin vardır buna benzer bir hikayesi eminim. Benim sıkı sıkı sarıldığım sabır hikayem de budur. Şu anda da bulunduğum yerde bir şeylere sabretmek durumundayım; güzel günleri görebileceğime inanmamı sağlıyor yaşadığım bu olay…

İmza: Sınavı kazanamayıp da umudu züğürt tesellisinde arayan kız :) :)

İyi haftasonları...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Yazarlık Denemelerim #vol2


“İnanmak başarmanın yarısıdır” özlü sözüyle açıyorum perdeyi sevgili okur… Bildiğin üzere serinin ilk yazısında yazmaya kafa takışımı ve ilk gençlik yıllarımdaki yazma denemelerimden bahsetmiştim. O yazımda eminim hepiniz inanmışlığım ve kendimi adamışlığımı görebildiniz. Ben yine de işimi garantiye alarak ikinci bir yazı yazayım dedim :)

Demiştim ya önceki yazıda da, lisedeyken iki kitap yazmışlığım(!) var; öyle ki basımına bir kalmıştı; kapak tasarımı, yorumlar falan her şey tamamdı; yayıneviyle anlaşamadık :) İlki korku öykülerinden oluşuyordu Stephen çakması zihniyetimle süper hikayeleri çiziktirmiştim.

İlk kitabın hikayesini okumuştunuz; ama asıl bomba ikinci kitaptı. Kısaca anlatayım da görün neler döktürmüş bu arkadaşınız…

“Denver’da yaşayan Amanda, üniversitede okuyan genç güzel bir hatundur. Sevgilisi Robert ve en yakın arkadaşı Carol’la mutlu bir öğrencilik hayatı sürmektedir. Amanda bir gün arkadaşlarıyla kara büyüler yapan falcı Çingene bir kadının  çadırına gider. Bu tarzda hurafeler inanmayan Amanda, arkadaşlarıyla bu işlere inanmamaları gerektiği göstermek için öylesine bir büyü yaptırır. Büyü şu şekildedir: Vudu büyülerinde kullanılan bir ağaçtan yapılan küçük bir kütüğe bir isim ya da bir harf kazınacak; büyüyü yaptıran kişinin hayatında bu isimde ya da bu harfle başlayan birileri varsa ölecek. Bu ölümler ilk dolunayda başlayacak ve bir sonraki dolunaya kadar sürecek. Amanda kütüğe C harfini yazdırmıştır; ki bir çok arkadaşının adı C ile başlamaktadır. Amanda inanmadığı için kütüğü evde bir yerlere atar ve hayatına devam etmeye başlar. Ancak günün birinde ismi C harfi ile başlayan arkadaşlarından biri trajik bir şekilde ölünce bunun kendisi yüzünden olduğunu düşünür. Tüm arkadaşlarını da toplayarak onları tatili birlikte geçirmeye ikna eder. Ancak birlikte kaldıkları evde de birkaç arkadaşı öldürülünce işler çığırından çıkacaktır…”

İşte böyle sayın okur… Nasıl buldunuz? “Eee hani devamı?” dediğinizi duyar gibiyim… Maalesef devamı yok. Yaklaşık 20 bölüm ve 100 sayfaya yakın yazdığım bu roman denememi çok büyük bir salaklık yaparak kaybettim… Nasıl kaybettiğim ise bu hikayeden daha bomba bir hikaye…

