27 Şubat 2013 Çarşamba

Geçecek, her şey geçer, hepsi geçer...


Geçecek, her şey geçer, hepsi geçer.
Hatta sonra, çok sonra 
anılar hükmünü yitirdikten, 
onu iyice unuttuktan, 
içindeki acının yerini kocaman bir boşluk aldıktan,
keşke geçmeseydi dedikten sonra,
keşke acısını bir hastalık gibi yüreğimde taşısaydım
desen bile geçer...
Zaman insanla oynamayı seven
hem zalim hem de merhametli bir tanrıdır.
Ona karşı çıkamazsın,
yapmak gereken beklemek...
Onun, derin bir unutuşla
bizi rahatlatacak örtüsünü
üzerimize örtmesini beklemek...

Aşk Köpekliktir/Ahmet Ümit

26 Şubat 2013 Salı

Kaz Tüyü İşkencesi

Kaynak

Mutlaka görmüşsünüzdür, son günlerde Facebookta kaz tüyü elde edebilmek için kuşlara canlı canlı yapılan işkenceleri gösteren videoları. Benim de arkadaşım sayesinde haberim oldu bu iğrençlikten, 'videoları izleme bence' diye uyarmıştı ama dayanamadım, açtım bir tanesini izledim. 

Şunu söyleyebilirim ki; Allah o masum hayvancıklara bu işkenceleri yapanların hem bu dünyada hem ahirette bin belasını versin. Tüylerim diken diken oldu. Sırf bizlerin nazik bedenleri ısınacak diye binlerce, belki yüz binlerce kuşa canlı canlı işkence yapılıyor ve böyle gelmiş böyle giden düzen buna hiçbir şekilde müdahale etmiyor.

Ben kaz tüyü ürün hiç kullanmadım bugüne kadar; bu şekilde elde edildiğini bildiğim için değil, ihtiyacım olmadı ya da pahalı olduğu için almadım. Ama bugünden sonra kendi adıma bu suça asla ortak olmam. Ha, tilkilere, timsahlara, foklara yıllardır yapılıyor bu işkenceler ve evet dünyanın büyük bir kesimi almıyor kullanmıyor onların derilerinden elde edilen ürünleri. Peki bu işkenceler sırf dünyanın büyük kısmı almıyor diye bitiyor mu? Tabii ki hayır. Bu dünya, zaten dünya nüfusunun %5'i kadar zengini için dönüyor. Para, her kapıyı açıyor da "insanlığın" kapısını kapatıyor maalesef.

Ben daha uzun yazmayacağım bu konuda; bu sitede geniş bilgi var. Ayrıca rica ediyorum, dayanıklıysanız aşağıdaki videoyu izleyin... Belki bana katılmaya karar verirsiniz.


25 Şubat 2013 Pazartesi

İlişkiler Üzerine/ Alışkanlık



"Arabayı beyniyle kullanan bir şoförle seyahat etmek mi güvenlidir yoksa omuriliğiyle kullananla mı?"

Lise sonda Biyoloji öğretmenimizin sorusuydu bu. Bizler de bir iki düşündükten sonra biraz da 'mantığımızı' çalıştırarak "beyniyle tabii ki hocam" diye cevaplar vermiştik. Ama yanlıştı. Beynimiz yeni bir eylem öğrenilirken devrede oluyordu; yani arabayı beyniyle kullanan biri henüz bu konuda acemiydi. Ama sonrasında bu eylem alışkanlığa dönüştüğünde beyin görevini omuriliğe devrediyordu. Yani arabayı omuriliği ile kullananla seyahat etmek güvenliydi.

Böyle sıkıcı bir hikayeyle başlamamın sebebi, alışkanlıklarımızın bilimsel geçmişini de biraz olsun açıklayabilmek. Zira her birimizin türlü türlü alışkanlığı var, istemsizce, gelişigüzel yaptığımız; nedenini nasılını düşünmeden yerine getirdiğimiz bir sürü huy... 

İşte ilişkilerde de alışkanlık böyle bilimsel bir temele dayanıyor aslında. Hayatımıza biri giriyor, önce beynimizle onu tanıyoruz, tartıyoruz, öğreniyoruz keşfederek. Biraz zaman geçtikten sonra o kişi birden omuriliğimizin yönettikleri arasına giriveriyor. Yani o kişiye alışıyoruz. Onun gülüşüne, öpüşüne, sevişirken ritmine, uyumasına, oturmasına, kalkmasına, maç izlerken davranışlarına, strese girdiğinde gözünün hafif seyirmesine; yani kısaca her şeyine alışıyoruz. Bizin topraklarınız haline geliyor artık o; bedeni ve ruhuyla fethettiğimiz hissine kapılıp içten içe zafer sarhoşluğu yaşıyoruz. 

Ama ne yazık ki alışkanlık araba kullanmak eyleminde ne kadar güven verici ise ilişkilerde bir o kadar yıpratıcı. Zira 'birine' alıştığımızda artık o kişinin kıymeti kalmıyor. Keşfedecek şeyler bitiyor, fethetmek için günler, aylar hatta yıllar harcadığımız o topraklar gözümüze birden sıradan görünüyor. Köşe bucak her sokağı biliyoruz; gözümüz kapalı bile gezebiliriz hatta. İşte insan bunun farkına vardığında, yeni yerler keşfetme başka topraklar fethetme ihtiyacı duyuyor. Aldatma denilen o menem kavram tam da bu noktada ortaya çıkıyor.

