27 Mayıs 2013 Pazartesi

O biri de gelir, gerçekten istediğin oysa...


Source

Boşver be yaşı başı!
Gönlün ne kadar genç ondan haber ver?
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan
sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver?

Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını,
Gelene geçene yol verme girsin içeri diye,
Ama gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna.

Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda,
Ama aklını kaybedecek kadar bir aşk varsa avuçlarında,
bırak aksın yollarına...

Yağ geç, yık geç kimse, kimse inanmazsa inanmasın,
sen inan yüreğine.
Hem ona geçmezse kime geçer sözün...
Büyü büyü...
Bak ellerin ayakların kocaman,
aklın da maşallah yerinde,
E ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye!

Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden
boşver yaşı başı,
Aşk var mı aşk, ondan haber ver?
Takılmışın yüzündeki, gözündeki çizgilere
o çizgilerin yüreğine neler kazıdğını düşün,
Atmak mı istiyorsun kendini dereye soğuk bir kış günü?
Öl gitsin…
Parayı pulu savurup
bir balıkçı köyünde balık mı tutmak istediğin?
Savrul gitsin...

Boşver be yaşı başı,
kim tutar seni kim,
Kendi yüreğinden başka?

Aklını al da öyle git…
İster bir duvara, ister bir odaya, kıra, bayıra vur da git.

Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle birlikte bırakmadıkça birine.
O biri de gelir, gerçekten istediğin oysa,
Seveceksen ve öleceksen uğruna…

Yaşa be yaşa da öyle git, gireceksen toprağa.
Yaş 70′e gelse bile, hayat daha bitmemiş,
Sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
yaşadım ulan dibine kadar diyemeyecek misin?

/Can Yücel/


 

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Hiçbir şey almadan, bir şey vermeden...


Source

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
Nereden çıktın bu vakitte” dememeli,
Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
Gözünün dilini bilmeli, dinlemeli, sormadan, söylemeden anlamalı...

Arka bahçede varlığını sezdirmeden,
Mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında;
Sen her daim onun orada olduğunu hissetmelisin
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli,
Kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kollarıyla,
Dalları bitkin başına omuz,
Yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...

En mahrem sırlarını verebilmeli,
En derin yaralarını açıp gösterebilmelisin. 
Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz.

Onca dalkavuk arasında bir tek o,
Sözünü eğip bükmeden söylemeli,
Yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.

Alkışlandığında değil sadece,
Asıl yuhalandığında da yanında durup koluna girebilmeli.

Övmeli âlem içinde, baş başayken sövmeli.
Ve sen, öyle güvenmelisin ki ona övdüğünde de sövdüğünde de
Bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının,
Günahlarının yegâne sahibi.

Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş,
Göz bebekleri bulutlandığında, fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...

Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış,
İki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...

Parkurun bütün zorluklarına rağmen,
"Dostluğumuzu koruyabildik,
Acıları birlikte göğüsledik ya
Yenildik sayılmayız" diyebilmeli...

Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda,
Küçücük bir kâğıda yazdığımız
Kısa ama ümitvarî bir yazıyı
Yüreğe benzer bir taşa bağlayıp
Birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz.
"Bunu da aşacağız! Bir Dost"

/Can Dündar/


Hiçbirimiz kaderin bu hayat oyununda bize biçtiği rolü bilmiyoruz; başrolü kaptığımız oyunda hangi yardımcı oyuncular girecek, hangileri oyunun sonuna kadar kalacak, kimler bir görünüp sonra kaybolacak... Ama biliyoruz ki birileri gelecek, birileri gidecek. Bize düşen bu hayat dinamiğine ayak uydurmak, gidenin takipçisi değil gelenin destekçisi olmak...

Benim oyunumda da gidenler oldu evet, ama 'yönetmen' bana eşi bulunmaz bir rol arkadaşı ve aynı zamanda bir yol arkadaşı verdi. Can Dündar bana söylenecek bir şey bırakmamış; tam da orada yazanlar gibi bir dostum olduğu için dünyanın en şanslı insanıyım bence.
Benim hayatımda hep daimi olman dileğiyle canım Düş Kızım :)
Koşulsuz dostluğun için teşekkür ederim.
İyi ki varsın...


18 Mayıs 2013 Cumartesi

Evladıma Miras Bu Sevda



"Hayatta peşinden koşulacak en büyük sevdalardan birisi Fenerbahçe'dir, 
yeter ki yorulmamayı öğren."

