31 Ekim 2012 Çarşamba

Bond, Sony ile İstihbarat Toplamaya Devam Ediyor!

Sony "Skyfall" kampanyası için ikinci görev geldi, şimdi durum değişti. Bildiğimiz üzere “Skyfall” İstanbul’da çekilmiş Bond filmlerinden. İkinci görevde, Bond nasıl İstanbul’a geldiyse, senin de İstanbul’da bir noktaya gitmen ve burada olduğunu kanıtlaman gerekiyor ki, Bond işini rahat rahat yapabilsin.

Bu görevde @Sony_Turkiye'nin belirttiği lokasyona gidip 4square üzerinden fotoğraflı check-in yapman ve Twitter’da görev hashtag’i olan #M2bengittim altında yaptığın check-in’i yayınlaman gerekiyor. Sony bunu yapan oyuncuların emeklerini karşılıksız bırakmıyor ve çok özel ödüller veriyor. Duyduğum kadarıyla ödüller arasında Xperia Tablet S ve Bond 50. Yıl Blu-ray seti var.

Sony bu arada İstanbul dışındakileri unutmamış, hafta içinde twitter ve facebook hesabı üzerinden soracağı sorulara hızlı ve doğru cevap veren "Ajanlara" sürpriz hediyeler verecekmiş.

Şimdi dikkatimi çekti. Sende aynı durumdaysan hemen takibe başla, istihbaratı topla:
https://www.facebook.com/SonyTR
https://twitter.com/Sony_Turkiye  #AjanS #M2bengittim

Bir bumads advertorial içeriğidir.

30 Ekim 2012 Salı

Enrique Iglesias Konseri

Bir magazin klişesi ile başlıyorum sözlerime: İstanbul'dan Enrique geçti...

Evet gençlik, 24 Ekim 2012 Çarşamba günü "Ölmeden önce yapılacaklar" listemde en üst sıralarda yer alan 'Enrique konserine gidilecek' maddesine check atmış bulunuyorum. Üzerinden altı gün geçmesine rağmen hala inanamıyorum da onu canlı canlı görüp dinlediğime. 

Ayrıntıları merak edenlere kısa kısa organizasyondan bahsedeyim:

1) Öğleden sonra 4 gibi kuyruğa girmiş olmamıza rağmen, o kadar gerilerdeydik ve kuyruk bizden sonra o kadar uzuyordu ki inanamazsınız.

2) Biletlerde yazdığı gibi saat 6 gibi içeriye alındık. İçeriye girerken çok izdiham olmadı. Ama özellikle normal kategoriden bilet alan bizler için sonrası fiyaskoydu!!

3) Organizasyonu yapan Unilife Turkey o kadar kötü bir organizasyon yapmıştı ki, benden size tavsiye, o grubun yaptığı bir organizasyona giderken iki kere düşünün. Normal kategorideki biletleri kapasitenin üç katı kadar satarak bizleri ezilme tehlikesiyle karşı karşıya getirdiler. Üstelik güvenlik görevlilerinin azarlarını işittik. Bayılan arkadaşlar için su istedik ve ona bile 5 TL verirseniz suyu getiririz dediler. O yüzden millet, Unilife Turkey'den uzak durun.

4) 6'da girdiğimiz konser alanında üstüste tam dört saat dikilmek zorunda kaldık. Bir ara ön sanatçı olarak Ozan Çolakoğlu çıktı. O da tamamen gereksiz bir kişilikti; öyle ki bir süre sonra yuhlandı ve sahneyi bıraktı gitti. 

5) Ve Enrique Iglesias.... Abicim Allah özene bezene yaratmış, o ne karizma o ne yakışıklılık o ne ses ve o ne seksiliktir!!! Muhteşem bir sahne performansı, yerinde durmayan bir adam. Allahım bak aklıma geldikçe tüylerim diken diken oluyor. Dinlemeye doyamadığım I Like It, Tonight I'm loving you, Dirty Dancer, Escape gibi hitleri canlı canlı dinledim. Hero'yu -hem de çok yakımızda- yine hafif toplu bir ergen çıkararak söyledi. Tek tesellimiz yurtdışındaki kadar yapışmadı kıza (Evet kıskandım ne var alla alaaaaaa!!! 80 kilo değilim diye kaçırdım fırsatı, asabiyim tabi. Bir sonraki konserine kadar 45 kilo daha almalıyım) 