Çok sevdiğim bir arkadaşımla ilişkiler üzerine konuşuyorduk; "Ben bir kızın peşinden koşarken, onu elde etmeye çalışırken aldığım zevki ve hazzı, onu elde ettiğimde alamıyorum, büyü bozuluyor, hevesim kaçıyor" demişti. Aslında bu söylediği sadece onun için değil 'insanoğlu' için geçerli bir kavram, çünkü bu tamamen bir içgüdü. Zira hatırlasanıza küçüklüğümüzü; bayrama bir ay kala alınan bayramlıklarımıza nasıl bakardık, ah o gün gelse de giysek diye nasıl da iç çekerdik. Kendimizi o yeni kıyafetlerin içinde hayal edip nasıl da mutlu olurduk. Sonra bayram günü gelip de giydiğimizde heyecanımız en fazla bir iki saat sürer, hatta belki onlar içinde kendimizi rahat hissedemez, yine eskilerimizi giyer koşardık sokağa.

"Sahip olunan şeyin değeri yiter..." Tüm olay bundan ibaretti aslında. Elde etmeye çalıştığımız ister bir elbise olsun, ister bir telefon, isterse de bir kişi; onu elde ettiğimiz anda tüm büyü bozuluyor. Hele o kişinin her şeyini keşfettikten sonra hiçbir heyecan kalmadığı için hayal kırıklığı doluyor içimiz. 

Her ilişki, her evlilik bu yollardan geçiyor; biz istemesek bile. İki taraf da bir süre sonra karşısındakinin uykuda aldığı nefesin sıklığından ne kadar derin uyuduğunu anlayabilecek kadar tanıyor, alışıyor birbirine. Gayet tabii her evlilik, her ilişki sırf çiftler birbirine alıştı diye bitmiyor. Ne kadar alışsalar da sürdürebilenler birinci yazımda yazdığım gibi sevgi ve saygıyı temel almış oluyorlar zaten. 

Kimi küçük bir kesimse yapamıyor, bir kişiyi ezberledikten sonra onunla devam edemiyor. İçindeki keşfetme duygusunun önüne geçemiyor belki de, o an ona ilginç ya da çekici gelen ilk kişiye gidiyor; aldatıyor. Böyle insanlar 'biri' için terk etmiyorlar aslında, 'birini elde etmeye çalışmanın hazzı, yeni yerler keşfetmenin karşı konulmazlığı' için gidiyor. Günün birinde gittiği kişiye de 'alıştığında' tekrar arayışa çıkacak; fark etmiyor, edemiyor belki... Hastalıklı olan bu psikolojiyi kişinin kendi kendine çözümlemesi oldukça zor zaten.

Bir ilişkinin en heyecanlı günleri karşındakini keşfettiğin günler... Aşk denilen o büyülü duygunun alevli olduğu zamanlar. Direksiyonu tuttuğunuz ilk an kadar heyecanlı günler... Beynimizin sürekli bir şeyler kaydettiği, yorgun ama çok mutlu olduğumuz anlar... Sonu var tabii ki, gün gelecek aşk bitecek, sevgi alacak onun yerini; omurilik girecek devreye. Önemli olan mutlu olmayı bilmekte, ne kadar alışsak da sevgi ve saygıyı koruyarak elimizdeki ile yetinmeyi bilmekte... Çünkü her birey eşsiz ve yıllar geçse de keşfedecek olmasa da öğrenecek çok şeyimiz var karşımızdakinden...

Mutlu haftalar...

22 Şubat 2013 Cuma

Hayat kısa, değmez bir kıza...




Bu sıralar kendimi yine kitaplara verdim, kitabın kalınlığına bağlı olarak ortalama iki günde bir kitap okuyorum. Okumak o kadar güzel bir şey ki, kitap gerilim kitabı bile olsa bazen öyle bir cümleyle karşılaşıyorum ki “işte” diyorum, “bu cümle bu kitabı benim için unutulmaz yapacak…”

Okuduğum kitapların tanıtımlarımı genelde Okuryatar’da yapıyorum artık, o yüzden kendi bloğumda yorumlama olayına pek girmiyorum. Ama dün dünya edebiyatının önemli eserlerinden Genç Werther’ın Acıları adlı kitabı bitirince bir şeyler karalamadan kitabı rafa kaldıramayacağımı fark ettim.

Kitabı Tüyap Kitap Fuarı’nda canım Düş Kızı’mın tavsiyesiyle almıştım. Alırken Düş Kızım “Almanya’da liselerde okutuluyor bu kitap ve zamanında bu kitabı okuyup intihar eden çok fazla genç varmış” diye bilgi vermişti. Ben de tabii oldukça meraklanmıştım.

Pazartesi günü listemden kitap seçmeye çalışırken rafta görüp hemen aldım okuyayım bakalım neymiş Werther’ın acıları diye. Hatta instagrama fotoğrafını koyunca “kadim kitap kardeşim” Stylopunk beni uyarmıştı, şu sıralar sen de acılar yaşıyorsun dikkat et okurken, kötü olma diye. Tüm uyarılara karşın ben iki günde okudum bitirdim kitabı. Öncelikle söylemeliyim ki Düş Kızım, iyi ki okumuşum kitabı, zira dili ve edebi yönü inanılmaz kaliteliydi, ilk Goethe kitabım ve adam aşmış belli. Ama…

Hikayenin karamsarlığı beni inanılmaz etkiledi. Yani Werther arkadaşımızın umutsuz bir aşkla Lotte adlı kızımıza aşık olması ve aşkına karşılık bulamadıkça dibe vurması… Yazdığı mektuplarda “çıkış yolum yok, ya öleceğim ya da o bana karşılık verecek” şeklindeki cümleleri beni çok rahatsız etti. Kısa bir süre önce terk edilme, boşanma ve aldatılma gibi üçlüyü yaşadıktan sonra ben bile çıkmaza sürüklenmedim. Hiçbir zaman intihar gibi soğuk kelimeyi aklıma getirmedim. Ayrıca seni sevmeyen, değer vermeyen biri için en kıymetli varlığın canını vermek mi? Hadi canım sen de diyorum. Dünyanın en mantıksız olaylarından biridir kendi canını almak. Her zaman bir seçeneğin, bir çıkış yolun vardır ki burada da Werther’ın yapacağı şey kızdan uzaklara gitmek iken yaşamını sonlandırmayı seçmesi aklımın almadığı ve hiçbir zaman da almayacağı bir şey.

