25 Kasım 2015 Çarşamba

Gidiyorsun...



Gidiyorsun.
Gerçekleşeceğini hiç düşünmediğim ama bir yandan da gerçekliğini iliklerime kadar hissettiğim an geldi.
Ne sert bir rüzgar esmiş meğer, şu an farkına varıyorum.
Seni uzaklara atarken, beni burada bırakmayı tercih etmiş.
Seni giden, beni kalan yapmış hayat.
Hani bir zaman sormuştum ya, gitmek mi zor kalmak mı diye.
Hala bulamadım biliyor musun cevabı.
Kader bana hep 'kalan' rolünü biçtiğinden belki de,
Gitmeyi hem daha kolay hem daha bencilce görürdüm sana kadar.
Ama işin gerçeği öyle değil sanırım, ne dersin?
Gidiyorsun ya şimdi mesela, gözünün içine bakıyorum ben de.
Ve orada içinde yaşadığın fırtınaları, gözüne vuran dalgalarla nasıl mücadele ettiğini,
Yüreğine koyduğun dalgakıranları görüyorum.
Gitmek de zormuş, kabul ediyorum.
Giden rolünün biçilmediği hayatımda, ilk kez gidenin neler hissettiğini anlıyorum belki de.

Gidiyorsun.
Sen de gidiyorsun.
Yüzleşmesi zor bir hesaplaşmayla başbaşa bırakıyorsun beni.
Neden gidiyor, neden gittiler diye sormamalıyım aslında di mi?
Tarihin tekerrür etme adetinin benim hayatıma çapayı atması kızılacak bir şey değil mi sence de?
Veda, uğurlama adı her neyse bu ayrılığın neden bir çentik daha atıyorum ki!
Ama susmalıyım bence. Bu gidişte benim de payım büyük bu sefer nasılsa.
Benim seçimlerim, gideni seçmelerim, seçtiğimin gitmesi.
Tüm soruların son durağı yine benim anlayacağın.

Gidiyorsun.
Yeni bir hayat başlıyor senin için, benim için ve bizim için.
Dalgalarını zapt etmeye çalıştığın gözlerinle söylediğin gibi,
Güzel olsun her şey bu sefer.
Bu sefer gidişin şerefine içebilelim mesela, iyi ki'lerle bezeli cümleler kuralım.
Olur mu?

Gidiyorsun.
Yolun açık olsun.
Kavuşmalarımıza, o zaman....
Şerefe!!

17 Kasım 2015 Salı

Yazı Dizi'si #32 - GOTHAM

Valla başlığı atınca sizin kadar ben de şaşırdım, en son dizi yazımı bundan 2,5 yıl önce yazdığım düşünülünce hele oldukça göz yaşartıcı bir tablo çıkıyor ortaya. Yani yıllardır ellerimle büyüttüğüm solar iken dirilttiğim yazı dizimi bir kenara itmişim ya ben. Hayır dizi izlemeyi kestim falan desem o da değil, cayır cayır izliyorum hala. Tamam çoğunlukla eskiden beri devam eden artık altıncı, yedinci sezonlarına ulaşmış kült diziler olsa da izlediklerim, arada bir yeni dizilere de -en azından deneme amaçlı- başlıyorum. Eskiden maymun iştahlı gibi bir sürü dizi izlerdim, aşağıdaki listedeki çoğu diziyi eşzamanlı izliyordum ki inanın şu an ona nasıl vakit ayırdığıma dair hiçbir fikrim yok. Şu an ülkelerindeki yayınlanma tarihlerinden bir gün sonra indirerek izlediğim x dizi var (The Walking Dead, Homeland, Arrow, Gotham), onlara bile bazen zaman bulamıyorum. Ha çok mu yoğun bir insan olduğum eskiye göre, pek değil ama işte sanırım gitgide yaşlanmaktan mütevellit kafa fazla diziyi fazla karakteri kaldırmıyor. Hatta filmlere kendimi verdim diyebiliriz. İnsan değişiyor be azizim.