Yitik Ülke Yayınları'ndan çıkan Dilek Neşe Açıker ve Bozkurt K. Yılmaz'ın yazdığı/derlediği "Evladıma Miras Bu Sevda" kitabında altını çizdiğim ilk satır, en vurucu cümlelerden biri... 

Düşünüyorum da, aşklar arkadaşlar gelip geçiyor da biz Fenerbahçelilerin hayatında; Ana-babamızın bir odasında, eşimizin-evladımızın diğer odasında kaldığı 2 Oda 1 Salon kalbimizde o görkemli salon her Fenerbahçe'ye ayrılmış durumda...

Yürek sevgilinin öpüşünde, babanın saçını okşamasında, kalabalıklar önünde başarın tescillenirken kıpırdanır ya hani; kitabın sayfaları arasında kaybolup tanımadığım ama bir o kadar da tanıyormuş gibi hissettiğim anıların sahiplerinin heyecanını, yürek kıpırtısını ta içimde hissettim. 
Gidilen ilk Fenerbahçe maçı, canlı izlenen ilk gol, alınan ilk forma, 6-0'lık maç, son haftada kaçan şampiyonluklar, kutlanan şampiyonluklar ve Fenerbahçe'yi yıkmayı(!) hedefleyen şike süreci... 
Taraftar gözünden Fenerbahçemizin tarihi, geçmişi ve başarıları...

Aşk ya bu bizimkisi, ondandır herhalde okuduğum her anıyı sanki ben yaşamışım gibi hissetmem...

Ayrıcalık ya bu bizimkisi, 'tek yürek' olmuş diğer 17 takımın böylesi bir mirasa sahip olmadıkları için elimde kitabı taşırken gururlanmam...


Sevda ya bu bizimkisi, ondandır yaşanırken dibine kadar hissettiğim haksızlıkları okurken bir kez daha gözyaşı dökmem...

Delilik ya bu bizimkisi, ondandır insan içinde olsam da galibiyet anılarını okurken 'Kocaman' gülümsemem...

Benim de anılarım olsaydı ya diye hayıflanırken sayfaların arasında, flashback yapan zihnime bıraktım kendimi bazen...

Mesela nasıl Fenerbahçeli olmuştum ben? Babam mı sebep olmuştu? Muhtemelen... 
'Kendimi bildim bileli' klişesi var ya, benim için gerçekten öyle... 
Çocukluğuma dair hatırladığım anıların en eskisine gidiyor, orada bile Fenerbahçeliyim. 
Kız arkadaşlarım bebeklerle oynarken, benim erkeklerle futbol oynamam, pazar geceleri Parliament gece sinemasını değil de o dönemin meşhur futbol programlarından olan Maraton'u izlemem hep bu fanatikliğimin eseri... 
14 yaşımda 'kariyeri' seçerek bıraktığım futbol maceram ama asla bırakmadığım hatta katlanarak devam eden Fenerbahçe aşkım bana gerçekten babamdan miras belki de...

Yıllar sonra büyüyüp İstanbul'a göçe zorlayınca hayat beni; sevinme sebeplerimden biridir Fenerbahçe... 
Ne de olsa mabedimiz burada. 
İstanbul o yüzden daha bir 'can' bana...

2009-2010 sezonu, Fenerbahçe-Diyarbakırspor maçı mabedde izlediğim, Alex'i, Volkan'ı, Gökhan'ı ve diğer bütün kahramanlarımı çıplak gözle gördüğüm ilk maç... 
1-1 bitse de ziyanı yok, ben 'kutsal topraklarımda hacı' olmuşum bir kere; o yüzden benden mutlusu yok...

2010-2011 sezonu, leke sürülmeye çalışılan o efsane 17'de 16'lık seride mabedde oynanan her maça gidişim... 
Atılan goller, futbolcularımızın her maç sonrası tribünlere gelip "Dilimde şarkıların gündüz gece/Deli gibi aşığız Fenerbahçe/Bu dünyayı yakarız senin için/Şampiyonluk gelince" tezahüratını söyletmesi ve 'Kocaman' bir şampiyonluk...