Hep söylüyorum; bıkmadan usanmadan da söyleyeceğim herkesin kafasına sokana kadar bunu: Hayatta başımıza gelen her şeyin bir nedeni var, ne kadar kötü şeyler yaşarsak yaşayalım geçeceğini düşünüp devam etmek gerekiyor hayata. Zira ananemin bir lafı vardır: Allah rızkını kesse canını alır. Hepimiz bir sürü kötü diye nitelendirebileceğimiz şey yaşıyoruz ama nefes almaya devam ediyoruz. Bu demektir ki sonrasında bizi güzel günler bekliyor. Sabretmek lazım.

Werther’dan nerelere geldi bu deli kız diyebilirsiniz. Haklısınız, ama biliyorum bir sürü kişi sevgilisinden ya da eşinden ayrılınca umutsuzluğa kapılıp karşısındaki kişinin suçluluk duymasına sebep olmak için intiharı düşünebiliyor. Allahtan her düşünen uygulamıyor, yoksa memlekette insan kalmazdı. Ama düşüncesi bile o kadar rahatsız edici ki…

Oysa ölüm değil aksine yaşamanız, o kişiye inat doya doya yaşamanız suçluluk duygusunu yaşatır sizi terk edene. Hayata devam edebilmeniz ne kadar güçlü olduğunuzu gösterir, gücünüz o kişiyi rahatsız eder. Ağlayıp sızlamak kendi canınızı yakmaktan başka bir işe yaramazken, her şeye inat gülmeniz en büyük silahtır etrafınızdakilere karşı…

O yüzden ne yaşarsanız yaşayın; önce kendinizi sevin, sonra inadına gülümseyin.

Neticede Werthercım hayat kısaaa, değmez bir kızaaa :D

Sevgiyle kalın…

21 Şubat 2013 Perşembe

Yazı Dizi'si #21 - 2 BROKE GIRLS


Uzun zaman sonra yine bir dizi yazısıyla karşınızdayım sevgili okur. Pek çok şey değişti hayatımda, ama dizi aşkım hala olduğu gibi yerinde duruyor. Amerika'da ve İngiltere'de sezon mantığı bizdeki gibi olmadığından hiçbir zaman boş kalmıyorum, aynı zamana en az 6-7 dizim denk geliyor; hemen her gün birini izliyorum.

·         Alcatraz
·         Being Human
·         Breaking Bad
·         Breakout Kings
·         Boardwalk Empire
·         Borgias
·         Californication
·         Coma
·         Dexter
·         The Event
·         Falling Skies
·         Game of Thrones
·         Homeland
·         The Killing
·         Luther
·         Nip/Tuck
·         The Newsroom
·         Person of Interest
·         Pacific
·         Rizzoli & Isles
·         Sherlock Holmes
·         Spartacus
·         Suits
·         The Walking Dead
·         2 Broke Girls
·         The Following
·         Ripper Street

Süregelen dizilerimin yanı sıra üç yeni diziye başladım; ikisi bu sezonla birlikte yeni başladı, biri ise şu an ikinci sezonunda, ben geriden takip ediyorum. Bugün geriden takip ettiğim 2 Broke Girls'ü tanıtacağım, diğer ikisini sonraya bırakıyorum.


2 BROKE GIRLS





Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2011 TV Series
Kanal: CBC
Oyuncular: Kat Dennings(Max Black), Beth Behrs(Caroline Channing), Garrett Morris(Earl), Jonathan Kite(Oleg), Matthew Moy(Han Lee)
IMDb Puanı: 7
SHDb Puanı: 7,5



Dizinin Konusu
Babasının iflası ve sonrasında hapse atılması üzerine beş parasız kalan milyoner kız Caroline Channing Brooklyn'nin ara sokaklarındaki bir restorana garson olmak için başvurur. Restoran sahibi Koreli Han, Caroline'ı hemen işe alır ve kıdemli garson Max ile tanıştırır. Huysuz Max eski milyoner züppe Caroline'ı başta terslese de onun kalacak evi bile olmadığını öğrenince onu evine alır ve ev arkadaşı olurlar. Karakter olarak birbirine oldukça zıt olan bu iki kadın, gün geçtikçe birbirine bağlanır. Max'in huysuzluklarına rağmen Caroline'ın bitmek bilmez iyimserliği aralarındaki dostluğu dengede tutar. Max'in yapıp restoranda sattığı cupcakelerin lezzetine hayran olan Caroline onu bir "cupcake business" yapmaya ikna eder ve ikili o günden sonra gelecekte sahip olacakları bu iş için para biriktirmeye başlar.

22 dakika süren, ama sürekli güldüren bir dostluğu izliyorsunuz 2 Broke Girls'te. Ben şahsen bazen kendimi Max'e yakın bulurken bazen de hayata Caroline gibi bakmak gerektiğine kanaat getiriyorum. Neticede milyonerken beş parasız kalan ve köhne bir restoranda gayet mutlu bir şekilde garsonluk yapmaya başlayan ve bundan hiç şikayetçi olmayan bir karakter Caroline. Ayrıca dostlukları o kadar güzel ki, bence hepimizin bir Caroline ya da bir Max'e ihtiyacı var hayatta :)

İyi seyirler...

