29 Mart 2013 Cuma

How to be Happy...


Bazen mutlu olmak için çok büyük şeylerin olmasını bekliyoruz,
İşyerinde terfi, özel hayatta pırlantalar,
Güzel bir araba, belki bir ev,
Pahalı bir tatil,
Uzun bir seyahat...
Bunlar gerçekleşmeyince de "çok mutsuzum" diye dolanıyoruz ortalıkta...
Halbuki küçük şeylerle de mutlu olmayı öğrensek,
Günümüzün her anını mutlu geçirebiliriz...
Bu sabah yataktan sağlıkla kalktığımıza,
Detaylı ya da basit fark etmez, kahvaltı yaptığımıza,
Gidecek bir işimiz olduğuna,
Bugünün cuma olmasına,
Bizi bekleyen güzel bir haftasonu olmasına,
Ve bunlar gibi küçük ama değeri büyük şeylere
Şükredebilsek, beraberinde çok mutlu oluruz...
Özetle, Sıfır Beklenti Sonsuz Mutluluk :)

Ben kendi adıma bugün mutluyum çünkü;
Bugün cuma,
Güzel bir haftasonu beni bekliyor,
Bu akşam 9 aydır görmediğim can dostum geliyor İstanbul'a, bana,
Ve birlikte harika iki gün geçireceğiz.
Bugün canım Gül'ümün doğum günü ve iyi ki doğmuş.
Milli maç arası bitti ve lig yeniden başladı,
Yani iki gün boyunca maç izleyeceğim...
Pazar günü #fenerinmacivar.
Yediklerime dikkat ettiğim için sanırım 500 gr verdim.
Game of Thrones'un başlamasına üç gün kaldı.
Maaş almama iki gün kaldı.
Kardeşimin askerliğinin bitmesine beş ay kaldı.
Sağlıklıyım, gencim, güzelim, fitim.
Yalnız olsam da mutluyum,
Ve hep gülümsüyorum...

Benim mutlu olmamı bu kadar küçük şeyler sağlıyor işte!
Şimdi siz de buna benzer küçük güzellikleri sıralayın,
Ve bunları düşünüp mutlu olun...

Herkese mutluluk ve sevgi dolu haftasonları...


27 Mart 2013 Çarşamba

İyileşiyorum...


Source
Hiç geçmeyecekmiş gibi geliyordu en başında...
Olmayacak, hiç unutamayacağım,
Bir daha asla sevemeyeceğim diyordum.
Tek başına kalmanın ağır yükü,
Yalnızlığın kesif küf kokusu yakıyordu canımı.
Ben dahil herkes "zaman" lazım diyordu da,
Zamanı kasetler gibi ileri sarmak mümkün değildi ki...
İnsanların günlük telaşında nasıl geçtiğini anlamadıkları o "zaman",
Bana yavaş geçiyordu, bilmiyordu kimse...
Ama geçiyordu,
"Zaman" önünde sonunda bir şekilde ilerliyordu.
Mesela "seni artık sevmiyorum" cümlesi kulağıma,
82 gün önce çalınmıştı, 4920 dakika ya da 295200 saniye önce...
Sonra mahkeme koridorlarında bekleyişim,
Hayatımın en travmatik o iki saatinin üzerindense
63 gün geçmişti, 3780 dakika ya da 226800 saniye...
Ve meğer her şeyin bir yalan olduğunu,
Aslında benim hiçbir suçum olmadığını,
Çiğ süt emmiş iki insanın karaktersizlikleriyle,
Bana aslında büyük bir iyilik yaptığını farketmemin üzerinden
57 gün geçmişti, 3420 dakika ya da 205200  saniye...
Neticede "zaman" geçiyordu.
Acılar azalıyor, yaralar sarılıyor,
Anılar sandıklara kaldırılıyordu.
Hayat devam ediyordu, yalnızken de devam ediyordu.
Alışıyordum tek başınalığa ve seviyordum artık.
Rüştü Onur'un dediği gibi;
Unutmak değil belki ama hatırlamıyordum.
Görüyordum kimi zaman, ilkinde sarsılıyordum da
Sonrakilerde etkilenmiyordum...
Gülüyordum çokça, eğleniyordum hiç eğlenmediğim kadar...
Biliyorum, iyileşiyordum...
Sonra bir fotoğraf görüyorum dün gece,
Görüyorum ama gariptir hiçbir şey hissetmiyorum.
Bir yabancı, tanımadığım biri...
Üzüntü, sevgi, nefret hiçbir şey hissetmediğim biri...
Kayıtsızca bakabildiğim biri...
Sokakta yanıbaşımdan geçireveren biri...
Benim için hiçbir önemi olmayan biri...
Dedim ya "zaman" geçiyordu,
Geçerken de temizliyormuş meğer her kırıntıyı,
Süpürüyormuş yüreğimi,
Tertemiz yapıyormuş yenileriyle doldurabilmem için...
Fark etmiyormuşum ama iyileşiyormuşum her gün.
Tek başıma değil ama,
Ailemle,
Salya sümüğümü, şikayetlerimi,
Dengesizliklerimi çeken dostlarımla,
Beni her sabah sesiyle uyandıran o güzel insanla,
İş arkadaşlarımla,
Ve tabii ki sizlerle,
Desteğinizle, sevginizle
İyileşiyordum...
Ve hala iyileşiyorum...

/HT/



Sertab Erener yazmış yeni şarkısında, iyileşiyorum diye.
Oturup bir şarkı yazsaydım,
Tam da bu sözleri yazardım.
Tam olarak bunları hissediyorum çünkü.
Dinleyenleriniz vardır belki,
Ama kıymetli vaktinizden benim için 4 dakika daha ayırın
Ve dinleyin bu şarkıyı...
Dinlerken de beni düşünün, gülümseyin
Çünkü bilin ki ben de sizinle birlikte bu şarkıyı dinliyorum
Ve gülümsüyorum...