3 Temmuz... 
Darbe... 
Görünmeyen kılıçlarla kesilmeye çalışılan kafalar, haksızlığa uğrayan takım ve kahrolan taraftar... 
Takımı yıkarız sandılar, yanıldılar... 
Başkanımızı satarız sandılar, yanıldılar... 
Taraftarı yıldırırız sandılar, yanıldılar... 
Herhangi bir spor kulübünü baltalıyoruz sandılar, en çok da bunda yanıldılar... 
Burası Fenerbahçe'ydi ve burada para, kupalar ya da şampiyonluklar değil; 
emek, yürek ve kocaman gönüller tedavüldeydi...

20 Eylül 2011 
Fenerbahçeli kadınların tarih yazdığı, kumpasları bozduğu, ele güne dosta düşmana tokat gibi cevap verdiği o güzide gün... 
Atatürk'ün kadınlarının Atatürk'ün takımını 90 dakika sesi kısılıncaya kadar desteklediği, mabedi kar, kış, iş, eş dinlemeden doldurduğu birçok günün başlangıcı... 
'Oradaydım' dediğim, oynanan maçtan çok tüylerim diken diken olarak tribünlerdeki 50000 kadını izlediğim unutulmaz gün... 
İyi ki Fenerbahçeliyim diye gururlandığım bir başka gün...

İşte benim sevdamın kısa hikayesi... 
Kitaba yazamasam da biliyorum ki yazamayan her Fenerbahçelinin duyguları benimkiler gibi 'Çağlayan' olmuştur kitap bittiğinde...
Ne mutlu Yitik Ülke'ye böyle bir mirası bizlere aktardıkları için... 
Ne mutlu böyle bir projeye ön ayak olan değerli Fenerbahçeliler Dilek Neşe Açıker ve Bozkurt Yılmaz'a; 
bizi renkdaşlarımızın değil kardeşlerimizin anılarıyla buluşturdukları için...


Altı Çizili Cümleler

Fenerbahçe'yi sadece bir futbol takımının aldığı neticeler sananlar var. (Berkant Bellisan - sy:26)

Hüzün iyi bir şey olsaydı bize bırakmazlardı. Yok yahu! Hüznüne kurban olduğunun Fener'i (sy: 33)

Bazen hüzün vardır, bazen mutluluk... Fener sevgisinin adı konamaz, ne kupa büyüklüğü ne şampiyonluk... (sy: 34)

Bir gerçek var ki, işler kötü gitti mi Fenerbahçe dibe çok hızlı iner... Ama bir gerçek daha var! O da Fenerbahçe dipten çok hızlı yükselir. (sy: 35)

Fenerbahçe'de mutlu son çoktur ama kolay son yoktur. (sy:46)

Fenerbahçe'yi bitirmeniz için öldürüp yakmanız, külünü yedi kat alta gömmeniz, üstüne yedi kat çimento dökmeniz gerekir. Kumpas soruşturmalarla ancak dönemsel hasarlar verirsiniz. Sizin de devriniz biter, ama Fenerbahçe hep kalır. (Ebru Köksaldı - sy: 66)

Çocuk kalplerde büyüyen, terk etmeyen ve asla terk edilmeyen tek sevdadır Fenerbahçe. (sy: 73)

Biz, geçmişin aynasında, talihsizliklerin meziyete dönüştüğü bir armanın içerisinde sevdamızın bekçileriyiz. Dünden bugüne, her gün biraz daha Fenerbahçeyiz. (sy: 184)

Fenerbahçe'nin inişi de çıkışı da çok hızlıdır. Baş döndürür. Onun için her başarısının altında 'bir şeyler' aranır... En görkemli şampiyonluklar, en unutulmaz maçlar; en berbat sezonlar, en umulmadık hezimetler sonrası gelir. (sy: 215)

Her yeni kuşak bu emaneti bayrak gibi iftiharla taşır soylu Fenerbahçe... (sy:215)

Fenerbahçeli kadının mücadelesi satır satır yazılırken ezeli rakibinin asla karşılık bulamayacağı bir destan da yazılmış oluyor. Fenerbahçe'nin kıyaslanamaz büyüklüğünün ne kupa büyüklüğü ne şampiyonluk büyüklüğü olduğunu bu kez de kadınlar haykırıyor... (sy: 239)

Ve Aykut Kocaman için, tavrına kurban olduğum o Kocaman adam için yazılan satırlar;

Aykut Kocaman saha içinde ve saha dışında Fenerbahçe tarihinin en değerli isimlerinden birisidir. Bir nesil ne mutlu ki onu hem futbolcu hem teknik adam olarak seyredebildi. Takıma sahip çıkmasına şahit oldu. 1959 sonrası liglerimizde aynı formayla futbolcu ve teknik adam olarak şampiyon olmuş tek isim Aykut Kocaman'ın  "Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır" sözü her Fenerbahçelinin kalbindedir. Haklı olmak veya haklı kalmak... 
Aykut Kocaman 'Haklı Kalan' adamdır... (sy:90)


Kitabın yazarlarından Bozkurt Yılmaz, kitabı Aykut Kocaman'a hediye ederken...