Şimdi efenim, ben bunu yazdığım sırada bir sevgilim vardı; çok detaylara girmeyeceğim malum aradan yıllar geçmiş. Neyse bu sevgili şehir dışında okumaktaydı, uzaktaydı yani benden. Ailesi Eskişehir’de olduğu için tatillerde gelirdi görüşürdük vs. Yine bir görüşmemizde bu hikayenin bulunduğu defteri ona verdim beyefendi okusun bakalım beğenecek mi diye… Sanırsın edebiyat dünyasının Orhan Pamuk’u da eleştirecek benim yazdıklarımı. Basbayağı takdir edilmek istiyorum işte “ay bebeğim çok güzel yazmışsın, harikasın sevgilim, ilerde imza günlerine beraber gideriz” cümlelerini duyayım da koltuklarım kabarsın… Ben defteri verdim, arkadaş okulunun olduğu şehre geri döndü ve sonra biz ayrıldık!!!! Evet bitti; konumuz ayrılık olmadığı için salya sümük kısımlarını geçiyorum; geliyorum benim meşhuuur kitabıma. Kitabım onda kaldı; al eşyalarını ver eşyalarımı da yapamadık anasını satayım, ve diğer tüm eşyalarım gibi kitabım da kendisinde kaldı. Ayrıca okuduğu şehirde temelli yaşamaya karar verince ve ailesi de onun yanına taşınınca Eskişehir’le hiçbir bağı kalmadı :( Ben de bu muhteşem romanımın üzerine bir bardak soğuk su içtim. Ayrıldıktan sonra numarasını değiştirdiği için arayamadım(belki biraz da gururuma b*k yediremediğim için aramamış olabilirim :)) ve aradan 8 yıl geçti... O gün bugündür D&R’daki “Gerilim-Korku” reyonundaki kitapların tümü didik didik ederim; benim hikayem çıkar mı acaba biri diye :) Şu ana kadar böyle bir girişimde bulunmadı sağolsun :D

Olur da bu yazıyı okursan sana sesleniyorum Ex’im: “Biliyorum aradan yıllar geçti, ben evlendim sen neler yaptın kimbilir umrumda da değil gözüm yok Allah yolunu açık etsin de; ya Allah rızası için defterim duruyorsa bi ses versen de bana göndersen; kargoyu karşıdan ödemeli gönderebilirsin, sıkıntı yok :))

22 Mayıs 2012 Salı

Benim minik kardeşim...




Benim minik kardeşim… İşte sabırsızlıkla beklediğin o askerlik geldi çattı… Hani neredeyse son üç yıldır başımızın etini yiyordun gideceğim şu kadar kaldı bu kadar kaldı diye… Zaman ne kadar çabuk geçiyor değil mi?

Oysa ben seni kucağımıza aldığımız günü hatırlıyorum; miniciktin ama şimdiki gibi yakışıklıydın; ablana çekmiştin J

Çok yaramazdın, aramızda 4,5 yaş olduğu için sokaklarda sana hakim olmak benim görevimdi; çok kavga ederdin, arkadaşlarıma gideceğim zaman peşime takılırdın, kaçardım, ama arkamda öyle ağlardın ki bırakamazdım, seninle giderdim.

Sen çikolatanı hemen bitirirdin, benimkine gözünü dikerdin. Kıyamaz verirdim benimkinden kalanı da…

Aynı okulda okuyorduk, ama sen okulun en yaramazıydın ben ise en iyiler arasında. İnanmazdı ortak öğretmenlerimiz ikimizin kardeş olduğuna…

Sınıfta kalmayasın diye evde kendi derslerimi bırakıp sana kendi yaptığımız tahta üzerinde tebeşirle hecelemeyi, okumayı öğrettim.

Annemin işe giderken yıllarca ikimiz yalnız kaldık hep evde… Yemeği ben yaptım, sofrayı sen hazırladın…

Sokakta oynayıp eve geldiğinde “Hamiiiit, bana yarım ekmek yap” diye bağırdın yıllar boyu…

Çok kavga ettik, hatta bir kavgamızda elinle kafama öyle sert vurmuştun ki, elin çatlamıştı J Ablaya vurulmaz taş olursun demiştim ben  sana oysaki J

Sarhoş oldun ilk kez, annemler yoktu, kustun pisliğini temizlemek bana düştü yine…

İşe başladın, orada yaşadıklarını dinledim, öğütler verdim; psikologluk yaptım sana bedavadan…

Ben üniversitede okurken sen çalıştığın için bana harçlık verdin J

Tüm erkek arkadaşlarımla tanıştın; sana yedirip içirdiklerine göre puan verdin onlara…