Neyse konumuza dönersek, her ne kadar dizi keşfetme sıklığım azalsa da yazı dizisine eklenecekleri göz ardı etmiyoruz tabii ki. Bugünkü dizimiz Gotham. Bakalım Gotham da neyin nesiymiş.

GOTHAM

Dizinin Künyesi
Yapım Yılı: 2014
Kanal: Fox
Oyuncular: Ben McKenzie (James Gordon), David Mazouz (Bruce Wayne), Sean Pertwee (Alfred Pennyworth), Robin Lord Taylor (Oswald Cobblepot), Erin Richards (Barbara Kean), Camren Bicondova (Celina Kyle)
Imdb Puanı: 8


Dizinin Konusu
Dizi, ileride büyüyüp Gotham şehrini kötülerden koruyacak Batman'in geçmişini, yani nasıl Batman olduğunu konusunu işliyor. Bruce Wayne'nin anne babasının bir gece kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülüyor ve olayı araştırması için Gotham Polis Deparmanına yeni atanmış detektif James Gordon görevlendiriliyor. Gordon, Wayne İmparatorluğunun tek varisi olan Bruce'a ailesinin şüpheli ölümünü araştırmaya ve katillerini bulacağına söz veriyor. Küçük Bruce'da bir yandan kendi araştırmasını yaparak babasının iş hayatına ve şirkette dönen oyunlara şahitlik ediyor. Bir yandan Wayne cinayetini çözmeye çalışan Gordon, bir yandan da her bölümde Gotham'da işlenen bir başka suçu çözmeye çalışıyor.


Karanlık bir dizi. Ama gerçek anlamda karanlık :) Zira Gotham şehri hep bir gri, hep bir yağmurlu... Az biraz kanlı da bir dizi. Fantastik bir şehir olmasına rağmen, Gotham'da herkes bir şekilde suça bulaşmış, birden fazla mafyanın hüküm sürdüğü, bunların birbiriyle sürekli hesaplaştığı bir ortam var. O yüzden pek de fantastik hissemiyorsunuz. Bruce'un olduğu sahneler beni en çok etkileyen sahneler, küçük bir çocuğun ailesinin ölümü üzerine değişen hayatından ya da Bruce'un büyüyüp Christian Bale'li Batman olacağından dolayı, bilemiyorum :) 


Bence izlenir mi izlenir. Ama en son yazdığım Intelligence dizisine bir arkadaş yorum yapmıştı, "izlediğin her diziyi de istisnasız önermişsin, sevmeyecekleri dizileri önerip milletin vaktini çalacaksın" minvalinde. O yüzden ben izliyorum, sizin de keyfiniz bilir, vaktiniz zamanınız ve merakınız varsa izlersiniz :)

13 Kasım 2015 Cuma

Stalklamak derken!



Her insanın birçok meziyeti var bu hayatta. Kimi çok güzel yemek yapar, kimi çok güzel şarkı söyler, kimi piyano çalar, kimi dans eder falan. Benim de yaptığım en iyi iki şey konuşmak ve birini stalklamak... Konuşmak kısmıyla ilgili konuşarak bir paradoksa sürüklemek istemiyorum sizleri, cuma akşamı yazık o güzel dimağlarınıza. Ama iş stalklamak kısmına gelince söyleyecek bir çift lafım var, evet.
Şimdi efendim, ben biraz meraklı bir insanım. Bu huyum da her şeyi bilme, öğrenme isteğimden geliyor. Kim ne demiş, kim ne yapmış, ne konuşuluyor, neyin dedikodusu var kendimi bildim bileli algılarım dış dünyaya karşı biraz fazla açık. Çocukken annemle yengemin mutfakta fısır fısır konuştukları her şeyi taa salondan duyardım, ama yemin ederim dinleme maksadım olmadan duyardım. Kulaklarım biraz fazla işitiyor, benim suçum mu? Mesela lisede, üniversitede benden üç sıra arkada fısırdaşanları dinler, kim kimi seviyor, kim kimle küs, kimin kimin arkasından 'yelloz' diye atıp tutuyor ben bilirdim. 