İyileşiyorum/Sertab Erener

Neyin varsa kaldırıp çöpe attım
Saçlarımı kestirdim hemen sarıya boyattım
Bitanem diye kaydetmiştim ya hani telefona
Sildim derhal herkes gibi adını yazdım

Sensizlik bana çok iyi geldi
Ne kadar da ihmal etmişim kendimi

Umrumda değil iyi ki bitti
Omuzlarımdan koca bir yük gitti
Çoktan alıştım yokluğuna inan ki


Attım kendimi sokaklara
Dokundum sarhoş yabancı ellere
Üstelik hiç pişman olmadım

Ama halimden de hiç memnun kalmadım

Umrumda değil iyi ki bitti
Omuzlarımdan koca bir yük gitti
Çoktan alıştım yokluğuna inan ki

Aslında iyiyim gerçekten
Bir kere özgür hissediyorum kendimi
Çapraz yatıyorum yatakta oh be diyorum
Herşey tamamen benim artık
Canım ne isterse onu yapıyorum

Ama biraz bilhassa akşam olurken
Bir tuhaflık olmuyor değil
Sızlıyorum, özlüyorum
Resimlerini atamıyorum mesela
Bakamıyorum
Kızıyorum çok kızıyorum
Üzmek istiyorum seni
Canını yakmak istiyorum
Sonra yatışıyorum
Sana da üzülüyorum
Ama iyileşiyorum ya iyileşiyorum

25 Mart 2013 Pazartesi

Aşka Dair...



Eğer;

O’nu hatırladıkça başı göğe ermişçesine 
ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla 
O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... 
ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...

O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar 
O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine bir akrep kadar hain...
Sınıfta büroda yolda yatakta içiniz içinize sığmıyor 
O’ndan söz edilince yüzünüz sizden habersiz 
Mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor mahcup somurtuyor ya da muzip sırıtıyorsa
ve O her durduğunuz yerde duruyor 
Her baktığınız yerden size bakıyor 
Siz keyiflendikçe gülüp 
Hüzünlendikçe ağlıyorsa...

Dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer 
En güzel kokusu bedenindeki ter
En dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
Hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse...
Elmalar pembe kiremitler pembe gökyüzü yeryüzü O’nun yüzü pembeyse
Kışlar ilkbaharsa yazlar ilkbahar güzler ilkbahar...
Her şiirde anlatılan O’ysa... 
Her filmin kahramanı O... 
Her roman O’ndan söz ediyor 
Her çiçek O’nu açıyorsa...
Bir anlık ayrılık bir ömür gibi geliyor 
ve gider gitmez 
Özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa
İştahınız kapanıyor iştahınız açılıyor iştahınız şaşırıyorsa...
İştahınız 
Hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...

Eliniz telefonda yaşıyor 
İşaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor 
Dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
Mütemadi bir sarhoşluk halinde her çalan telefona O diye atlıyor 
Vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor 
Konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
Kokusu burnunuzdan 
Sureti gözünüzden sesi kulağınızdan 
Teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...

Özlemi 
Sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
Hem kimseler duymasın hem cümle alem bilsin istiyorsanız...
O’nsuz geceler ıssız sokaklar öksüzse...
Ayrılık ölüme 
Vuslat sehere denkse...
Gamze gamze tebessüm de onun içinse 
Alev alev öfke de;
Bunca tavır bunca sabır ve nihayetsiz kahır 
Hep O’nun yüzü suyu hürmetine...

Uğruna ödenmeyecek bedel gidilmeyecek yol vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
Dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa
Nedensiz küsüyor 
Sebepsiz affediyorsanız 
Ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
Kaybetme korkusu kavuşma sevincinden ağır basıyorsa 
Ve aşk gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
Gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı 
Bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...



Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa 
Ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız 
Sabırsız sınırsız doyumsuz bir tutkuyla...

...o halde yarın sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

/CAN DÜNDAR/

Aşk dolu, sevgi dolu, hep güldüğünüz bir hafta olsun...
/HT/


21 Mart 2013 Perşembe

Keep Smiling...



Hayata hep gülümseyerek bakmak lazım,
Sahip olduklarının kıymetini bilmek...
Her sabah gözlerini açabildiğine,
Her gece sıcak yatağında uyuyabildiğine,
Az ya da çok, tencereni kaynatabilmene,
Kuşların cıvıltısını, trafiğin gürültüsünü duyabilmene,
Gözyüzünün grisini, denizin mavisini,
Gökkuşağının yedi rengini de görebilmene,
Aldığın her nefese,
Teninde hissedebildiğin her dokunuşa,
Seni her sabah uyandıran öpücüğe ya da sese,
Minicik ellerini sana uzatan bebeğine,
Sağlığına, sevdiklerinin sağlığına,
Hayatı yaşamak için para kazandığın işine,
Senin yanında olan,
Seninle gülen seninle ağlayan,
Karşılıksız sevgisini paylaşan arkadaşlarına,
Şükretmek lazım...
Unutma,
Somurtunca onsekiz,
Gülünce sadece üç kasın çalışır.
Ve domino taşı etkisi yaratır gülümsemen,
Sen gülünce tüm dünya güler,
Ama ağlarsan,
Yalnız ağlarsın...

Keep Smiling
/HT/



18 Mart 2013 Pazartesi

İlişkiler Üzerine/ İlişkilerde Ailelerin Rolü ve Yeri

Source

İkili ilişkilerde daha önce üzerine konuştuğumuz sevgi, saygı, diyalog, dinleyebilmek, kıskançlık gibi kavramların önemi olduğu kadar iki tarafın aileleri de ilişkinin ömrü ve devamı için önemlidir. Bizim toplumumuz gibi geleneksel toplumlarda aile en küçük ve en temel birimdir ve kişinin hayatıyla aldığı her kararda hem yanındadır hem de o kararı etkiler.