Sonra ben İstanbul’a geldim, sen ağladın… Yalnız kaldın, depresyona girdin, bana mektuplar yazdın oradan. Keşke gitmeseydin beni bırakmasaydın dedin. Benim için samimiyetle ağlayan tek erkektin…


Ve şimdi sen asker oluyorsun… Davulla zurnayla gönderiyorlar bu gece seni, yanında olamıyorum fiziken ama bil ki ben yukarıda yazdığım zamanlarda olduğu gibi her zaman yanındayım…

Hayırlı teskereler minik kardeşim…

Teşekkürler...



Bir şeyler yazmanın büyülü olduğuna inananlardanım. Allahın hayvanlardan ve diğer canlılardan farklı olarak bize verdiği düşünme yetisi sonucunda düşünebildiğini kağıda aktarıp bir şeyler üretmek sizce de harika değil mi? Kelimenin gücünü kullanarak kitleleri peşinden sürüklemek, dil’in gücünü bu şekilde kullanmak kalıcı bir miras oluşturmak gibi bence… Ama yazan insanı güçlü kılan bir şey daha vardır ki, bence yazan kişiye yazma eyleminden çok daha fazla haz verir: Okunmak… Nasıl bir oyuncu filmin o en etkileyici sahnesi çekilirken işini yapmaya odaklanmış, hazzı ikinci hatta üçüncü plana itmişse; yazar da aynı şekilde bir yazıyı oluştururken “sadece yazar”. Her şey bitip tamamlandığındaysa oyuncunun filmdeki o sahneyi izleyen milyonları görürken hissettiği tarifsiz doygunlukla yazarın okunduğunu bilmesi sonucu hissettikleri aynıdır.

Sonuçta hepimiz aslında ilkel dürtülerimizi baskı altına almaya çalışan varlıklarız. Mütevazı olmak, kibar olmak, aşırı tepki vermemek, başarıyı sindirmek üzerine eğitildik. Sevineceksek kararında, üzüleceksek ayarında olmalı bu… Kazanmışsan kaybedeni düşünmelisin, kaybettiysen güçlü görünmelisin. Yazısız bir kural silsilesini ezbere yaşayarak geçiriyoruz zamanımızı.

Ben ve benim gibi blog yazan arkadaşlarım karşılıksız içimizi döküyoruz sayfalarımıza; kimimiz hayatını anlatıyor, kimimiz düğününü, kimimiz bebeğini; yazacak bir şey her zaman var çünkü. Yazarak rahatlıyoruz, diğerlerini okuyarak insanları tanımaya, anlamaya çalışıyoruz.

Çoğu zaman okunduğumuzun, takip edildiğimizin farkında olmadan yazıyoruz; yazısız kurallarımızdan biri de bu olsa gerek. Okunmanın verdiği hazzı tatmaya izin vermiyoruz belki bilinç altımızda; karşılıksız vermenin dayanılmaz sorumluluğunda “sadece yazıyoruz.”

Okunmanın verdiği mutluluğu zaten yaşayamıyoruz; bir de bunun üstüne ben kendimi yazmanın verdiği o ince zevkten mahrum bırakacağım kararını açıklamıştım dün. Yaşadığım anlık bir olayın verdiği büyük sinir ve üzüntüyle almıştım böyle bir karar. Ancak üzerinden 24 saat bile geçmeden beni okuyanlardan o kadar çok tepki, mail, yorum aldım ki… Ben iddialı değilimdir, bir çok kişiye göre nicelik olarak takipçi sayım azdır; ama hepsinin nitelik olarak dünyalara bedel olduğunu dün gece ve bu sabah bir kez daha gördüm. İroniktir yazmayı bir süreliğine bıraktığımı açıkladığım günün sabahı, ilk kez okunmanın verdiği hazzı yaşadım.

Bana bu hazzı yaşattığınız için teşekkür ediyorum, sizleri seviyorum. İyi ki blog açmaya karar vermişim ve neticesinde sizlerle tanışmışım…