30 Haziran 2015 Salı

Yine bir bitiş, yine bir vazgeçiş...


Yine bir bitiş, yine bir veda yazısı... Artık vedalardan yoruldum, geride kalan olmaktan yoruldum. 
Tam bir şeye alışmışken yeniden başa sarmaktan yoruldum. Birlikte geçirdiğimiz onca zamanı, onca anıyı silmeye çalışmak, yaşanmamış varsaymak, yepyeni bir tanesini bulup ona alışmaya çalışmaktan yoruldum...

Noldu, yine ne bitti, neler oluyor, neden sorularınızı duyar gibiyim. 
Ben de şoktayım, çok ani oldu, hiç beklemediğim bir anda buldu bu ayrılık beni...

Bitti... 
Arka Sokaklar bitti...


Neredeyse 10 yılımızı verdiğimiz, bazen cuma akşamlarımızı çoğu zaman da ana haber bülteninden önceki o ölü saatimizi keyifli kılan, Rıza Baba ve ekibi geçen cuma bizi terk etti.

Hala şoktayım! Rıza Babanın, Mesut Komiserin, Hüsnü Komiserin, Aylin'in artık oyuncu olmaktan çıkıp kadrolu emniyet mensubu olarak maaşa bağlandıklarını, hatta Rıza Babanın emekliliğine sayılı günler kaldığını düşünürken neden bu veda?


Halbuki alışmamış mıydık İstanbul'da cehennemin dibinde bir olay yaşansa dahi Rıza Baba ve ekibinin olaya müdahale etmesine? 
Terörle mücadele, narkotik, cinayet, rehin alma, soygun ve daha nice birbirinden alakasız suça ve suçluya tek bir ekibin müdahale etmesine? 
Onlar bizim için adeta bir Guardian of Galaxy, adeta bir Avengers değil miydi?

Eğer birinin çocuğu kaçırılacaksa başka çocuklara zarar gelmesin diye Hüsnü'nün çocuklarının kaçırılması, eğer biri vurulacaksa hep Mesut Komiserin vurulması, eğer bir bomba patlayacaksa hep Rıza Baba ve ekibinin topluca yer aldığı davetlerin seçilmesi, biri fuhuş yaparken basılacaksa Hüsnü'nün karısı Suat'ın o mekanda talihsiz bir tesadüfle bulunması...

Yine İstanbul'da hangi cehennemde gerçekleşirse gerçekleşsin olay, tüm yaralıların Taksim İlk Yardım Hastanesine getirilmesi...

Ve yine o hastanede yara vücudun neresinde olursa olsun ve ciddiyeti ne olursa olsun tüm ameliyatların Murat Komiserin kardeşi tarafından yapılması...

Engin Komiserin diziye bir girip bir çıkması, senaryo gereği kah Amerika Büyükelçimizin koruması, kah Rus emniyet teşkilatının aranan üyesi olması... Ve sürekli ekipten bir kıza aşık olması...


Rıza Babanın kızını oynayan kızın neredeyse her sezon değişmesi. Ve bu modaya son sezonlarda annesini oynayan kadının da dahil olması... Rıza Baba ve damadı Ali'nin aynı evde onlarca farklı kadınla yaşamış olmaları...

Hüsnü'nün çocuklarının bebeklikten çocukluğa, sonra ergenliğe ve en nihayetinde gelinlik çağa gelmeleri... Ve bu özelliğiyle Oscarlı Boyhood filmini geride bırakması...

Zeynep Komiseri oynayan Gamze Özçelik'le Murat Komiseri oynayan Murat Pektaş'ın gerçek hayatta da (o dönem) evli olmaları, Zeynep Komiserin hamile olduğu bölümlerde Gamze Özçeliğin gerçekten hamile olması ama bir süre sonra hem dizide hem gerçek hayatta kahramanlarımızın ayrılmaları :((

Mesut Komiser, oğlu Tunç ve köpeklerinin Beyoğlu'nda yaşadıkları o köhne apartman dairesi ve gece yarısı çıkıp çıkıp canımızı çektirircesine kokoreç yemeleri...

Aylin'in senelerce memur olarak çalışması ve bence ekibin en çalışkanı olması, bir ara saha ekibine verilmesine, üniformayı atmasına rağmen, sonraki sene yine merkeze alınması... 
Ve senaristlerin her karaktere bir eş biçmişken o garibim kızçeyi senelerce yalnız koması...

Ve daha neleeeer neler...