Anne-baba olma duygusu, bir çocuğa sahip olmadan yeterince anlaşılamayacak bir duygudur. Elbette ki hepimiz ailemizi, kardeşimizi çok severiz ama bir annenin çocuğunu düşündüğü kadar düşünemez ve bence sevemez de. Sana ait olan minicik bir hücreden meydana gelen, aylarca senin kanından aldığı besinlerle beslenen sonra da mucizevi bir şekilde kucağına aldığın o minik bebeği o anne ve babadan başka kimse hayatta o kadar sevemez. Hal böyle olunca her anne-baba çocuğunun hayatı boyunca aldığı her kararda çocuğunun iyiliğini düşünerek az ya da çok müdahalede bulunur onu yönlendirir. Ancak bunun dozunu iyi ayarlamaları gerekir. Zira çocuğun yerine karar almak değil, çocuğunun kendi başına aldığı kararı değerlendirip yönlendirmelidir. Ebeveyn bunu yapmayıp çocuğun yerine kararlar alırsa çocuk büyüyüp birey olduğunda kendi başına karar alamayan, her ailesinin onayını arayan, kendine güvensiz biri olur.

İkili ilişkiler devreye girdiğinde de ailelerin müdahalesi yukarıda anlattığım çerçevede sadece yönlendirme şeklinde olmalıdır, normali budur. Ancak ne yazık ki yıllarca çocuğunun yerine karar almış anne-baba birey olmayı becerememiş çocuğu adına burada da devreye girer ve ilişkinin üçüncü tarafı olmanın dozunu biraz abartır. İlişkinin ilerlemesi için aslında sadece iki kişinin atması gereken adımlara karışarak bazen ilişkinin ileriye değil geriye bile gitmesine neden olabilir. Burada kendini frenlemesi gereken kişi anne-babadır. Yapabildikleri ölçüde karışmadan sadece arada sırada yönlendirerek ya da fikir beyan ederek iki kişinin karar almasını kolaylaştırmalıdır.

Tabii burada sadece anne-babaya yüklenmek de yanlış olacaktır. Zira yaşamı boyunca karar vermeye üşenmiş, ailesinin yardımı olmadan adım atmaya korkmuş ya da sadece tembellikten başkalarının kendisi adına her şeyi yapmasına alışmış bir insanın ilişkisinde de kendi kendine yetememesi ve ailesini devreye sokması kaçınılmazdır. Karşısındaki insan ne kadar hoşgörülü olursa olsun ailenin müdahalesi arttıkça kişinin tahammülü azalacak ve sorunlar baş gösterecektir. Böyle bir durumda kendini düzeltmesi gereken kişi aileden ziyade ailesinin kendi yerine ilişkisini idare etmesine izin veren taraftır. Öncelikle kendindeki bu pısırıklığı fark edip bunun çözümü üzerine düşünerek adım atması gerekmektedir.

Her şeyin yolunda gittiği ve dozunda müdahalelerle yürüyen ilişkiler de elbette ki mevcuttur. Bunun sırrı ya da formülü olmamakla birlikte müdahale dozunu kendisinin belirlediği bireyler ve saygı çerçevesinde yürütülen ilişkilerdir. Bir insanın yıllarca hayatında olmayan insanları sevdiği kişi için hayatına alması ve onlara “anne-baba” statüsüne koyması ve çoğunlukla da hitap etmesi kolay değildir. Farklı alışkanlıklarla ve koşullarla yetiştirilmiş bir insanın diğer ailenin tarzına ayak uydurması ve benimsemesi haliyle zordur. Bazen bazı davranışları kendisine ters bile gelebilir. Ama ne olursa olsun hatta taraflar birbirini sevmiyor olsa bile saygıyı hiçbir zaman elden bırakmamaları gerekmektedir. Saygı oldukça düzeyli şekilde sınırları kişi tarafından çizilen bir ilişki oluşturulabilir. Tüm bunların yanında hiçbir zaman kişi kendisine olan özsaygısını kaybetmemeli, kendinden taviz vermemeli, haklıyken haksızmış gibi davranmamalı, kendini saygı çerçevesinde savunabilmeli ve bağımsız bir birey olduğunu karşıya her zaman hissettirebilmelidir.

Ailelere özel bir başlık açmışken “gelin-kaynana” ilişkisine bir parantez açmadan olmaz tabii ki. Klişe tabirle yıllarca büyütüp gözü gibi baktığı yakışıklı oğlunun aklını çelen ve o güne kadar kendisine ait olan sevgiyi çaldığını düşünen kaynana, gelinini maalesef kendine rakip olarak görür. Oğlunu almıştır, sevgisini almıştır, hatta çocuğunun kazandığı para üzerinde bile artık söz hakkına sahiptir ve bu haksızlıktır. İtiraf edemese bile bütün erkek anneleri gelinleri hakkında böyle düşünür. Ve iddia ediyorum istisna yoktur, her kaynana böyle düşünür ama bunun dozunu ayarlayıp kendisiyle yüzleşip barışçıl ve mantıklı bakabilen geliniyle iyi geçinir. Diğerleri maalesef her zaman bir çatışma halindedir, gelinini kendine rakip görerek onunla yarışır. Biliyor musunuz bayanlar, aslında bu meselenin “kargaya  şahin gelen o yavru” ile hiiiç alakası yoktur. Bu olay özünde bir kadının diğerini kıskanmasıdır. Sahip olduğu oyuncağı elinden gelip alan diğer kadındır. Kadın içgüdüsüyle ortaya çıkan bu kıskançlığı yönetebilir ve hatta yok edebilirse o kaynana iyi kaynanadır. İlişkiler, evlilikler bitebilir, ama olanın bitenin ardından diğer aile hakkında kötü konuşamıyorsan, iyi hatırlıyorsan iki taraf da zamanında doğru davranmış, saygıyı elden bırakmamış demektir.

Sevgiyle geçireceğiniz bir hafta diliyorum.
/HT/

14 Mart 2013 Perşembe

Haruki Murakami - Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında



Şu sıralar kendimi dizilere ve kitaplara vermiş durumdayım. Haftada üç kitap beş ayrı dizi derken gözlerime oluyo olanlar ya hadi hayırlısı...