19 Şubat 2013 Salı

Everything, but little little into the middle...


Her ne kadar yeni bir ilişkiye başlamak için henüz erken olsa da hayal etmekten zarar gelmez diyerek alıcı gözle bakıyorum bu sıralar etrafıma. Kim yakışıklı, kim değil; kim sever, kim aldatır; oturup psikopat psikopat gelen geçen adamları seyrediyorum. Bazıları fark edip kesiyorum zannediyor, havaya falan giriyorlar, öylesi daha da eğlenceli oluyor.

Daha ne kadar zaman oldu, devre arası kampı yap, az kendine gel diye düşünüyor olabilirsiniz, haklısınız öyle yapıyorum ama yani yeni transfer için oyuncu izlemem lazım gerek değil mi :)) Profesyonel bir scout edasıyla süzüyorum herkesi. Kimi beğenirim kimi beğenmem listesini yapıyorum. Elimde bir liste oluşmaya başladı; netleştirdiğim an işten bir iki gün izin alıp Esra Erol’a katılacağım. Baktım orada giderim var, locaya bile yükselirim işi gücü bırakır adaylarla otelde keyif çatarım, fena mı :D

Neyse efendim, son zamanlarda bu derin incelemelerim sonucunda aşağıdaki gibi bir liste oluşturdum. İşte benim kalbimi çalabilecek adamda olması gereken özellikler:

  • Uzun boylu olmasa da omuzları geniş olsun, kaslı olursa ne mutlu olmazsa da hımbıl olmasın en azından.
  • Her ne kadar 30 günde 4 kilo alsam da ben hala zayıfım, o da zayıf olursa sevinirim. Sonuçta hepimizin sonu Hüsmen, ama şu yaşlarda olmasın derim.
  •  Karizmatik olsun, böyle bi baktım mı bi daha bakasım gelsin.
  • Cool olsun (İngilizce ve Türkçe okunuşuyla ikisi beraber :DD)
  • Entelektüel olsun, kitap okusun, en azından ben bir kitaptan bahsederken bana tren muamelesi yapmasın
  •  Futboldan anlasın ya da ben haftada 20 maç izlerim dediğimde uzaylı görmüş gibi bakmasın
  • Galatasaraylı olmasın, futboldan anlamayan biriyle olur ama Galatasaraylı biriyle olmaz. Sonumuz şiddetli geçimsizlik olur.
  • İşi gücü hali vakti yerinde olsun. Ev olmasa da olur da araba olursa gezip tozmak açısından iyi olur. Yoksa canı sağolsun :))
  • Ana kuzusu olmasın, bu konuda hassasım.
  • Polat Alemdar gibi etrafından 868372728929 tane erkek arkadaşı olsun, kızlarla hiç anlaşamasın, gıcık olsun hatta. Anlaşanı gördük zira, soluğu koynunda aldı!!
  • Romantik olsun ama mıçmıç olmasın.
  • Kıskanç olsun ama kıskanılmak ona dokunmasın.
  • Ütü yapmayı bilsin ya da her gün ütülü kıyafet giymesini gerektirecek bi işte çalışmasın.

Bu kareası ele alırsak: Everything but little little into the middle, allahım lütfen :)

Bu özelliklere sahip olduğunu düşünen adaylar için telefon numaram 055..………. demeyeceğim ama yorum bırakabilirsiniz :))

Bu arada tüm bu saydıklarımdan tek bir koşulda fedakarlık yapabilirim: 

Fenerbahçeli bir futbolcuysa kıroda olsa ana kuzusu da olsa odun da olsa küçük de olsa kabulümdür :)

18 Şubat 2013 Pazartesi

İlişkiler Üzerine/ Sevgi ve Saygı




İkili ilişkiler bence bu dünyada insanoğlunun en çok eforu sarf ettiği işlerden biri. Ama yaradılış teorisinden yola çıkarsak da yaradan yalnız olmamızı istemediği için Adem’in yanına Havva’yı yaratmış, ona yar, yardımcı olsun diye. İnsanlık var olduğundan beri sürdüregeldiğimiz “birlikte olma” eylemi, nedense hala gizemini koruyan, hiçbir kalıba uymayan bir sır aslında bizler için.

Hal böyleyken ilişkilerimizde sorunlar yaşamamız, arada inişler çıkışlar olması çok normaldir. Düşünsenize, iki farklı ailede yetişmiş, belki bambaşka şehirlerde hatta bazen bambaşka ülkelerde büyümüş, apayrı eğitimler almış iki insan bir gün bir araya geliyor, “bundan sonraki hayatımızı beraber geçireceğiz” diyor. Ne kadar zor aslında değil mi? Aynı anne babanın genlerini alarak doğan kardeşler ve hatta tek yumurta ikizleri bile kendilerini meydana getiren kilit taşlar aynı bile olsa birbirinden farklı alışkanlıklara, zevklere, huylara sahipken; her anlamda yabancı biriyle bir ömür geçirmeye çalışmak, buna karar vermek ve sonrasında bunu başarıyla yürütmek gerçekten yorucu ve emek isteyen bir süreç.