İtiraf edin eyyyyyy "ben dizi izlemiyorum, sadece belgesel" tayfası, yukarıda yazdığım şeylerin en az birini sizler de biliyorsunuz. 
Zira Türkiye sınırları içindeki her canlı eminim en az bir kez Arka Sokaklar izlemiştir. On yıldan fazla tam tamına 376 bölüm süren bir diziden bahsediyoruz. Çocukluğumuzun Bizimkiler'iydi resmen.

Ve işte bitti... Bitmesi sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. 
Onlar her şeyin boka bulandığı ülkemizde Emniyet denen teşkilata az da olsa güven duymamızı sağlayan yüzlerdi. Öyle ki gezi olaylarında bir cin fikirli arkadaşımız yere spreyle "Rıza Baba ve ekibi nerde amk" yazmıştı. Öylesine bizden öylesine Emniyettendi hepsi...



Tahminler, dizinin tekrarlarının adeta bir Doktorlar dizisi misali yıllarca döneceği yönünde. 
Ama bilmeyenler için söyleyelim, zaten normal sezon devam ederken dahi eski sezonları ana haber öncesi yayınlanıyor ve o bölümler bile iyi bir reyting alıyordu.

Şimdi neler olacak bekleyip göreceğiz. Kurtlar Vadisi'nin "Kurtlar Vadisi Pusu" olarak ekrana dönüp 5 sezondur devam etmesi, "Arka Sokaklar Returns" şeklinde geri dönüş beklentisi uyandırmıyor değil :)

Ha son olarak sana ne oluyor hiç kaçırmadan izlediğin, taptığın bir dizi miydi derseniz. 
Ben dizi izlemiyorum, sadece belgesel :)))

Ama şu var, İstanbul'a gelmeden önce ailemle yaşarken, hani o Hüsnü'nün çocukları daha veletken izlerdik evdekilerle. Yukarıdaki mantıksızlıklara hep gülsek de her pazartesi geçerdik tv başına. Bazen de tekrarlarını izlerdik kardeşimle. O yüzden bu dizi bana ailemle yaşadığım o günleri hatırlatır, burnumun direği sızlar.

Bitmesine üzüldüm özetle. Bari Rıza Baba'nın emekliliği dolsaydı da adamcağız maaşa bağlansaydı...

25 Haziran 2015 Perşembe

Hayaller Paris Hayatlar Muş


Çok büyük bir sorunla karşı karşıyayız! Evet şu an endişelenmelisiniz benim adıma.
Ben bu durumun altından nasıl kalkacağımı bilmiyorum, kafam epey karışık. 
Çıkamıyorum işin içinden, aşağı tükürsem sakal yukarı tükürsem bıyık.

Hayır işten kovulmadım, hayır evlilik teklifi almadım, hayır sevgilimden ayrılmadım, hayır hamile de değilim.
Problem şu ki bu hayatta yapmak istediğim katrilyonlarca şey varken ben bu yaşa kadar azıcığını bitirmişim. Geri kalan (Katrilyonlarca şey - benim yaptığım azıcık şey) farkını nasıl ama nasıl yapacağım? 
Ne ara yapacağım?
Ve Allahım hangi parayla yapacağım?

Yaş yirmi yedi, yolun üç bölü dördünün bir bölü üçü! 
Altı yıldır iyi kötü çalışıyorum. 
Kiraydı, elektrikti, kışın asgari ücrete yakın gelen doğalgazıydı, ha bir de allah cezamı vermesin öğrenciyken aldığım öğrenim kredisinin geri ödemesiydi derken maaştan geriye kuş kadar bir şey kalıyor. 
Hadi iktisatlı bir insanım, o kuşun bir kanadını, bir gözünü, bir ayağını kenara ayırıyorum. 
Ama sorarım size tek kanatlı kuş uçar mı hı uçar mı? 
Valla uçurabilen varsa başka marifeti vardır bilemedim ama benim kuşum uçmuyor! 
(Şimdi böyle yazınca da, yanlış anlaşılmalara mahal verebilir mi diye düşündüm, erkek değilim ki kuşum uçsun konsun, tamam vazgeçtim) 
Eee kuş uçmayınca zat'ı alim de uçamıyor. 
Uçamadığı gibi tekerlekli araçlarla bile A noktasından B noktasına ulaşamıyor.

Hayaller Paris dedim ya, Paris ile tek kelimeye sığdırılmış aktiviteler bütününü açıklayayım:

1 - Kendimi geçtim, İstanbul'dan iki böbreğimi, gözlerimi, hatta kalbimi bile satsam ev alamam da Eskişehir'den annemlere bir ev alsaydım, gözüm açık gitmezdi. Evlatlık misyonumu sorguluyorum sırf bunu kendime dert ederek ya! Büyütüp bu yaşa getirdiler, bir karşılığını vereydim di mi? Olmadı şampiyon olmadı...