Daha önce de dediğim gibi okuduğum kitapları okuryatar'da yorumluyorum ama blogda da arada özel istekler yayınlıyorum. Haruki Murakami'nin Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında adlı kitabı da öyle. Kitabı instagram hesabımdan paylaştığımda birçok kişi yorumlamamı istemişti, ben de hepsine tek tek söz verdim, sözümü tutmak adına bu güzel kitabı kısaca anlatayım dedim. (Bu arada kitabı daha önce Kitap Delisi Gizem'cim de yorumlamıştı, onun yorumuna da buradan ulaşabilirsiniz)

Kitabımızın ana karakterleri Hacime ve Şimamato. Hacime de Şimamato'da tek çocuk olmaları sebebiyle birbiriyle arkadaş olmuş iki küçük çocuk. Tek çocuk olmaları mı onları yakınlaştırıyor yoksa Şimamato'nun doğuştan gelen bir problemle aksayan ayağı mı bilinmez ama bu iki çocuk birbirleriyle çok iyi arkadaş oluyorlar. Birlikte kitaplar hakkında konuşup, plaklar dinliyorlar. Belki ileride birbirlerine iyi birer sevgili olabilecekken Hacime'nin liseye başka bir şehre gitmesi üzerine ayrılıyorlar ve biraz da Hacime'nin gereksiz korkaklığı yüzünden yıllarca görüşmüyorlar, birbirlerinden haber almıyorlar. 

Bu arada hayatlarına başkaları giriyor, Hacime başka birçok kızla ilişkiler yaşıyor, o kadınları da kırıyor incitiyor. Bu dönemde Şimamato'yu aklından çıkaramasa da ondan tek bir haber almıyor. Yıllar yıllar sonra Hacime evlenip güzel bir eşe, iki güzel kız çocuğuna ve başarılı bir işe sahip olduktan sonra karşısına çıkıyor Şimamato... İlk başlarda yine birbirine dokunmadan sadece eski günleri anan ikili gün geçtikçe fark ediyor ki birbirlerine deli gibi aşıklar ve hiç unutamamışlar. Ama Aragon'un dediği gibi "Mutlu Aşk Yoktur" Onlar ne kadar uğraşsa da kader yine oyununu oynuyor.

İlk Haruki Murakami kitabımdı bu, okuması zor diye düşünürdüm nedense; belki de adının zorluğundan. Ama hiç de öyle değildi. Çok kolay okudum, çok da sevdim. Bu kitaptan sonra sırada 1Q84 var ama onu herhalde olur da bir gün hamile kalırsam doğum izninde okurum, 4-5 ayda anca biter zira :)



13 Mart 2013 Çarşamba

İçsel Muhasebe Dışsal Mim



Nazcığımın  itiraf.com temalı mim'i için kendisine teşekkür ediyorum ve sizleri güzide yanıtlarımla başbaşa bırakıyorum :)

En son kime yalan söyledin, neden?
Yalan söylemek değil de rol yapıyorum son zamanlarda...
Bazen içim kan ağlasa da ama yüzümde güller açıyor, mecburen mecburiyetten.
Yani bu da bi nevi dış dünyayı kandırmak olduğu için bu kategoriye girebilir.
Tabii o kadar sık olmuyor.
Kırkta yılda bir oscarlık performanslara imza atabiliyorum.

Biz okumuyoruz farz et ve kendine bir itirafta bulun?
İnanıyorum bir gün beni bir çok kişi tanıyacak...
Nasıl'ını ne zaman'ını bilmiyorum ama olacak, biliyorum :)

Şu an istediğin işi mi yapıyorsun?
Kendi işi olmadıkça kimse istediği işi yapmıyordur.
Bu soruyu "işinden memnun musun?" olarak algılayarak cevap veriyorum: Evet memnunum.
Şu an meşgul olduğum konu hem çok dinamik hem de geleceği çok parlak.
Mezun olduğum bölümle de alakalı. O yüzden mutluyum.
Ama dediğim gibi bir gün kitap yazarsam ya da Fenerbahçe Kulübünde bir işe sahip olursam ancak istediğim işi yapıyor olurum.

Mutlu musun?
Mutlu olmamam için bir sebep göremiyorum.
Gencim, güzelim, sağlıklıyım, paramı kazanıyorum, İstanbul'un güzel bir semtinde yaşıyorum, Türkiye'nin en büyük kurumlarından birinde çalışıyorum, ailem sağlıklı, dostlarım yanımda...
 Tüm bunlara sahipken mutsuzum demek büyük nankörlük olur zaten.

Keşke..??
Her insanın hayatında keşke dediği bir çok şey vardır, benim de var tabii ki...
Ama ben keşkelere takılıp kalmamak gerektiği kanaatindeyim.
Zira geçmiş adı üstünde geçmiş.
Değiştiremeyeceğim olaylar dizisi için günümü zehir etmek mantıksız geliyor.
İyi de olsa kötü de olsa yaşanan yaşandı, benim bugün yapabileceğim şey keşke diye yazıklanmak değil yaşanandan ders çıkarıp ileride hata yapmamak için çalışmak...
O yüzden geçmişimdeki hiç kimse ya da hiçbir şey için 'keşke' demiyorum.

Sence ideal eş nasıl olmalıdır?
İdeal eş olmayan eş'tir. Net!!!
Yalnızlık candır ya ne eşi...
Bırakın, tek başınıza hayatınızı yaşayın.
Zincir vurmayın ellerinize ayaklarınıza.

Nerede yaşıyorsun ve ömrünü nerede geçirmek istiyorsun?
İstanbul'da yaşıyorum ve muhtemelen emekliliğime kadar da burada yaşayacağım.
Olur da emekliliğimi görecek kadar yaşarsam daha küçük bir yerde sürdürebilirim kalan ömrümü.