13 Mayıs 2013 Pazartesi

Gün gelecek...

Source

Gün gelecek
şimdilerde çaresizliğin acısıyla beslenen ruhum,
ilhamını saf mutluluktan alacak.

Kabullenişi aklımın
kalbimle
müşterek,
sen olan herkese kapattiracak o defteri
ve
teşhisi erken koyacak,
aldanmadan eğreti heves etmelere,
duasından tanıyıp uzak durmam gerekene.

Gün gelecek
sen gibiler
sadece başka gözyaşlarına sebep olan hikayelerle
-kısa ömürlü-
hayat bulacak
ve
Biliyorum ki
yalnızlığım derinleştikçe,
azalacak tedirginliğim.

Seni unutmak,
Kendimi,
yenildim sandığım zamana meydan okurcasına kuvvetimi
hatırlatacak bana.

Ve

Bizim bittiğimiz yerden devam edecek
sayılı günü kalmış hayatım...



10 Mayıs 2013 Cuma

Rules about life...



Dinlemeyi öğren.

Yaşlan ama paslanma.
Özür dilemekten çekinme.
Aynı hatayı ikinci kez yineleme.
Mükemmeli ara, kusursuzu değil.
İnsandaki iyiyi ortaya çıkarmayı bil.
Büyük düşün, küçük zevklerin tadına var.
Her şeyi bulduğundan daha iyi durumda bırak.
Sürekli “Ben dürüstüm” diyenlerden kuşkulan.
İlk kez tanıştığın insanlara önce işlerini sorma.
Acıyı ve düş kırıklığını, yaşamın bir parçası gibi kabul et.
Çocuklarını övgüye sahip olabilecekleri biçimde yetiştir.
Çocuklarına sık sık onlara ne denli çok güvendiğini söyle.
Kaybedecek bir şeyleri kalmamış insanlardan kendini koru.
İnsanların her zaman gerçeği duymak istediklerini sanma.
Köprüleri atma. Aynı nehri yine geçmek zorunda kalabilirsin.
Başarılarının sana sağladığı iç huzuru sağlık ve sevgi ile ölç.
Ailene “en iyisini vermek” yerine, “verebileceğinin en iyisini” ver.
Duyurduğun ya da duyduğun haberlerin taraflı olduğunu unutma.
Asıl savaşı kazanmak için küçük bir çarpışmayı yitirmeyi göze al.
Maddi durumun çok iyi olsa bile, bırak çocukların kendi harçlıklarını kendileri kazanabilsinler.
Çocuklarına sık sık onlara ne denli çok güvendiğini söyle.
Çocuklarını övgüye sahip olabilecekleri biçimde yetiştir.
Ailene "en iyisini vermek" yerine, "verebileceğinin en iyisini" ver.

/Anonim/


Başkalarını sevebilmek için önce kendini sev.
Yağan yağmurun dünyanın tozunu aldığı gibi,
Akan gözyaşlarının da kalbini ruhunu temizlediğini unutma.
İyi ya da kötü her şeyin bir sonu olduğunu,
Bu yüzden önemli olanın anı yaşamak olduğunu aklından çıkarma.