2 - Baya bir gezesim var. Ama böyle anasını ağlatana kadar, lanet olsun yetti senin check-inlerin, uçağı düşesice, telefonunun şarjı bitesice, instagramın engellenesice diye arkamdan atıp tutulana kadar gezesim var. Neresi olduğu hiç fark etmez, Bayburt da olur Bahreyn de, Rize de olur Rio da. Anlatabildim mi? Ama burada da bütçe kısıtına takılıyorum. Sorsana bi hangi parayla gideceksin diye? Hıhh hadi parayı bulduk diyelim, sattık canım çift organlarımızdan birini, kiminle gideceksin? Millet evlendi barklandı ya da evlenecek barklanacak ya da işte uzmanlık sınavına girecek. Milletin diğer bir kısmı ise zaten gezmiş, bitmiş okeye dönüyor. Option 2 is failed! Kendime Option 3 yaratma çabaları için de yaşlandım sanırım. Ha deyince arkadaş bulunmuyor, seyahat arkadaşı hiç bulunmuyor. +55 emekli tayfasıyla da tura gidemem pardon da!!! Al bi çıkmaz sokak daha. Eh iyi tamam diyelim kiiiii para cepte, partneri kolumuza taktık (cinsiyetinin önemi yok bu arada) diğer bir sorunumuz ne zaman gideceksin? İş Kanununun bilmem kaçıncı maddesi uyarınca yılda 18 iş günü iznim var, bunun 8'ini aileyle, 5'ini kız kıza fındık kırmalarda, 5'ini de sevgilinle geçirince kalıyorsun öyle cami önünde sadaka bekleyen dilenciler gibi. Yazdım yazdım özetleyeyim maddeyi: Ne bok yiyeceğim?

3 - Şu İspanyolcayı iyice bi söksem, havalı havalı konuşacak kıvama gelsem mesela hoş olmaz mı? İki kuru bitirdim, tamam çok şükür şu an İspanya'ya gitsem aç kalmam, restorana gidip "Que lleva en tapas?" diye sorup yiyip bitirdikten sonra "Le cuenta, por favor?" diye hesap bile isterim. Ama neden Enrique'mle meşk ederken romantik romantik İspanyolca muhabbet etmeyelim? Evet Einstein olmaya gerek yok, bu hayalin gerçekleşmesi için de hem para hem de zaman gerekiyor. Geç hadi geç bunu da.

4 - Annemi Almanya'ya göndersem mesela, belki etkisi ev almamdan daha büyük olabilir biliyor musunuz? Bahsettim mi daha önce, benim annem Almanya aşığı, hayır gidip gördüğünden değil, öyle hayran nedensizce. Gerçi anasına bak kızını al. Ben mantıklı bi bokum sanki; ben de gitmediğim İspanya için üç senedir önüme gelene yalvarıyorum gidelim diye. Annem de benim Almanya versiyonum. Tahminimce gurbetçi olan aile dostumuzun gazıyla böyle bir hayal içerisinde. Normal annelerin cümlesi şöyle olur "Dünya gözüyle bir kabeyi görsek, görevimizi ifa etsek" falan. İşte benim annemin kabesi Almanya. Kadın and içiyor ya gitmeden ölürsem gözüm açık gider diye. Hayır bi halt da yok soğuk memlekette. Neyse kadının isteğidir yapayım istiyorum oooofff para para para!!!

5 - Kitap yazsam mesela! Hani böyle çok satanından. Hmm tamam çok satmasa da olur şöyle onbin satsa mesela. Hoş olmaz mı? Hayır siz düşünün şimdi, yazarı ben olan bir kitabı okumayı istemez misiniz? Biliyorum kalbiniz hızlı atmaya başladı, evet siz de istiyorsunuz. Yapıcam çocuklar, hatta başladım yazıyorum bir şeyler de, Ankara metrosuna dönebilme ihtimali çok yüksek bu gidişle. Kıçımın üstüne oturamıyorum ki bir odaklanıp devam ettirebileyim. Bir şey dicem, bir altı ay ücretli izin verseler bana mesela? Bence gelecek nesile yapılacak bu muazzam katkı için altı aylık maaş çok değil :))

6 - Araba hiçbir zaman hayallerimin üst sıralarında yer almadı. Toplu taşıma kullanacak kadar mütevazi ve de parasız bir insan olduğumdan, vergisi algısı benzini derken astarının yüzünden pahalıya geleceğini düşündüğümden çok da sallamadım bu yaşa kadar. Ama bazen boğazımda bir kekremsi tat, yürekte buruk bir istek olmuyor değil. Özellikle tepemin atık, moralimin bozuk olduğu günlerde atlayıp arabama, müzik son ses bangır bangır şeklinde bir yerlere basıp gitmek istiyorum. Ama tabii olmayınca evde battaniyeleri kemirip, fayans parlatıyorum, stresimi öyle atıyorum. Ama bi arabam olsaydı güzel olurdu be! Magnumdan da mı çıkmaz? Dandik avm çekilişine de razıyım. Hadi be!