Korkuların neler?
Benim ya da ailemden birinin sağlığını kaybetmesi.

Seni en çok ne mutlu eder?
Fenerbahçe...
Fenerbahçe'nin kazanması, Aykut Kocaman attığımız goller sonrasında gülmesi sevinmesi beni en mutlu eden şeyler.
Olur da bir gün Aykut Kocaman'la tanışır ve sohbet etme fırsatı bulursam o an mutluluktan ölebilirim sanırım; zira hayali bile kalbimin hızlı atmasını sağlıyor.

Hayatında en çok utandığın an?
Kırdığım potlar ve devirdiğim çamlar sonrası çok utandım. Bazen çok patavatsız olabiliyorum :)

Kendinde en sevmediğin özellik?
"Önce kendini sev" diye bangır bangır yazılar yazdıktan sonra bu soruyu hakaret olarak alıyorum :)
Ben kendimi çok seviyorum arkadaşlar, siz de kendinizi sevin..!!

/HT/


11 Mart 2013 Pazartesi

İlişkiler Üzerine/ Kıskançlık

Source



"Kıskançlık bir kişinin veya bir ilişkinin yitirilmesinden korkulan, karmaşık bir ruhsal yaşantı ve olumsuz tutumdur. Bunun dışında başkasının sahip olduğuna kendisinin de sahip olma gerekliliğini hissettiren bir duygudur. Türk Dil Kurumu, kıskançlık kelimesini şöyle açıklamıştır[1]:

"Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum"

Kıskançlık doğuştan değil, sonradan öğrenilen ve birçok insanı etkileyen, rahatsız eden bir duygudur.[2]. Dozunda bırakıldığı sürece kıskançlık bir hastalık değil davranış bozukluğudur. Kişi bu konuda kendini kontrol edemezse bu davranış bozukluğu ileride depresyona sebebiyet verebilir. Kıskançlık öz güven eksikliği ve yetersizlik duygusundan dolayı ortaya çıkmaktadır[3]. Kıskançlık yaşayan birisi zaman ile değersizlik, çaresizlik, öfke, mutsuzluk ve yalnızlık gibi duyguları da yaşar."

Vikipedia'dan aldığım tanımda da belirtildiği gibi kıskançlık bir kişinin ya da ilişkinin yitirilmesinden korkmak ve sonrasında bunu olumsuz olarak karşındakine yansıtmak olgusudur. Doğuştan gelmediği sonradan edinildiği düşünülen bu duygu, insan hayatında çok erken yaşlarda ortaya çıkar. Daha ilk yaşlarını yaşayan çocuklar kardeşleri olduğu zaman içgüdüsel olarak ebeveynlerini paylaşmayı kabullenemeyerek yeni geleni kıskanmaya başlar. Okul hayatında ya da oyun hayatında da devam eden bu duygu durumu yıllar geçtikçe artık kanıksanmış bir hal alır. İlerleyen dönemlerde ikili ilişkiler söz konusu olduğunda çocuklukta edinilen ve farklı kişilere karşı beslenerek büyüyen kıskançlık duygusunun ne kadar tehlikeli boyutlarda olduğu ortaya çıkar.

İkili ilişkiler söz konusu olduğunda genellikle iki taraftan biri daha çok kıskançtır. Dozunu ayarlayamadığı bu duygu durumu yüzünden karşısındakinin hayatına bazen büyük kısıtlamalar getirir. İlk etapta karşı cinsten kıskanma ile başlayan bu süreç, kontrol edilip düzeltilme yoluna gidilmezse arkadaşlardan ve aileden kıskanma boyutuna ulaşarak diğer kişinin günlük hayatını engelleyici düzeyde olabilir. 

Aşırı kıskançlığın temelinde özgüven sorunu ile ilişkiye olan güvensizlik yatar. Kişi kendine ne kadar az güveniyorsa karşısındakini bir o kadar kıskanır. Ama bunu kendi kendine itiraf edemediği için "Seven insan kıskanır, ben sana güveniyorum etrafa güvenmiyorum" gibi klişe kılıflar bularak örtmeye çalışır. Özünde yaşadığı bu güvensizlik problemini karşısındakinin sırtına başka kılıflar bularak yükleyen kişi bu olayı sürdürdükçe ilişkinin sağlamlığına olan inancını da yitirir ve böylece kısır bir döngü başlar. Kıskanır, kıskandıkça bunu karşısındakine sanki onun sorunuymuş gibi yansıtır, sonrasında ilişkinin sağlamlığı azalır.

Karşı cinsten kıskanmanın yanı sıra bazıları partnerini arkadaşlarından ve ailesinden de kıskanır. Bu kıskançlığın en üst boyutlarından biridir ve ciddi psikolojik sorunlar yaşandığının göstergesidir. Partnerinin hayatının, arkadaşlarının ve ailesinin kendi yaşamından daha üst düzeyde olduğuna inanan kişi onu o ortamdan soyutlayıp kendi seviyesine çekmek istemekte, böylece kendisine eşit seviyede bir insanla ilişki yaşayabileceğine inanmaktadır. Eğer bir ilişki böyle bir seviyeye geldiyse, iki taraf için de en hayırlı olanı o ilişkinin sonlandırılması olacaktır.

Aşırısının faydadan çok zarar getirdiği kıskançlık, eğer ölçülü seviyede kalırsa ilişkiyi besleyen ateşini canlı tutan bir duygudur. Çünkü insanoğlu kendisini ateşleyecek, hırslandıracak ve böylece bir üst seviyeye taşıyacak basamaklara ihtiyaç duyar ve dozunda kıskançlık ilişkiler için böyle bir basamaktır. İki tarafın da birbirini kısıtlamayacak ve önce kendilerine sonra birbirlerine olan saygılarını kaybettirmeyecek dozda olanı, aşkın ölmemesini ve sevginin daimi olmasını sağlar. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi iki tarafın kendilerine özel zamanlar ayırması ve ayrı geçirilen bu zamanlarda "acaba şimdi kiminle ne yapıyor" gibi kıskançlık duygusuna odaklanmaktansa yaşanılan bireysel ana odaklanmak en sağlıklısıdır. 