Yıllar geçti, hayatlarımıza sosyal medya denen bir sürü şirin minik applicationlar girdi; işte o zaman zat'ı alim senelerdir aradığı veritabanına kavuşmuş oldu. Şahsen sosyal medyanın her mecrasını yeterli ve verimli kullanan bir insanım, önce bloggerla başladım, sonra twitter, sonra facebook ve en son instagram derken sanal alemde on bin arkadaşım vardır herhalde. Bir de buna işle ilgili linkedin vs. gibi mecralarda eklenince Türkiye'nin yarısı elimin altında durumu oluşuyor. Buraya kadar hepiniz için aynı durum geçerli evet. Ama iş bundan sonra renkleniyor zaten.

Şimdi diyelim, biz #kahvekaramelşeker olarak öğle yemeğinde hoş bir çocuk görüyoruz ama çocuğa ilişkin elimizde hiçbir done yok. Kimdir, nerede çalışıyordur, evli midir, bekar mıdır, gay midir, nereli kaç doğumludur falan. Hiçbir done yok mu dedim az önce, pardon canlarım artık söz konusu yakışıklıyla ilgili artık anne kızlık soyadına varana kadar bilgiye sahibiz. Göz açıp kapayana kadar! Ve evet benim sayemde :)

Nasıl mı? Bir örnekle açıklayayım. Şimdi çocuğun adı Grey olsun. Grey bizim komşu binalarımızdan birinde çalışıyor ve öğle yemeklerini bizim binadaki mekanlarda yiyor. Tüm bildiğimiz bu. Peki veri madenciliği nasıl başlıyor? Öncelikle bir şekilde çocukla yakın masalara oturuyoruz, bir bakıyoruz çocuğun masasındakiler İtalyanca konuşuyor. Tipler bizler gibi bankacı. Toplantıya gelmiş olamazlar çünküü personel kartları var boyunlarında. Hmm demek ki yakınlarda bir italyan bankası var. Hemen bir google search yapıyoruz ve evet yan binada italyan bir bankanın türkiye ofisi var. Şimdi sıra geldi o ofiste çalışanları bulmakta. Linkedin bu konudaki en büyük yardımcımız. Bankanın adını aratıyoruz, çalışanlarına göz gezdiyoruz. Ahhaaaa evet bizim Grey burada. Adı soyadını öğreniiip artık sosyal mecralardan kimmiş, memleketi neresiymiş, kız arkadaşı var mı, kankası kim, en yakın arkadaşının eltisi kim, nelerden hoşlanır, arabasının markası ne, bildiği yabancı dillere kadar heeer bir şeyi öğrenip araştırmamızı tamamlıyoruz. Artık Grey'i herkesten iyi tanıyoruz. Yupiii...

Yaa işte böyle, ben bir manyağım evet! Siz siz olun, kendinizi benim araştırmama konu edecek kadar bana yanaşmayın :))

11 Kasım 2015 Çarşamba

Şarj edilebilir diş fırçalarına dair doğru bilinen yanlışlar

Manuel diş fırçası şarj edilebilir diş fırçası kadar iyi temizler!

Yanlış.  İlk kullanımdan itibaren şarj edilebilir diş fırçaları manuel fırçalara oranla  2 kat daha fazla plak temizler. Bu özellik dişlerinizin yalnızca dış görünümü için değil, sağlığı için de oldukça önemli. Plak, dişin dış kısmını kaplayan bakteri tabakasıdır. Bakteriler yediğimiz yiyeceklerdeki şekerle beslendikleri için, zamanla asit oluştururlar. Bu nedenle bakterilerin diş yüzeyine yerleşmesi, diş ve diş eti hastalıklarının en önemli sebeplerinden biridir.

Oral-B’nin elektronik fırçalarının tamamında fırça başlıkları yuvarlak olarak tasarlanmıştır. Bu yenilikçi tasarım sayesinde her dönüşte farklı bir açıyla dişin tüm yüzeyinin temizlenmesine olanak sağlar. Küçük boyutuyla her bir dişin yüzeyine ve diş aralarına rahatlıkla ulaşabilir.