Birazdan çekmeye çalıştığım fotolara geçeceğim ancak aklınıza Enrique ile neden Miami'ye kaçmadığım sorusu gelmiş olabilir. Efenim, kendisi ayaklarıma kapandı, gel benim olll sözlerim ol gecelerim kalsın gündüzlerim ol diyerek yalvardı. Ama ben yok Enrique'm dedim, seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli. Sen benim platonik aşkım kal, aklın bende kalmasın benim -senden yakışıklı olmasın- bi hero'm var zaten dedim. Anna'ya selamlar bebeğim deyip dostça ayrıldık. Ama hemen sulanmayın, yan gözle bakanınız olursa gözünüzü oyarım. O hala benim, ona göre!!!! 


















PS: Çektiğim bir sürü video var, ancak çığlıklarımızdan pek de bir şey anlaşılmıyor. Ama merak edenleriniz olursa konser görüntülerini Youtube'a Enrique Iglesias Istanbul Concert yazarsanız çok iyi çekilmiş videoları bulabilirsiniz :)

24 Ekim 2012 Çarşamba

Bond, Sony ile İstihbarat Topluyor!

23. macerasına çıkan James Bond’un yeni filmi “Skyfall”, 2 Kasım’da vizyona giriyor. Bu sefer MI6 saldırı altında ve James Bond hem arkadaşlarını korumak, hem de M’e olan sadakatini kanıtlamak zorunda. Sen de gerçek bir Bond hayranıysan, Sony’nin sürükleyici sosyal medya oyunu “AjanS” bir hayli ilgini çekecek.

Sony, “Skyfall” lansmanı ile birlikte geçenlerde açıkladığı sosyal medya oyununun ilk görevini dün verdi. Bond’un zihni sinir alet edevatları olmadan sıkıntıya düşeceğini düşünen Sony, “4 ekran ile Bond’a yardım et” görevini açıkladı. Q’nun verdiği görevde 4 ekran olarak TV – Tablet – Akıllı Telefon ve Laptop düşünülmüş. Bu 4 ekranın nasıl kullanılacağı da kullanıcılara bırakılıyor.

Q’nun sorusu ise şu şekilde:

“Eğer sen olsan, bu 4 ekrandan hangisini seçerdin ve o ekrana hangi özelliği eklerdin?”

Sen de bir ekran seç, farklı ve Bond’un işine yarayacak bir özelliği Twitter’da #M1benyaptım hashtag’i ekleyerek paylaş. En çok retweet edilen ve Sony jurisi tarafından seçilen fikirlerin sahipleri, Bond’un güvendiği Sony Xperia Tablet S, Gala Gecesi davetiyesi ve Bond 50. Yıl Blu-ray seti kazanacak.
 
Bakalım gerçekten Bond’a yardımcı olabilecek zihni sinir bir yanın var mı?

Yeni görevleri öğrenmek için, #AjanS hashtag’ini takibe devam et.

https://www.facebook.com/SonyTR
https://twitter.com/Sony_Turkiye #AjanS #M1benyaptım

Bir bumads advertorial içeriğidir.

18 Ekim 2012 Perşembe

Tami Hoag - Ölümden Daha Derin Okuryatar'da...



Yine bir kitap tanıtımı, yine okuryatar ve yine ben... Polisiye-gerilim türü severler için yine güzel bir kitap. Heyecanla okudum, yaklaşık 3 günde bitirdim. Tavsiye ederim.

Detaylı tanıtım için sizi okuryatar'a alalım...

Sevgiler :)

16 Ekim 2012 Salı

Evde spor yapmak...



Uzun zamandır istikrarla yaptığım nadide şeylerden biri spor... İstanbul'a gelip yerleştikten ve de kişisel spor hocam hayatıma girdikten sonra haftada ortalama üç gün spor yapıyorum. Vakitsizlikten ötürü spor salonuna gidemiyoruz tabii ki, ayrıca spor salonlarının Ali Ağaoğlu'nun 1+1 evlerini atarmayan üyelik fiyatlarını hiç söylemiyorum. Dolayısıyla bizim evin bir köşesini al spor salonu olarak işlet şeklinde malzemelerle donatılmış durumda.