Vücudumuzun 3/4'ü su olmasına ve susuz bir hayat düşünülememesine rağmen kısa zamanda aşırı su tüketilirse sudan zehirlenerek hayati tehlike yaşanabilir. Yani her şeyin aşırısı zararlıdır. Sevginin de, nefretin de aşırısı kişinin kendisine zarar verir. Kıskançlığın aşırısı ise hem ikili ilişkilerde hem de yaşamın diğer alanlarında yıpratıcıdır ve aşırı kıskançlığın olduğu ilişkiler bitmeye mahkumdur. Kişiyi en iyi yine kendisi bilir; bu yüzden kıskançlığının boyutlarının normalin dışına çıktığını fark ettiği anda kendisiyle yüzleşmeli ve bu duygunun aslından kendine olan güvensizliğinden kaynaklandığını itiraf etmelidir. Hangi yönüne karşı güvensizlik duyduğunu keşfedip(fiziğine olabilir, eğitimine olabilir, işine olabilir, arkadaş çevresine olabilir hatta sevgisine bile olabilir) bunu düzeltmenin yollarını aramalı ve mutlaka içinde yaşadığı bu durumu partneriyle paylaşmalıdır. Birbirini gerçekten seven iki insanın konuşarak ve birlikte adım atarak çözemeyeceği şey yoktur.

Her şeyi 'dozunda' yaşadığınız mutlu ve sevgi dolu haftalar dilerim.
/HT/


PS: İlişkiler Üzerine yazılarımda değinmemi istediğiniz konular olursa yorumlarınızda, yorumlarınızda görünmesini istemiyorsanız da Facebook sayfama mesaj atarak iletebilirsiniz.

9 Mart 2013 Cumartesi

Blogum Dergisi Mart Sayısı yayında...



Türkiye'nin genç ama başarılı online dergilerinden biri olan Blogum Dergisi Mart ayı sayısını Kadınlar Günü'ne özel olarak 8 Mart günü yayınladı. Kapağımızda da gerçekleşmesini çok istediğimiz "Kadına Yönelik Şiddete Son" sloganı yer alıyor. Gerçi Kadınlar Günü'nde de bile bir kadının kocası tarafından bıçaklanarak öldürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz, zihniyetler ve adalet sistemindeki bozukluklar düzelmedikçe sokaklara çıkıp yürüsek sloganlar atsak neye yarar demeden geçemiyor insan...

Dergi yine dopdolu, içindeki kaliteli yazılar ve konularla hafta sonunuza renk katacak :)
İşte benim yazımdan sneakpeak:


""

KARANLIKTAN AYDINLIĞA
Sabah alarm çalıyor, kapatıyorum ve hızlıca kalkıyorum yataktan. Hızlıca düzeltiyorum çift kişilik yatağın uyurken bozduğum tek kişilik tarafını. Banyoya geçiyorum, geçerken de radyonun düğmesine basıyorum. Odayı müziğin sesi dolduruyor, yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçalarken çalan şarkıya eşlik ediyorum gayri ihtiyari. Tekrar yatak odasına dönüyorum, yatmadan önce karar verdiğim giysileri çıkarıyorum dolaptan ve giyinmeye başlıyorum. Kol saatimi de taktıktan sonra tekrar banyoya geçiyorum makyaj yapmak için; önce göz kalemi, sonra rimel ve en son da allık. Saçımı da şöyle bir toparlıyorum. Yatak odasına uzanıp cep telefonumu alıp radyoyu kapatıyorum. Salona geçiyorum, gece açık bıraktığım gece lambasını söndürüyorum önce. Sonra buzdolabının durduğu hole geçiyorum, açıp günlük vitaminlerimi alıyorum avcuma. Mutfağa geçiyorum, sürahiden su doldurup bir bardağa, ilaçları atıyorum ağzıma. İlaçları yutarken, kombiyi de kapatıyorum, bütün gün boş duracak evi ısıtmanın bir manası yok nasılsa diye düşünerek. Ayakkabılarımı giyiyorum önce, sonra montumu. Kapının arkasındaki aynaya şöyle bir bakıp, dün akşam bıraktığım yerde duran çantamı alıp çıkıyorum evden. Kapıyı kilitlerken bir yandan da asansöre basıyorum. Asansör geliyor, biniyorum, asansörün aynasında da son kez kendime baktıktan sonra dış dünyaya adımımı atıyorum...""

Devamını merak edenleri BURAYA alalım :)

İyi Okumalar, Mutlu Haftasonları



8 Mart 2013 Cuma

Dünya Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun...





  • Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin, yorulmuşsundur; 
    Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını, 
    Ne gül suyum, ne gümüş leğenim var, susamışsındır; 
    Buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim, acıkmışsındır; 

    Beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam, 
    Memleket gibi yoksuldur odam. 

    Hoş geldin kadınım benim, hoş geldin, 
    Ayağını bastın odama, 
    Kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi, 
    Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde, 
    Ağladın, avuçlarıma döküldü inciler,
    Gönlüm gibi zengin, 
    Hürriyet gibi aydınlık oldu odam.

    Hoş geldin, kadınım benim, hoş geldin...

    /Nazım Hikmet Ran/


7 Mart 2013 Perşembe

Yazı Dizi'si #22 - RIPPER STREET


Yeni bir dizi önerisiyle tekrar karşınızdayım. Bu kez 19.yy Londra'sına yolculuk ediyoruz, hem de hikayemiz meşhur seri katil Karındeşen Jack ile başlıyor.  İşte karşınızda Ripper Street...