/HT/

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Yazı Dizi'si #24 - HANNIBAL

Dizilerden konuşmanın zamanı geldi de geçiyor. The Following'in ardından sıra yeni dizi Hannibal ile karşınızdayım. Bir çok dizi sezon finali yaptığı için kendimi yeni diziler bulmaya adadığım şu dönemde, Hannibal'ın yanı sıra Hemlock Grove ve Rectify diye iki yeni dizi keşfettim. Pek yakında onların da yazısı gelecek. Da Vinci's Demons'a da başlama niyetim var; ona da başladığım zaman aşağıdaki listeye eklenecektir :)
·         Alcatraz
·         Being Human
·         Breaking Bad
·         Breakout Kings
·         Boardwalk Empire
·         Borgias
·         Californication
·         Coma
·         Dexter
·         The Event
·         Falling Skies
·         Game of Thrones
·         Homeland
·         The Killing
·         Luther
·         Nip/Tuck
·         The Newsroom
·         Person of Interest
·         Pacific
·         Rizzoli & Isles
·         Sherlock Holmes
·         Spartacus
·         Suits
·         The Walking Dead
·         2 Broke Girls
·         The Following
·         Ripper Street
·         Black Mirror
·         Hannibal
·         Hemlock Grove
·         Rectify
HANNIBAL

Source


Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2013 TV Series
Kanal: NBC
Oyuncular: Hugh Dancy(Will Graham), Mads Mikkelsen(Dr. Hannibal Lecter), Laurence Fishburne(Jack Crawford), Caroline Dhavernas(Dr. Alana Bloom)
IMDb Puanı: 8,3
SHDb Puanı: 8,3
Source
Dizinin Konusu
Eski FBI ajanı, Davranış Bilimci Will Graham; birçok kadının kaçırılması ile sonuçlanan bir seri katil vakasından sonra Jack Crawford tarafından tekrar ekibe dahil edilir. Will'in görevi cinayetlerin işlendiği olay yerinde psikolojik olarak kendini katilin yerine koyup cinayetin nasıl işlendiğine açıklık getirmek ve onun psikolojisini irdeleyerek bulunmasına yardımcı olmaktır. Yaptığı bu iş zaten psikolojik olarak sorunlar yaşayan Will'i yormaktadır; o yüzden psikiyatr Dr. Hannibal Lecter'dan yardım alır. Dr.Lecter bir süre sonra Will ve Jack ile iyi ilişkiler kurar, cinayetler hakkında bilgiler alır, onlara yemekler hazırlar. Leziz et yemeği gibi görünen bu yemekler aslında Lecter'ın kurbanlarının etleri midir?
Source
Thomas Harris'in efsane kitabı Red Dragon'dan uyarlanan Kuzuların Sessizliği ile hayatımıza giren Hannibal Lecter, Anthony Hopkins'in muhteşem performasının ardından bir kez daha hayatımıza giriyor. Önceki kadar ürkütücü ve sürükleyici. Will Graham'in korkutucu yeteneği, sahnelerin kasveti ve Laurance Fishburne'ün oyunculuğu ile garip bir şekilde kendine bağlıyor sizi. Gerilim/Korku türünü ve tabii ki Hannibal Lecter'ı seven herkesin izlemesini tavsiye ederim.
Source
İyi Seyirler
PS: Will Graham'i oynayan Hugh Dancy'nin yakışıklılığı için bile izlenir bu dizi <3 <3
Source

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Özür dileriz...



Karamsarlığa katlanamıyorum. Böyle girizgahsız hemen sonuç paragrafına gelmiş gibi oldum ama bu duygunun anlatılacak bir tarafı yok. Nereden çıktı ne tetikledi beni bu yazıyı yazmaya bilmiyorum ama gerçekten bu duygunun yok olmasını istiyorum. Kişi neden karamsar düşünür neden her şeye kötü, olumsuz bakar, neden her şeyi kendi üzerine alır ve neden yaşadığı -sözüm ona- kötü şeyleri 'sadece' kendisinin başına geliyormuş gibi çaresizce karşılar... Neden yani? Ben akıl sır erdiremiyorum.

Hayatın kötü olduğundan, dünyanın adaletsiz olduğundan dem vurup kendisine bahşedilen ömrün 'yaşanmaya değer' olmadığına nasıl karar verir? 

İşinden şikayet eder mesela, ona haksızlık yapılıyordur, hakkı yeniyordur, başkaları yan gelip yatarken o 'it' gibi çalışıyordur falan filan... Hep şikayet eder, hep sızlanır ama hiç adım atmaz bu düzeni değiştirmek için. Madem mutsuzsun bırak işi değil mi, kendine göre bir iş ara ne bileyim kendi işini kur. Yok, yapamaz, sorumlulukları vardır, o işte çalışmak zorundadır, katiyen işten çıkamaz. O zaman şikayet etmeyeceksin arkadaşım, sızlandığın şeylere katlanmak zorundaysan şikayet etmeyeceksin. Mutlu olmayı deneyeceksin. Kişileri değiştiremezsin ama kendini değiştirebilirsin. 