Kuralı, kitabı olmasa da bu süreci sürdürebilmek, birliktelikleri yürütebilmek için genel geçer bazı noktalar vardır. Bunlardan bence en önemlisi karşılıklı saygıdır. Birisi karşısındakine, onun huylarına, alışkanlıklarına, yetişme tarzına, işine, ailesine saygı duymadığı ya da diğerinden daha az saygı duyduğu zaman bence görünmez bir çatlak açılır ilişkide. Karşındaki hırslı biri olabilir, alıngan olabilir, sürekli başarmak isteyen yapıda olabilir, hatta uç bir örnek bile olsa katil bir baba ile hırsız bir annenin yetimhanede büyümüş çocuğu bile olabilir. Her kim olursa olsun, ne özellikler taşırsa taşısın, o kişinin o karakterde olmasını sağlayan her şey, saygı duyulması gereken o geçmişte yatar. Burada karıştırılmaması gereken bir şey vardır ki, eleştirmek karşındakine saygı duymadığın anlamına gelmez. Birlikte olduğunuz kişi yine saygı sınırları içerisinde size eleştiride bulunuyorsa, onu dinlemeniz gerekir. Çünkü o size duyduğu saygıdan ötürü sizi çözümlemiş, neleri yapsanız/yapmasanız önce sizin sonrasında da ilişkiniz için yarar sağlar’ı bulmuş ve size bunu sunmuştur. Aklınıza yatmayacak bile olsa, tepki vermeden önce onu dinlemelisiniz. Çünkü dinlemek sizin de ona saygı duyduğunuz, önem verdiğiniz anlamına gelir.

Dünya üzerindeki her ilişki birbirinden farklı olsa da insan doğası ilkel içgüdüleri aynı olduğu için ikinci önemli nokta sevmek ve de sevilmek duygusudur. Herkes sevilmek ister. Bu istek anne karnında başlar, daha doğrusu anne karnındayken alışırız buna. Doğduğu andan itibaren ebeveynlerinden koşulsuz sevgi alan bünyenin, büyüyüp kendi dünyasına adım attığı zamanda da ilk arayacağı şey de sevilmek olur. Arkadaşlıklarında da bu böyledir, ikili ilişkilerinde de. Sevilmek böylesine normal bir içgüdü iken, genellikle herkes sevme’yi atlar ya da gerekli önemi vermez. Öyle ki kişi kendisini başkaları tarafından sevilmenin muhtaçlığına o kadar kaptırmıştır ki, kendisini sevmeyi de unutur. Ve diğer bir çatlak da burada başlar. İnsan bir başkasını gerçekten sevmek istiyorsa önce kendisini sevmelidir. Aynaya baktığında karşısında şikayet ettiği, memnun olmadığı birini değil, olmaktan gurur duyduğu kişiyi görmelidir. Bir arkadaşımın dediği gibi, sen’cil değil ben’cil olmalıdır. Ancak bunu yaptığı zaman karşısındakini gerçekten sevebilir ve sevilmeye olan muhtaçlığını azaltabilir.

Şu ana kadar anlattıklarım basit bir denklem aslında. Benim gibi mühendis kafalılar için ve de durumu somutlaştırmak için konuyu şöyle özetleyeyim:

Sevilme ihtiyacınız 10x kadar olsun. Siz kendinizi 1x kadar severseniz 9x’ini dışarıdan beklersiniz. Eğer bu 9x’i size verecek birileri olmazsa 1x sevgiyle mutsuz, tatmin olmamış hissederek yaşar; aynadaki aksinizden hoşnut olmazsınız. Ama bu 10x’lik sevgi ihtiyacınızın 8x’ini kendinizi severek karşılarsanız kalan 2x’i birisi size verirse ne ala, vermezse de siz 8x’le zaten mutlusunuzdur, o 2x olmasa da olur.

Bu yüzden önce kendinizi sevin, sonra gerisi gelecektir. Aynadaki görüntünüzden, her sabah ilk olarak baktığınız o kişiden memnun olun. Güzel de olsa çirkin de olsa, zayıf da olsa şişman da olsa, zeki de olsa ortalama da olsa onu sevin. Denklem bu kadar basit çünkü. Başkalarını sevebilmenin kilit anahtarı kendini sevmekten geçiyor. Sonrasında zaten karşınızdakine saygı duymanız, ona değer vermeniz ve dinlemeniz kaçınılmaz olacaktır.

Sevgiler
İyi Haftalar


PS: Biraz uzun bir yazı oldu, umarım sizleri sıkmamışımdır. Yorum ve görüşleriniz doğrultusunda bunu bir yazı dizisi haline getirmeyi istiyorum. O yüzden okuduktan sonra yorum yaparsanız sevinirim. 

16 Şubat 2013 Cumartesi

İstanbul Blog Yazarları Buluşması

Mimarlığını Nimocuğumun ev sahipliğini de Astoria Cafe Nero'nun yaptığı İstanbul Blog Yazarları Buluşması bugün gerçekleşti. Açıkçası ben bu kadar kalabalık olacağını düşünmemiştim, biz Düş Kızımla saat iki gibi oradaydık ve kendimize iki sandalyeyi zor bulduk diyebilirim :) Nimocuğum ve diğer organizatör arkadaşlar her şeyi düşünmüşlerdi, bizi çok güzel ağırladılar. Güzel güzel cupcakeler yedik, çaylar kahveler içtik. Uzunca bir süre takip etmediğimiz bloggerların iletişim bilgilerini alıp kendimizinkini dağıtmakla uğraşsak da çokça sohbet ettik. Blogger dostu Hürriyet Bumerang ekibi de bizimle birlikteydi, her ne kadar seslerini hepimize duyurmakta zorlansalar da sorularımıza yanıtlar verdiler. Ve tabii ki o kadar blogger bir arada iken fotoğraf çekmeden olmazdı :) 

Kendi adıma "iyi ki katılmışım" dediğim bir organizasyondu; zira birçok tatlı blogger tanıdım, -her ne kadar ihtiyacı olmasa da öhöööm öhööööm :p- blogumu tanıttım ve deeee çok güzel bir gün geçirdim. Emeği geçen herkese teşekkür ediyor ve sizleri bugünden kalan süper karelerle başbaşa bırakıyorum :)))








The Queen of The Blogger 








Deniz'le Meryem kuzular, minnak kızçeler sizi :)




Hınzır bakışlarımı yerim :p







Kuzularıııımmmm <3

Poz vermek konusunda Victoria's Secret kızlarına taş çıkardığım doğrudur :p

I'm the super blogger.!!!