·         Alcatraz
·         Being Human
·         Breaking Bad
·         Breakout Kings
·         Boardwalk Empire
·         Borgias
·         Californication
·         Coma
·         Dexter
·         The Event
·         Falling Skies
·         Game of Thrones
·         Homeland
·         The Killing
·         Luther
·         Nip/Tuck
·         The Newsroom
·         Person of Interest
·         Pacific
·         Rizzoli & Isles
·         Sherlock Holmes
·         Spartacus
·         Suits
·         The Walking Dead
·         2 Broke Girls
·         The Following
·         Ripper Street

RIPPER STREET


Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2013 TV Series
Kanal: BBC One
Oyuncular: Matthew Macfadyen(Det.Ins.Edmund Reid), Jerome Fllyn(Det.Sgt.Bennet Drake), Adam Rottenberg(Captain Homer Jackson)
IMDb Puanı: 8,1
SHDb Puanı: 7,9


Dizinin Konusu
1889 yılında seri katil Karındeşen Jack'in(Jack the Ripper) cinayetlerinin yaşandığı Whitechapel bölgesinde Dedektif Reid, yardımcısı Drake ve polis merkezi için adli tabiplik görevini üstlenen eski kaçak Jackson meydana gelen münferit cinayetleri çözmekle görevlidir. Karındeşen Jack'i yakalayamayan ancak başarısızlığı da kabul edemeyen Dedektif Reid, sonrasında karşılaştığı tüm cinayetleri ekibinin de yardımıyla çözer. Ayrıca yakın zamanda kızının kaybolmasının travmasını da atlatamamıştır ve kendisini kilisede hayır işlerine veren karısıyla sorunlar yaşamaktadır. Davaları tek tek çözen Reid, içten içe Karındeşen Jack'i bir gün yakalayacağını umut etmektedir.


İzlediğim dizilerden tarzımı artık az çok anlamışsınızdır, bu tarz hikayeler ve kitaplar benim favorim. Sağolsun yabancı dizi sektörü de her sezon en az iki diziyle benim bu ateşimi besliyor. Ripper Street de bu sezonun polisiyesi. Rizzoli&Isles'ın maskülen ve de iki yüzyıl öncesinde geçen versiyonu diyebiliriz aslında. Her bölümde bir case çözülüyor bir de tabi süregelen olaylar var. İngiliz aksanına ve Mr.Reid ile Captain Jackson'ın yakışıklılığına doyacağınızı garanti edebilirim. Bence izleyin, zira polisiye candır; hele de 19.yydaki haliyle :)

İyi seyirler...



5 Mart 2013 Salı

NIVEA yürekleri ağza getiren bir şakayla yeni Stress Protect deodorantı tanıttı

Havaalanında yaşanabilecek en büyük terslik veya en korkutucu deneyim ne olabilir dersiniz? Uçağınızı kaçırmak mı, bavulunuzu kaybetmek mi yoksa hava koşullarından dolayı günlerce havaalanında kalmak mı?

NIVEA, yolcular üzerinde uyguladığı Stres Testi’yle, onlara soğuk terler döktürmüş ve yeni Stress Protect deodorant için eğlenceli bir viral reklam hazırlamış. Videoyu izleyenler, en stresli deneyimlerini #StresTesti etiketiyle Twitter’da paylaşmaya başlamış bile.

Şubat ayında dünya çapında 5 milyondan fazla izlenme ile en çok paylaşılan viral videolardan olan Stres Testi, NIVEA’nın yeni ürünü Stress Protect deodorantı tanıtıyor. Videoda, farklı insanlar havaalanında uçaklarının kalkmasını beklerken, bir anda tehlikeli bir kaçak olarak arandıklarını öğreniyorlar ve ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

Günlük hayatımızda karşılaşabileceğimiz heyecan, korku, stres gibi duygu değişimlerinin neden olduğu terleme ile yeni NIVEA Stress Protect deodorantın ne kadar iyi başa çıktığını, esprili bir dil ile anlatan videoyu izleyince, soğuk terlere karşı önlem almanın önemini kesinlikle hissedeceksiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

4 Mart 2013 Pazartesi

İlişkiler Üzerine/ Uzun İlişkinin Sırları

Source

Uzun süreli birlikteliklerin sırrı hep merak edilmiştir. Özellikle bizim bir nesil öncemize denk gelen anne-babalarımızın yaş grubundaki insanların sürdürdüğü evliliklerin köklü ve kalıcı olması bizim neslimizde “nasıl oluyor da aynı insanla çeyrek asır/yarım asır geçirip sıkılmıyorlar” algısı yaratmıştır. Özellikle de bizim neslimizin ilişkileri saman alevi gibiyken, sabun köpüğü gibi gelip geçerken…

Sadece 16 süren ve başarısız sonuçlanan evliliğimin ardından pek çok şeyin muhasebesini yaptığım gibi bu konu üzerine de uzun uzun düşünme fırsatım oldu, ayrıca ilişkilerle ilgili çokça da kitap okudum bu dönemde. Kural diyemeyeceğim, zira ikili ilişkilerin kuralları ve kalıpları olmayacağını konuşmuştum daha önce, belli temel taşları olduğuna karar verdim happy ever after şeklinde yaşayabilmek için.

1 – Saygıyı hiçbir zaman elden bırakmamak: Saygıyla ilgili uzunca bir yazı zaten yazmıştım. Bence sadece kadın erkek ilişkilerinde değil komün halinde yaşadığımız bu hayatta, aidiyeti sürdürebilmenin en önemli şartı karşındakine saygı duymak. Karşındakinin görüşlerine, dinine, özel hayatına, dünyaya bakış açısına saygı duyabilmek.