Şarj edilebilir fırçalar yalnızca ağız ve diş sağlığı konusunda problem yaşayan kişilere tavsiye edilmektedir!

Yanlış. Oral-B’nin yaptığı bir anket çalışmasında, katılımcıların %39’unun ancak dişleriyle ilgili herhangi bir problem yaşadıktan sonra şarj edilebilir diş fırçası kullanmaya başlayacaklarını belirttikleri görüldü.

Ağız sağlığında tedaviden çok koruma yöntemi izlenmesi tavsiye edilmektedir. Çünkü dışarıdan yapılan herhangi bir müdahale, ne kadar iyi olursa olsun kendi dişinizin sağladığı rahatlığı ve fonksiyonelliği sağlamaz. Dişleri korumanın en önemli yolu, ağız ve diş problemlerinin bir numaralı sorumlusu olan plak tabakasını ortadan kaldırmaktır. Şarj edilebilir diş fırçaları, plak temizliği konusunda manuel diş fırçalarından %100’e kadar daha fazla etkilidir. Plak, yapışkan bir madde olduğu için diş fırçanızdan da ayrılması zordur. Bu nedenle diş hekimleri ortalama 3 ayda bir diş fırçanızı yenilemeniz gerektiğini söylüyor.

Şarj edilebilir diş fırçası da kullanıyor olsanız, 3 ayda bir fırça başlığı  değişimini gerçekleştirmek durumundasınız. Oral-B, elektronik diş fırçanızı kolayca yenilemeniz için değiştirilebilir başlıklarla size sunuyor.

Nasıl bir diş fırçası kullanıyor olursanız olun, diş fırçalama süreniz aynı olduğu için aynı etkiyi yakalayabilirsiniz!

Yanlış.  Diş hekimleri, dişlerinizi günde en az iki kez, 2 dakika fırçalamanızı öneriyor. Ancak yapılan araştırmalar ve klinik deneyler, dişlerinizi 2 dakika şarj edilebilir diş fırçalarıyla fırçalamanızın çok daha etkili sonuçlar almanızı sağladığını gösteriyor. 

Şarj edilebilir diş fırçaları diş yüzeyine zarar verir!

Yanlış.  Yukarıda bahettiğimiz anketin bir başka ilginç sonucu da, anket katılımcılarının %5’inin şarj edilebilir diş fırçasının diş yüzeyine zarar verdiğini düşünmesi. Oral-B’nin şarj edilebilir diş fırçaları, basınç göstergesi sayesinde diş fırçasını dişinize çok fazla bastırdığınızda çalışmasını durduruyor.

Tüm şarj edilebilir fırçalar aynı özelliktedir!

Yanlış.  Herkesin diş yapısı birbirinden farklı. Bu nedenle Oral-B kullanıcılarına birbirinden çok farklı özelliklere sahip farklı şar edilebilir diş fırçaları sunuyor. Hassas dişetleri için, farklı büyüklükteki diş aralıkları için ya da sararmış dişleri beyazlatmak için birbirinden farklı bir çok diş fırçası modeli bulunuyor.

Detaylı bilgi almak için videoyu izleyebilirsiniz. Ürün alternatiflerini görmek için tıklayınız.

 

KAYNAK: www.uplifers.com

 

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

9 Kasım 2015 Pazartesi

Yeni tasarımla karşınızdayım ^.^



25 Ocak 2011'da 'hayatınıza dokunmaya' başladım ilk defa... Hatırlar mısınız o günlerimi, yazılarımı? Henüz 23 yaşındaydım, İstanbul'a gelişimin ilk yıllarıydı, toydum, tecrübesizdim ve yalnızdım.

Yalnız olmak, kimseye içimdekileri anlatamamak zorlamıştı beni blogumu açmaya. Kimi zaman yaptıklarımı, kimi zaman yapamadıklarımı, kimi zaman dertlerimi, kimi zaman sevinçlerimi, gezdiğim gördüğüm yerleri, okuduğum kitapları yazdım. Bir kısıtlama, bir tarz, bir standart olmadan içimden ne geliyorsa, sanki karşımda biri varmış ona anlatıyormuş gibi hiç kasmadan yazdım da yazdım...