Sevgilisinden/eşinden dert yanar bir başkası da... Yok beni sevmiyor, yok benimle ilgilenmiyor. Hiç nedenini merak etmez, sormaz, konuşmayı denemez. Gözünde at gözlükleriyle hem kendini yer hem karşısındakini. Sevmediğini düşünüyorsan ayrıl mesela, ilgilenmiyorsa ilgilenmesini sağla dikkatini çek. Ama yok, armut piş ağzıma düş olmalı her şey, emeksiz yemek yemeli her zaman, hiç empati yapmamalı. 

Yalnızlıktan dem vurur kimisi de, kimsesi yoktur, yalnızdır. Ya bir partneri yoktur ya en yakın arkadaşlarıyla/sevgilisiyle farklı şehirlerdedir ya da hepsi yanındadır (en ilginç tip de budur hani). Yalnızlık denen şey neyse artık dünyada sadece ve sadece kendisi yaşıyordur bunu, onun haricindeki diğer insanlar işemeye dahi en on kişiyle gidiyordur da bir tek o bulunduğu gezegende yalnızdır. Eee sonuçta yalnız da hiçbir iş yapılamaz ki, baksana diğer insanlar en basit içgüdü olan işemeye bile on kişiyle giderken sen tek başına alışverişe nasıl gidersin, nasıl yemek yersin, nasıl gezer tozarsın, nasıl spor yapar, nasıl sinemaya gider kısacası nasıl yaşarsın? İki elin, iki ayağın, iki gözün, iki kulağın, iki ciğerin, iki böbreğin vardır yani senden bir tane daha vardır kendi kendine arkadaş olasın diye tek bir kalbi paylaştığın. Ama olmaz illa fiziken olmalı di mi arkadaş/sevgili/eş/dost/aile? Uzaktaysalar ve sen fiziken yalnızken ne mutlu olunabiliyor ne de yaşanabiliyordu değil mi? Unutmuşum, üzgünüm.

Bir diğeri de başına gelenlere söylenir. Dünyada bilmemkaç milyar insan içinde bula bula onu bulmuştur her şey. Bir başkasının başına gelmeyenler hep onun başına geliyordur, ayrılık, hastalık, yalnızlık falan. (... milyar -1) tane insanın hayatı günlük gülistanlıktır çünkü, bir kıta açlıktan kıvranmıyor, Orta Doğu savaşla uğraşmıyor, karşı komşunun annesi kanser değil, en yakın arkadaşının oğlu engelli değildir. Bir tek senin hayatın 'boktandır', Allahın sadece sana garezi vardır, dünyayı ve onca insanı yaratmasına rağmen bir tek seninle uğraşır. Di mi?

Tanıdık geldi değil mi size de bu tipler? Her yerdeler çünkü ve ben gerçekten çok sıkıldım bu insanlardan. Bir gün olsun -az ya da çok- sahip olduğu şeylere şükretmeyen, küçük şeylerle mutlu olmayan, başına gelenlere bir sınav/deneyim/tecrübe olarak bakmayan insanlardan bıktım. Keşke 'mute' tuşları olsa da sızlanmalarını dinlemek zorunda kalmasak. Böyle diyorum çünkü bizler onlara olumlu düşünmelerini, yaşanan her şeyin geçici olduğunu, iyi ya da kötü her şeyin bir sonu olduğunu anlatsak da anlamazlar. Anlamadıkları gibi bir de bizim enerjimizi alırlar, çileden çıkarırlar. En iyisi sessize almak onları. Bir de etraflarına sarı şerit çeker, "çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz" der ve arkamıza bakmadan kaçarız. 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Blogum Dergisi Mayıs sayısı yayında...

Ayların geçtiğini dergimizin yeni sayısı çıktığında fark eder oldum. Şimdi de mayıs sayımız yayınlandı ve ben de mayıs sayısında öncekilerden farklı olarak bence herkesin okuması gereken bir kitap olan Tesla'nın Kutusu kitabını tanıttım. Samantha Hunt'un biyografi niteliğindeki romanı Blogum Dergisi'yle birçok kişiye ulaşmalıydı bence...

Hem benim yazım hem de derginin tamamı için BURAYA alayım sizleri...