Evde spor yapmak, spor salonunda spor yapmaktan daha meşakkatli ve titizlikle hazırlanması gereken bir süreç. Olmazsa olmaz şeyler var, bunlarsız başlanmaz.

1) Eş: Evet, evde sizinle birlikte spor yapan biri olmadan g*t büyütme yolunda istikrarla ilerlersiniz. Evde tek yaşamaktan bahsetmiyorum; iki kişisiniz, sizin k*çınızdan ter akarken diğeri dizi izler, tweetler atar ve utanmadan öküz gibi semirirse sizin ilk günden hevesiniz kaçar. Spor yalan olur, mısır patlağına dalarsınız ikinci gün.



2) Pilates Topu: Ev sporunun olmazsa olmazı. Hadi itiraf edin, sizin de bir köşede beklemekten havası inmiş bir pilates topunuz var. Ebru Şallı'nın başlattığı pilates akımının en ateşli günlerde herkesin edindiği bir gereçti inkar etmeyin!! Ben pilates topunu, ergenlikte gaza gelip alınan gitara benzetiyorum. O gitarla en son çalınan şarkının "caddelerde rüzgar" olduğu gibi, pilates topuyla da şişirme sırasında yakın temasta bulunulmuş; sonrasında ikili münasebete girilmemiştir. O zaman napıyoruz: Giriyoruz sevgili okur. Topla yakınlaşıyoruz, Ebrucuğumun dvd'sini youtubedan buluyoruz; onunla birlikte "hu hu hu hu hu hu" nefes alışverişlerle hareketlerimizi öğreniyoruz.


3) Pilates Minderi: Spor sonrası rulo haline getir, kaldır olayı sıkıntı verse de sırtınızı sert halıdan korumak için yapılmış gelişmiş bir paspas çeşididir.hepsiburada.com'da her bütçeye uygunu bulunur. Alınız...



4) Dumblelar: Çeşit çeşit, renk renk, desen desen seçeneklerin olduğu dumble dünyası, yeni başlayan spor sevdalıları için kritik bir konudur. Benim gibi kollarınız kibrit çöpü kadarsa ikişer kilo ile başlayıp sonrasında üçe çıkılabilecektir. Kol ve omuz çalıştırmak ve 'tuttuğunuzu koparmak' istiyorsanız; dumble şart. Benden söylemesi...



5) 'Gönül ister bunlar da evimizde olsun' kategorisindeki alet-edevatlar: Bisiklet, koşu badı ve bir bench... Bu yazıyı okuyan spor aletleri firmaları valla hani öyle satıştan kaldırılmış, depoda bekleyen ve hatta ikinci el olanları varsa kabulümüz. Reklam da yaparız, gerçekten. Boşa gitmez bize yapacağınız bu hayır. Sevgili okurlarım, sizlerin de satmak istediği kullanmadığınız bisikletiniz, koşu bandınız varsa numaram 0900.... Yok telefon meşgul çalabilir, mail atın :)



Eveeeettt, evde sporu yeterince irdelediğimi düşünüyorum. Gaza geldiniz mi? Hadi şimdi gidin o topu şişirin :)

Bir de hoşunuza gittiyse, yaptığım hareketleri vs paylaşacağım bir yazı dizisi haline getirebiliriz bunu. Maksat, kamuoyu sebeplensin, bilgilensin, kilolar verilsin, sıkılaşılsın ve neticesinde 'hepimiz Adriana Limayız' Ne dersiniz? Ben bu bacakları boşuna mı yaptım yahu :) Herşey siz okurlarım için :p

14 Ekim 2012 Pazar

80'lerde Çocuk Olmak ve 90'lar Kitabı

Anladığınız üzere hafta sonumu kitap tanıtmaya verdim, okuyup okuyup da tanıtma fırsatı bulamadıklarımı bombardıman halinde yazıyorum :)

Son iki kitabımız birbirinden güzel ve eğlenceli Yitik Ülke kitabı... Farkındayım okumakta -ve haliyle- tanıtmakta çok geç kaldım ama blogumda yer alsınlar istedim.