2 – Birey olarak sadece kendine zaman ayırabilmek: Çift olunca ‘ben’ olmayı unutan bir milletiz ne yazık ki. Hayatımıza biri girdiği anda ailemizi ve arkadaşlarımızı hemen ihmal etmeye meyilliyiz. Önceden belki tek başımıza belki de en yakın arkadaşlarımızla yaptığımız aktiviteleri partnerimizle yapmaya başlarız çift olunca, onun bu aktiviteden keyif alıp almayacağını düşünmeden. Oysa dedik ya, bambaşka aileler tarafından bambaşka şekilde yetiştirilmiş iki insanız aslında ve bu iki insanın zevkleri, hoşlandığı aktiviteler ve bu aktiviteleri yapmayı sevdiği insanlar elbette ki farklı olacaktır. Başarıyla sürdürmek istiyorsak ilişkilerimizi, hem kendimize hem de karşımızdakine bireysel geçirebileceğimiz zaman yaratmalıyız. O gidip arkadaşlarıyla playstation oynayabilmeli, biz de arkadaşlarımızla sinemaya gidebilmeliyiz. Ne yazık ki birlikte geçirilen zaman arttıkça çiftlerin birbirinden sıkılma oranı da o kadar artıyor. Anne-babalarımızı düşünün mesela, anne genellikle ev hanımı olurdu, babaysa sabah iş için çıkar akşam eve gelirdi. Anne gün boyunca ev işlerini yapar, arkadaşları ile güne gider, pazara gider, çocuklarının okuluna gider, ödevleriyle ilgilenirdi. Yani bu iki insanın birbirinden ayrı da hayatları vardı. Akşamları bir araya geldiklerindeyse ayrı geçirdikleri zamanlarda olanları birbirine anlatıp sonrasında bu kez birlikte meyve yiyip televizyon izlerlerdi. Modern zamanımızda bizim yapamadığımız şeyi onlar hayatın gerekliliği olarak yerine getiriyordu yani. Bu yüzden bir’ey olduğunu unutmadan ‘çift’ olabilmeliyiz hepimiz.

3 – Dinleyebilmek: Duymakla dinlemek arasında bakmak ile görmek arasında olduğu gibi ince bir çizgi vardır. Çoğumuz karşımızdakini dinlediğimizi zannederiz ama sadece onu duyarız. Yani amiyane tabirle bir kulağımızdan girer diğer kulağımızdan çıkar. Etkili dinleme üzerine bir sürü seminer verilip birçok kitap yazıldığına göre hayatın temelinde büyük bir yer tutmaktadır bu konu. Ve bizler maalesef dinlemeyiz. Müzik dinliyoruz deriz örneğin ama müziği bile sadece duyarız; normalde dinlediğimiz şarkıların ayrıldığımızda bize daha anlamlı gelmesi bu yüzdendir. İlişkilerimizde de partnerimizin anlattığını sadece duyarsak, uzun vadede sorunlar yaşanacaktır. Sadece duyduğumuz değil, karşımızdakinin gözünün içine bakarak dinleyebildiğimiz zaman her şey daha sağlam olacaktır.

4 – Sabretmek: Hayat her zaman bizi sınayacak şeyler çıkarır karşımıza. Belki maddi konularda, belki sağlığımızla, belki işimizle, belki de maneviyatımızla ilgili bizi sınavlara tabi tutar. Başımıza geleni yaşarken hep en kötüsünü yaşadığımızı düşünürüz, bazen isyan bile ederiz neden benim başıma geliyor bunlar diye. Verilen bu tepki o an için mantıklı olabilir, çünkü aslolan anı yaşamaktır ve an bize belki üzüntü belki acı belki parasızlık belki de hastalık getirmiştir. An’ın getirdiği duyguları yaşama önemli olduğu gibi içimizle, benliğimizle olan bağlantıyı koparmamak da bir o kadar önemlidir. İsyan etmeden sabretmek ve kötü günler bittiğinde her şeyin önceye göre çok daha güzel olacağına inanmak benliğimizin hırpalanmasını engelleyecek ve içimizi rahatlatacaktır. Benliğimizi korudukça da yaşanan fırtınada ilişkimiz çok az yara alır. Yani hem kendimizi hem de ilişkimizi koruma altına almış oluruz.

Yine uzun bir yazı oldu ve aslında hepimizin bildiği şeyleri bir kez daha yazmış oldum. Yine de yazarak rahatladığım gibi okuyup da rahatlayanlar, biraz olsun içini ferahlatan insanların olması duygusu bile iç motivasyonumu artırıyor. İyi ki varsınız.

Herkese sevgi dolu, mutlu haftalar diliyorum...

1 Mart 2013 Cuma

Mimar Zaman...



Yine bir cuma...
Yeni bir ay...

Zaman ne kadar çabuk geçiyor aslında değil mi? 
Sanki dün gibiydi yeni yıl dilekleri tutmamız, 
Neşeli partilerle 2013'e merhaba dememiz... 
Hediyeler seçmemiz, 
Hediyeler vermemiz, 
Paketleri heyecanla açmamız...

Akıp giden zamanı tutamıyoruz...
Belki tutmak istediğimiz zaman da değil aslında...
Onun bizden götürdükleri, kimbilir...

Hayatlarımız hassas bir terazide,
Unutmamak lazım bunu...
Zaman bu dengeyi bozmamak için,
Götürdüğünün yerine mutlaka başkalarını koyuyor.
Maddi, manevi bir şekilde doluyor o boşluk...

Asla dolduramam dediğimiz yerleri,
Yine o beğenmediğimiz zamanla,
Belki yeni bir aşkla, belki yeni bir işle,
Belki de eşi bulunmaz dostluklarla,
Dolduruveriyoruz...

Yıkan da yapan da zaman... 
Bizeyse sabretme rolü biçilmiş bu oyunda.
Sabredip anı yaşamak formülü bu işin.
Başımıza gelen iyi kötü, güzel çirkin
Her şeye şükretmekse,
Bu formülün en sabit değişkeni...

Sonuçta hayatımızın eskimiş, yıpranmış,
Gereksiz duvarlarına, köşelerine
Restorasyon yapıyor Mimar Zaman.
Ve unutmamalıyız ki,
Her restorasyon sonrası,
Benzersiz bir şaheser çıkar ortaya...

/HT/