Sizinle büyüdüm, sizinle geliştim, üzüntülerimi sizinle yaşadım, kalbimin en tamir edilemez olduğu zamanlarda bile sizin yorumlarınızı yaralarıma merhem yaptım. 

Ben yazdım, siz okudunuz, ben yazmadım, siz kızdınız. 

Çok kıymetli insanlar tanıdım blogum sayesinde, bazılarıyla tanıştım bazılarıylaysa hiç yüz yüze gelmedim. Ama hiç fark etmedi, yeri geldi onlar bana en yakın dostlarımdan daha fazla destek oldu. Teselli etti. Benimle sevindi benimle üzüldü.

Şimdi 28 yaşında orta yaşlarına az kalmış, neler neler yaşamış, birçok şey öğrenmiş, her fırtınadan biraz daha güçlü çıkmış genç bir kadın var karşınızda ve onun 5.yılına yaklaşan mütevazı blogu...

Madem ben değiştim, hayat değişti, etrafımdaki herkes her şey değişti; blogum neden değişmesin dedim. 

Sevgili @gamzetavukcuoğlu'nun tasarımıyla bana benzeyen güzel bir kız kondurdum resepsiyona sizi karşılasın ev sahipliği yapsın diye. Sonra bir deniz, bir kedi, bir kahve, bir kitap içiniz açılsın okurken sıkılmayın diye.

Bundan sonra daha çok yazmaya karar verdim bir de... İnsan içine atınca iyi şeyler olmuyormuş bir kez daha test ettim.

Hayat rengarenk aynı sizi karşılayan resimde olduğu gibi.
Önemli olan her rengini özümseyerek yaşamakta, hissetmekte, kabul etmekte...

Eeee nasıl buldunuz bakalım?

3 Kasım 2015 Salı

İç sesime sesleniyorum: Bi sus!!!



Hayatım boyunca beceremediğin ne var diye sorsalar birincisi açacakla kapak açmak diğeri de anı yaşamak derdim herhalde. İlkini sittin senedir yapamıyorum zaten, kanırta kanırta şişenin kapağı piç oluyor, kimi zaman camı bile kırıyorum o derece. Hayır evde boktan bi açacak var, üzerinde London yazıyor, magnet şeklinde, kimbilir kim getirdi hediye diye. Tamam süs adına hoş da iş, amacı doğrultusunda kullanmaya geldiğinde hem şişeye hem de avcumun içine işkence çektiriyorum resmen. Altı üstü bir soda şişesi ki, millet bırak açacağı, upper seviyeye geçmiş çakmakla açıyor, ben avcumda girintili çıkıntılı London yazısı ile sanırsın boğaz kesiyorum. Elim öyle acıyor ki çarmıha gerilen İsa ile empati yapabiliyorum düşünün.

İkinci konuda da lafa gelince kitap yazarım: "Anı yaşayalım, bir daha bu dünyaya gelmeyeceğiz, yarına çıkacağımız bile meçhul" falan diye kafa ütülerim. 
Hayır, sanırım ikna kabiliyetim de yüksek heralde, bunu kime anlatsam herkes müthiş gaza gelip 'evet ya' diye aydınlanma yaşıyor. Birden yaşam tarzını değiştiriyor, bir mutlu oluyor cıvıl cıvıl dolaşıyor, azıcık uyuz olmuyor da değilim. 
Hayır, ben anlatan olarak böyle fayda sağlayamıyorum, sen beni yarı dinleyip yarı instagramda kim fotomu beğenmiş diye telefonu keserken nasıl Tebrizli Şems bilgeliğine kavuşabiliyorsun acaba?? 
Ay yok canım, kıskanmıyorum, güzel bir şey, geleceği düşünmeden boktan kaygılara kapılmadan yaşadığın anın kıymetini bilebilmek ama arkadaşım hiç mi merak etmiyorsun bir ay sonra, bir yıl sonra ne olacağını? Etmiyorsan sana helal olsun da ben sırf bunun için 15 senedir günlük tutuyorum be. 