80'lerde Çocuk Olmak, adı üzerinde 80'lerde çocuk olmuşların yazdığı kısa öykülerin bir derlemesi. Ben bir 90'lar çocuğu olarak pek çok şeyi anlayamasam da yine de çok eğlendim. Sadece eğlence de yok tabii 80'lerde; zira darbeyi yaşamış çocuklar ve onların öyküleri çok yaraladı beni :(


90'lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi? ise benim çocukluğumun birebir aynısını anlatıyor okuyanlara... Tetristen, Solo Teste; Tarkan'dan Burak Kut'a; ilk cep telefonlarından internet dünyasına her şeyin içinde olduğu bir kitaba dalıyorsunuz. Yazılan öykülerin her birinde kendinizden bir şeyler buluyorsunuz. Ve güzel şey biliyor musunuz, senin düşündüğün şeylere, oynadığın oyunlara, sevdiğin eğlendiğin her şeye başkaları tarafından da aynı hisler beslenmesi...


Kısacası, hemen ikisini de edinin; okuyun. Bir iki yıl sonra bir kez daha okuyun...

Altı Çizili Cümleler:

80'lerde Çocuk Olmak
Valla cümle değil çoğunlukla bir sürü paragraf çizmişim; yazmadım onları da heyecanı kaçmasın öykülerin...

90'lar Kitabı - Çocuk mu Genç mi?
"...Düşünsenize marka yetkilileri piyasaya bir an önce girebilmek için "tamam, tamam; olduğu kadar, başlayın dağıtıma" demiş resmen ve mesaja cevap yazamayan telefonu sürmüşler satışa..."

"...Hepimizin içinde iyilik var ve insanları çok seviyorum. Fakat öyle çok ki bu beni mutsuz ediyor."

13 Ekim 2012 Cumartesi

Duyguların Rengi - Kathryn Stockett



Türkçe'ye çevrilir çevrilmez satın aldığım ancak okunmak için uzun süre sırada bekleyen bir kitaptı Duyguların Rengi... Aslına bakarsanız ben bu kitabın adına orijinaline bağlı kalarak The Help-Yardımcı demek istiyorum. Zira kitap aslında Ekim 2009'da Pegasus Yayınları tarafından Yardımcı adında piyasaya sürülmüş. Ama kitabın adından söz etmesi her zamanki gibi filminin gösterime girmesiyle oldu. Film in adı Türkçe'ye Duyguların Rengi olarak çevrildiği için de Pegasus Yayınları yeni baskısında filmin afişini ve filmin adını kullanmış.

Bu kitabi bilgilerin ardından kitaba geçelim: Kesinlikle okunması gereken bir kitap. Amerika'da 1900'lü yılların başından 1970'lere kadar devam eden ırkçılığın kadınların gözüyle anlatılmasına şahit oluyorsunuz. Hem yüksek sesle gülüyorsunuz okurken hem de gözleriniz dolabiliyor kimi zaman. 

Instagram'da kitabın fotoğrafını paylaştığımda herkes filmini de mutlaka izlemelisin dedi. Az önce izledik filmi de, beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Filmi de o kadar güzeldi ki... Her ikisini de deneyimleyin derim :)



Arka Kapak:
Kaybolmuş ve adaletsiz bir dünya... Mississippi, Jackson; 1962. Siyah kadınlara, beyaz çocukların bakımında güvenilen ancak gümüşleri parlatma konusunda güvenilmeyen bir dönem.
Skeeter, Aibleen ve Minny… Kimse arkadaş olacaklarına inanmazdı. Her biri başka bir gerçeğin peşindeydi. Ve bir araya geldiklerinde anlatılacak sıra dışı bir hikâyeleri oldu.
On yedinci beyaz çocuğunu büyüten ve kendi oğlunun trajik ölümünün neden olduğu yaraları iyileştirmeye çalışan Aibleen, aşçılıktaki başarısı da en az dilinin sivriliği kadar dillerden düşmeyen Minny ve üniversiteden dönüp onu büyüten biricik hizmetçisinin neden evlerinden ayrıldığını anlamaya çalışan Bayan Skeeter. Duyguların Rengi, acıların, acıları alaya almanın, değişimin ve umudun sonsuz zamanda yankılanacak evrensel hikâyesidir.