7 - Daha fazla spor yapmak, belki de zumbaya geri dönmek, bilemiyorum şu hamlayan vücudumu sahalara geri döndürmek istiyorum ama nerdeeee!! 4 aydır İspanyolca kursum vardı, şimdi boşa çıktım derken oruç başladı, bırakın spor yapmayı nefes bile alırken enerjimi tasarruflu kullanmaya çabalıyorum. Sonra tatile gidicem, dönünce de tekrar İspanyolca derken bu vücut hatları nasıl korunacak?O karın nasıl düz, o bacaklar nasıl kaslı, o kalçalar nasıl kıvrımlı kalacak? Evet evet, diğer bir alternatif: Yeme annem yeme gülüm...

8 - Parmakla gösterilen biri olsam mesela. Ama buradan evrenin kulağını çekiyorum, sakın mesajımı yanlış anlamasın. Skandallar sebebiyle değil, başarılarımla yaptıklarımla yazdıklarımla öğrendiklerimle ne bileyim işte ben olduğum, örnek bir insan olduğum için parmakla gösterilsem. Siz annenize bakmayın, parmakla göstermek ayıp dediler senelerce, beni gösterebilirsiniz, valla kızmıcam ;))

Hadi daha fazla uzatmıyorum, bende hayal bitmez size de doyum olmaz. Şu an için hayatım Muş... Bakalım Paris'e ulaşamasak da sınır ötesine taşıyabilecek miyim onları?

19 Haziran 2015 Cuma

Boşa bekliyorum!



Bu hayatın bize öğrettiği mantıklı formüllerden biridir "Sıfır beklenti = Sonsuz mutluluk" 
Çok da doğrudur. Denediğim daha doğrusu becerebildiğim konularda çokça işime yaramıştır ama,
Ya beceremediklerim ne olacak?

Evet, ben de belki sen de beklentilerimizi bir türlü minimuma indiremiyoruz. 
Neden olmuyor sürekli soruyorum kendime.
Neden hayatı bana sunduklarıyla kabul edemiyorum mesela?
Neden ondan benim onu sevdiğim gibi sevmesini istiyorum?
Neden beni çok kıran dostumun bunu kendisinin anlamasını ve özür dilemesini istiyorum?
Neden işyerindekilerin beni, benim istediğim gibi tanımalarını ve değerlendirmelerini istiyorum?
Neden sahip olduklarımla yetinemiyorum?

Şükretmeyi bilmeyen bir insan olmadım asla, başıma gelen her şeye bir sebeple gelmiştir dedim, yaşadım, öğreneceklerimi öğrendim, yürüdüm gittim.
Nereden geldiğimi ve tırnaklarımla nasıl kazıya kazıya geldiğimi asla unutmadım.
Kimseye muhtaç olmadan, kimsenin ahını almadan, hakkını yemeden yaşamaya çalıştım.
Üzmemeye, incitmemeye, merhametli olmaya, yardım etmeye, alttan almaya çabaladım.

Ama gün geldi bu kadar naif davranmama rağmen hayata karşı, o canımı yakmaya devam etti. 
Ben tırmalarken hala başkalarına istemeden verdi. 
Ben ağlarken yalnız başıma, beni ağlatanları güldürdü. 
Ben severken her şeyi geride bırakıp, bazen onu bile çok gördü.

Neden? Neyi, nerede eksik yaptım? 
Ya da bilmiyorum belki de gereğinden fazla yaptım bazı şeyleri?
Bunlara hiç cevap alamadım, alamıyorum.

Düşününce daha da dumanlanıyor insan ama hayatın adaletsizliği kafa yorulmayacak gibi değil. 

Beklenti diyorduk, evet... 
Tüm bu olanları görünce, bana verilmeyeni, hak etmeyene ise verilenleri gördükçe sorgulamaya başlıyorum bu hayat denen düzeni. 
Hayattan çok şey beklemiyorum evet, ama o bana beklediğim kadarını bile vermiyor bazen, o ne olacak!

Bilmiyorum kafam bu sorularla hep karmakarışık... 
Anlattığım kişiler çok düşünüyorsun, boşver diyorlar.
Boş veriyorum çoğunlukla zaten, 
Yoksa nasıl dayanır ki insan bu kadar adaletsizliğe...!!!