14 Şubat 2013 Perşembe

Sevgililer günümüz kutlu olsun...


En son 2004 yılında yalnız geçirmişim sevgililer gününü… Aradan geçen sekiz yıla iki ciddi ilişki ve bir eş sığdırmışım. Onca yılın ardından yalnız geçirdiğim ilk sevgililer günüm.

İnsanoğlu hayatının her evresinde içsel muhasebe yapar; hayattan aldıkları, hayata kattıkları, artıları, eksileri, kazandıkları ve de kaybettikleri… Kimi zaman her gece yatağa yattığında çıkarır bu muhasebeyi kimi zamansa kırk yılda bir. Bazen sonuçlarından memnun olur bazense kızar kendine. Neden’le başlayan sorular sorar, cevaplar bulmaya çalışır, bulduğu küçücük bir avuntuya bile sımsıkı sarılır bazen.

İnsan yalnız kaldığında, anlık olan yalnızlıktan bahsetmiyorum, hayata tek başına devam ediyorsa kendisiyle baş başa kalır. Hayatının muhasebesini yapma sıklığı artar, titizlikle yoklar her köşeyi, dip bucak temizliğe girişir kalbinin ve aklının dehlizlerinde.

Ama asıl titizlik nerede gereklidir biliyor musunuz? Bulduklarınızı yorumlamakta. Hiçbirimiz tertemiz bir tablo bırakmamışızdır geride; hatalarımız, kalp kırıklıklarımız, can yakmalarımız, terk etmişliklerimiz, terk edilmişliklerimizle doludur o karanlık bölgeler. Tüm bunları ortaya topladığımızda karamsar bir tablo gibi durabilir, bir an ne düşüneceğimizi, nasıl hissedeceğimizi şaşırabiliriz. Başarısız, yenik ve üzgün hissederiz; çoğunlukla da beceriksiz.

Olmamıştır, ilişkiyi çift olmayı becerememişizdir. Ya terk etmişizdir ya da terk edilmişizdir. Aldatmışızdır ya da aldatılmışızdır. Biri etken biri edilgen olsa da suçladığımız kişi değişmez, kendimizi oturturuz sanık koltuğuna.

Oysa masumuzdur aslında. Suçu kesinleşene kadar herkes masumsa, biz de öyleyizdir. Ortada bir suç olmadığı için hiçbir zaman da suçlu olmayacağızdır. Çünkü tek yaptığımız sevmektir. Sevgi, verdiğimiz yegane tepkidir hayata. Hayatın bunu bize geri döndürüşü farklıdır sadece.



"Başkalarını sevebilmenin ilk adımı önce kendini sevebilmek" der bütün kaynaklar. Yaşadıklarımdan sonra keşfettiğim en önemli şey bu oldu benim belki de. Kalbimin ve aklımın karanlıklarında yolculuk ederken çok şeyle karşılaştım, ama sayısı en fazla olan kalem kendime ettiğim haksızlıklardı. Kendimle ettiğim kavgalar, hak etmediğim halde kendimi suçlamalarım ve hepsinin temelinde yatan kendime olan sevgisizliğim. Meğer herkesi çok severken en kıymetlime, kendime ayırmamışım sevgimi. Kendimi yaramaz küçük bir çocuk gibi cezalandırmışım, kara tahta önünde tek ayak üzerinde beklemişim yıllarca hiç anlamadan.

Şimdi o küçük çocuğu çok seviyorum, belki hayatımdaki herkesten fazla, en önemlisi o benim için. İnanın, kendinizi koşulsuz sevmeye başladığınızda o kadar değişiyor ki dünya gözünüzde. Birden diğer her şey önemini kaybediyor, tepeden bakıyorsunuz dünyaya. Kötü anlamda değil, çok bilmişlik, kendini beğenmişlik değil söylediğim; özünde ben’cillik.

"Kendini hayatının merkezine koy ve orası tek kişilik olsun" demişti çok sevdiğim bir arkadaşım, en alevli günleri yaşarken. Ne kadar doğru bir yargı değil mi? Bir durup bakın mesela merkezinize, çoktan 2-3 kişilik bir yere dönüşmüştür bile. Eşiniz, çocuğunuz, aileniz, en yakın arkadaşlarınız derken küçük bir toplantı odası kıvamına gelmiş; merkez merkez olmaktan çıkmıştır eminim.

Geometriye geri dönelim hadi, çemberin merkezini düşünün: Tek bir nokta. Bir tek, biricik. Tek kişilik… İşte böyle olmalı merkeziniz. Kimse size dairenizin çapıyla ilgili bir sınır belirlemiyor zaten. Merkezde siz olun da, çapını istediğiniz kadar geniş tutabilirsiniz, içini de istediğiniz kadar insanla doldurabilirsiniz.

Ama size tavsiyem, merkezde siz olun, en çok da kendinizi sevin.

Çünkü siz bir tanesiniz. Ebeveynlerimiz bile iki tane, ama siz bu dünyada eşsizsiniz.