12 Ekim 2012 Cuma

Kapan - Harlan Coben



Okuduğum ama tanıtmaya fırsat bulamadığım kitapları bombardıman halinde sizlerle paylaşmaya başlıyorum haberiniz olsun :) İlk kitabımız Harlan Coben'in yine soluksuz okuduğum kitabı Kapan... Polisiye-gerilim türü seviyorsanız benim gibi, sadece bu kitabı değil Harlan Coben'in tüm kitaplarını okuyabilirsiniz.

Arka kapak:

O kırmızı kapıyı açmanın hayatımı değiştireceğini biliyordum. 

On yedi yaşında, ailesinin gurur kaynağı olan genç bir kız ortadan kaybolmuştur ve üzerinden aylar geçmesine rağmen bulunamamıştır. Kızın başına gelenlerin sırrı ilk günkü tazeliğini korumaktadır. Yaptığı televizyon programlarıyla tacizcileri deşifre edip canlı yayında alenen teşhir eden bir muhabir, bu talihsiz kayıp olayının üzerine gitmek ister ve kızın başına gelenlerden, sorunlu gençlere arkadaşlık eden bir toplum görevlisinin sorumlu olduğunu düşünür. Ancak bu adamın hikâyesi kısa bir süre içerisinde hayal edilemeyecek kadar karmaşık bir hâl alır ve olaylar içinden çıkılamayacak boyutlara ulaşır.

Altı çizili cümleler:

Dahilik bir küfür, bir bedduadır. İşte ben olaya böyle bakıyorum. Bazıları dahice zeki insanların evreni bizim yapamayacağımız bir tarzda algıladıklarını düşünür. Dünyayı gerçekte olduğu gibi görürler. Ve bu gerçeklik o kadar korkunçtur ki akıllarını kaçırırlar. Berraklık cinnete yol açar.

İngilizce öğretmeninin bir keresinde bize dünyanın en korkunç sesinin ne olduğunu sorduğunu anımsıyorum. Bu acıdan yüksek sesle ağlayan bir adamın sesi miydi? Bir kadının dehşetle attığı çığlık sesi mi? Bir bebeğin ağlayışı mı? Ve profesör kafasını iki yana sallayarak, 'Hayır, en korkunç ses, karanlık evinizde yalnızken, tamamen yapayalnız olduğunuzu bilirken, hiç kimsenin evde ya da oranın birkaç kilometre yakınında olma şansının olmadığından eminken aniden yukarıdan geldiğini işittiğiniz tuvalet sifon sesidir' demişti.

4 Ekim 2012 Perşembe

Celil Oker / Kramponlu Ceset Okuryatar'da...


Yaklaşık 6 aydan beri Okuryatar adlı sitede konuk yazar olarak kitap tanıtımı yapıyorum. Sevdiğim, ilginç bulduğum, yazarının hayat hikayesi ve başarılarını beğendiğim kitapları anlatıyorum. Geçtiğimiz günlerde sitenin editörü Gaye Hn.'dan düzenli yazı gönderdiğim için beni yazar kadrosuna dahil etmek istediğine yönelik bir mail gönderdi. Üstelik bu haberi işimde değişikliklerin olduğu hafta alınca 2012'nin son çeyreğiyle ilgili umutlarım da arttı :) Evet, artık Okuryatar kadrosundayım. Bir kez de buradan Gaye Hn.'a bana bu şansı tanıdığı için teşekkür ediyorum...

Bugün de Okuryatar'a yazdığım son değerlendirme Kramponlu Ceset yayınlandı. Celil Oker'in yazdığı bu polisiye roman futbol aşığı olmam sebebiyle beni kendine hayran bıraktı. Sonrasında Celil Oker'in başarılarını da inceleyince, kütüphaneme sıra sıra kitaplarını dizeceğim bir yazar daha olmuş oldu.



Okuryatar'daki Kramponlu Ceset yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Sevgiler...


PS: Farkındayım, yazı aşırı resmi oldu :) Olsun artık, sonraki yazı bomba gibi gelecek, azıcık merak edin :p