Barışın kendinizle, eğer hala küsseniz. O tek ayak üstünde yıllardır bekleyen çocuğu kucaklayın, sevin.

Bugün onunla sizin gününüz olsun. İnanın geçirdiğiniz en güzel sevgililer günü bu olacak, size taahhüt ediyorum.

Ve ben…

Sekiz yılımı geçirdiğim o üç adama, benim şu anki ‘ben’ olmamda katkıda bulundukları için teşekkür ediyorum.

Ve kendim…

Sevgililer günümüz kutlu olsun…

Beni seviyorum…

Siz de sizi sevin, ne olursa olsun….



12 Şubat 2013 Salı

Ve usulca fısıldadı zaman...


İçimde fırtınalar kopuyor bazen, sinirleniyorum. Olanlara, yaşananlara, yaşanmayanlara kızıyorum. İsyan etmeyeyim derken küfrederken buluyorum kendimi. Lanetler yağdırıyorum, bela okuyorum. Umutsuzluğa kapılıyorum, asla geçmeyecek ve ben hep geçmişte asılı kalacağım, daimi mekanım ‘araf’ olacak diyorum.

Yüzsüzlerin, göğsünü gere gere dolaştığı bu iklimde neden nefes almak zorunda olduğumu çözemiyorum. Neden onlar hala nefes alıyor onu hiç çözemiyorum. Fizik kuralıdır; aynı kutuplar normalde birbirini iterken, iş karaktersizliğe gelince nedense kural böyle işlemiyormuş; karaktersiz insan etrafına cesetlere üşüşen sinekler gibi karaktersizleri topluyormuş, yeni yeni anlıyorum.

Sevginin masumluğu, güvenin saflığı lekeleniyor artık gözümde. Bir daha ikisine de elini süremeyeceğim gibi geliyor; belki kendi ellerimi lekelememek için belki de lekeleri temizlemeye mecalim olmadığı için. Yalnızlığın bir ömür daimi dostum olacağını seziyorum ve bu canımı acıtmıyor; rahatsız etmiyor uzun ömrün tek başına geçeceği düşüncesi. Zaten ömrün uzun olacağı nereden belli ki diye rahatlatıyorum kendimi.

Sonra…

Sonra usulca fısıldıyor zaman: “Bana bırak…”



Nefesi huzur veriyor, içimi bir sıcaklık kaplıyor. Gülümsüyorum, umutla doluyor kalbim. Geçecek, bak bulutlar şimdiden dağılmaya başladı; güneş ufukta göründü bile diyorum. Bu ilk kez dibe vuruşun değil ki, sen neleri aşmadın diye ateşkes ilan ediyorum kendimle.

İnanıyorum...

Biliyorum…

Her şey çok güzel olacak...

Hissedebiliyorum…

11 Şubat 2013 Pazartesi

Gölgeler...

Source

Kaçıyorum sanıyorsun, uzaklaşıyorum diyorsun buradan, bu şehirden. Gezeceğim, güzel vakit geçireceğim, eğleneceğim, belki birini bile bulurum orada belli mi olur diye hayaller kuruyorsun. Bir hevesle hazırlıyorsun çantanı, günler öncesinden planını yapıyorsun. Hiçbir uçak yolculuğu bu kadar heyecanlandırmadı beni diye anlatıyorsun arkadaşlarına. Kitabını, mp3 çalarını, dergilerini, bir yolculuk için gerekecek her şeyi hazır ediyorsun. Çok güzel olacak, kafa dağıtacağım diye hevesleniyorsun.

Nasılsa unuttun, nasılsa iyisin, nasılsa atlattın... 
Kötü ne olabilir ki diyorsun.

Olabiliyor...

Unuttuğun bir şey var çünkü...

Kafan, kafanın içindekiler, içini ince ince kemiren o kurt da seninle birlikte geliyor. Onu bırakamıyorsun ki geride!! Düşüncelerin en kadim dostun, seni bir an bile yalnız bırakmayan prangan. Dünyanın bir ucuna gitsen de bir şey fark etmiyor. Gölgenden kaçamayacağın gibi o küçük kurttan da kaçamıyorsun. Sinsi sinsi izliyor seni, olmadık bir yerde felç ediyor; belki bir görüntüyle, belki bir şarkıyla, belki bir temasla, belki de bir öpüşle.

Olmayacak diyorsun, kendimi kandırıyorum. Asla iyileşemeyeceğim, geçmeyecek; öldüremeyeceğim o kurdu. Gün gelecek yiyip bitirecek beni diye umutsuzluğa kapılıyorsun. Ben neyse de başkalarını üzmeye, umut verip sonrasında mutsuz etmeye hakkım yok diye ikna ediyorsun kendi kendini. En güzeli yalnızlık, belki de bundan sonra kalan hayatım yalnız geçmeli ne kendim yıkılayım ne de başkasının hayatını mahvedeyim diyorsun.

Giderken olduğundan daha karışık bir kafayla geri dönüyorsun. Gitmek mi kalmak mı diye sorarlar ya; bilmiyorsun hala gitmek mi iyi kalmak mı. Hangisi iyileştirir seni, daha ne kadar zamana ihtiyacın var ya da en önemlisi geçecek mi  iyileşecek misin?

Bilmiyorsun…

Elinden gelen tek şey karmakarışık bir kafa, yarasını sarmaya çalışan bir kalp ile yaşamaya devam etmek…

6 Şubat 2013 Çarşamba

Öğrendim...

Yaşadığım zor günlerde Fido'm demişti ki: Hayatım alt üst oldu sanıyorsun ama nereden bilebilirsin alt'ın üst'ten daha güzel olup olmadığını... O zamanlar açık söylemem gerekirse, pek de inanamamıştım bu sözün hikmetine. Ama şimdi bakıyorum da, şöyle geniş açıdan, en bütüne; sanırım arada bir alt üst etmek lazım hayatı. Hani ananelerimizin yorganları içindeki yünleri çıkarıp havalandırması, altını üstüne getirmesi gibi bir sarsmak lazım yaşamlarımızı... 

Çok şey öğrendim, çok değiştim ve sanırım büyüdüm. Kasmadım kendimi, ağlayasım geldiyse ağladım, küfretmek istediğimde ağza alınmayacak şeyleri haykırdım bir çırpıda. Bana 'acıyarak' bakan, içten içe 'yazık bu genç yaşta boşandı, dul kaldı' diye bakan gözlere inat başım dimdik durdum ama. Ne olursa olsun, ne hissedersem hissedeyim kendime yasakladığım tek şey kabuğuma çekilmek oldu. Anlattım, yazdım, okudum, çıktım, gezdim, uyudum. Ama hiç dış dünyaya kapatmadım kendimi. 



Şimdi bana baktığınızda güçlü, gözleri gülen bir kız görüyorsanız hayata umutla bakabildiğim içindir. Başıma geleni, ileride daha güzel şeyler yaşayabilmem için bir adım olarak görebildiğim içindir. "Tecrübe, hayatta yediğimiz kazıkların bileşkesidir" diye bakıp çok sağlam bir tecrübe edindiğime inandığım içindir. "Beni ayakta tutan iki şey var; biri sağ ayağım diğeri de sol ayağım; başka hiç kimseye ihtiyacım yok" diyebildiğim içindir. Geçmiş için yazıklanmadığım, gelecek için kaygılanmadığım, anı yaşamak için elimden geleni yaptığım içindir. 


Aslında bu konu üzerine bir kitap dolusu yazabilirim de; aşağıdaki şiir neler öğrendiğimi çok güzel anlatmış. 


     İnsanlara kendimi zorla sevdiremeyeceğimi öğrendim.
Yapabileceğin tek şey sevilebilecek biri olmak. 
Gerisi onlara kalmış...

İnsanları ne kadar düşünürsen düşün, 
Onların seni o kadar düşünmediklerini öğrendim.
Güven elde edebilmek için yılların gerektiğini,
Ama yok etmek için saniyelerin bile yettiğini öğrendim.
Önemli olanın hayatındaki eşyaların değil, 
Hayattaki kişilerin olduğunu öğrendim.
İnsanın ancak 15 dakika çekici olabildiğini, 
Ondan sonra alışıldığı öğrendim.
Kendimi karşılaştırmak için başkalarının en iyi yaptıklarını değil,
Kendimin en iyi yaptıklarını kıstas almam gerektiğini öğrendim.
İnsanlar için olayların değil, onların daha önemli olduklarını öğrendim.
Her ne kadar ince kesersen kes, 
Kestiğinin her zaman iki yüzü olacağını öğrendim.
Sevdiğin kişilere sevgi dolu sözler söylemen gerektiğini,
Belki bu son defa son görüşün olabileceğini öğrendim.
Her ne kadar onu çok düşünsen de, 
Yine de gidebileceğini öğrendim.
Kahramanların, yapılması gerekenleri ne pahasına olursa olsun,
Yapanlar olduğunu öğrendim.
İnsanların seni hep hesapsız sevdiğini,
Ama bunu nasıl göstereceklerini bilemediklerini öğrendim.
Sinirlendiğimde gerçekten buna değse bile asla acımasız olmamam gerektiğini öğrendim.
Gerçek dostluğun ve gerçek aşkın aramızda uzak mesafeler olsa bile büyüdüğünü öğrendim.
Birisinin seni istediğin gibi sevmemesi,
Onun seni tüm benliğiyle sevmediği anlamına gelmediğini öğrendim.
Bir arkadaşın ne kadar iyi olursa olsun seni üzeceğini 
Ve senin yine de onu affetmen gerektiğini öğrendim. 
Bazen başkaları tarafından affedilmenin yetmediğini öğrendim.
Kendini de affetmeyi öğrenmelisin.
Kalbin ne kadar kırılmış olursa olsun, 
Dünyanın senin acılarından dolayı durmayacağını öğrendim.
Geçmişimiz ve durumumuzun olduğumuz kişiliği etkilediğini,
Ama olmamız gerekene karşı sorumlu olduğumuzu öğrendim.
İki kişinin tartışmasının, birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmediğini öğrendim.
Ve tartışmadıkları zaman da sevdikleri anlamına gelmediğini.
Bazen kişiliğini eylemlerinin önüne koyman gerektiğini öğrendim.
İki kişinin tamamen aynı olan bir şeye baktıklarında bile 
Farklı şeyler görebildiklerini öğrendim
Hayatlarında her zaman dürüst bir şekilde daha ileriye gitmek isteyen kişilerin,
Sonuçları önemsemediklerini öğrendim. 
Seni doğru dürüst tanımayan kişilerin, 
Hayatını birkaç saat içinde değiştirebileceklerini öğrendim.
Verebileceğin bir şey kalmadığında bile bir arkadaşın ağladığında,
Ona yardım edebilecek gücü bulabileceğini öğrendim.
Yazmanın, konuşmak kadar duygusal gayret gerektirdiğini öğrendim.
En fazla önemsediğim kişilerin, benden hep uzaklaştırıldıklarını öğrendim.
İnsanları üzmeden ve duyarlı olarak kendi fikirlerini söylemenin 
Çok zor olduğunu öğrendim.
Sevmeyi, 
Ve sevilmeyi öğrendim...