Evet günlüğü bunun için tutuyorum ne var!! Bugün yazıyorum, üç ay sonra tekrar yazmak için defteri elime aldığımda üç ay önce ile şu anın ne kadar değiştiğini görüp ne boktan şeylere canımı sıktığımı, nelerin gerçekleştiğini, nerelerden gol yediğimi, kimin hayatımın başrolündeyken birden siktirip gittiğini falan okuyup sadistçe bir zevk yaşıyorum. 
Hele hele on sene önce yazdıklarımı okumak tam bir şenlik. 
Şu an evli ve çocuklu olan o dönemki sevgililerimle olan sorunlarımı, ÖSS sınavımı, platonik sevdalarımı, ailevi sorunlarımı ve en etkileyicisi geleceğe yönelik hayallerimi okudukça ah diyorum ne saf bi bebeymişim.

Yahu İspanya'ya gittim, hayallerimin ülkesi, rüyalarımın tatili, orada bari sus be iç sesim, bi kapa çeneni. Sürekli bir ay sonra yüzleşmek zorunda olduğum şeyleri düşünerek zehir ettim kendime tatili. 
Sagrada Familia'ya bakarken hüzünlenip ağlayacak hale gelen bir ben bir de Gaudi'dir herhalde. 
La Rambla'da geziyoruz el ele, kalbim mutluluktan patlayacak düşün, ama beynim kendini yiyor bir yandan 'bu mutluluğun bir bedeli var, o gidince mal gibi kalacaksın, ağlarken ya gözyaşında ya sümüğünde boğulacaksın' diye. Yaşadığı anı kendine zehir edebilme konusunda üstüme tanımıyorum ya net. 
Ve sebebi de henüz gelmemiş, belki de hayatta bile olmayacağım bir zamanla ilgili kaygılar!!

Son üç ayda geleceği düşünmekten önce insomnia oldum tam 35 gün uyuyamadım, zombi gibi gezdim, geceleri uyuyamıyorum diye sinir krizi geçirip duvarları tırmaladım. 
Pasiflora içtim şişe şişe, jagermeister etkisi yaratmaktan öteye geçmedi, bir gram işe yaramadı. 
Eşek gibi spor yaptım, vücudumu yordum, üstüne 100 derece suyla duş aldım, odayı kararttım, uyku bandı taktım, yok uyuyamadım uyuyamadım. 
Sonra bir gün dedim 'ulan mal geberip gidicen yakında, ne bok olursa olur gelecekte, yaşar görürsün'; işte o gece uyudum.

İnsomnia geçti rahata erdim derken, hooop midem yanmaya başladı, sürekli kusmalar, bulantılar falan. Gittim endoskopi yaptırdım. Midemde ülser mikrobu buldular, ciddi de bir şey, tedavi edilmezse mide kanseri... Helicobacter Pylori diye bir bakteri, açtım okudum, ekşide şurda burda baya ciddi bir olay. 
Hele de o kadınsal forumlara göre bir sonraki adım ölüm. Doktorum sağolsun dayadı ilaçları, günde 11 ilaç yuttum, 3500 mg antibiyotik aldım, her gün günde 4 kez kustum ilaçlar o kadar ağırdı yani, 7 günde 2 kilo verdim, afedersiniz ama ebem sikildi, klozetten kafamı kaldıramadım, burnumdan bile kustum, sonra tuvalette ağlama krizlerine girdim. 
Yalnızlığıma lanet ettim, patates haşlaması yerken otuz sene sonra da tek başıma yapayalnız öleceğim, komşular leşimi bulacak diye senaryolar yazdım. Şu an ölsem öldüğüm kaç saat sonra anlaşılır hesabını yapıp, öldükten en erken 10 saat sonra cesedime ulaşılacağını tahminledim.

Sen de manyaklık, ben diyeyim delilik. Ama hepsinin sebebi şu anda kalamayıp üç ay sonra beş ay sonra bir yıl on yıl sonra ne olacağını düşünmekten oluyor. Ben eminim böyle gidersem kendimi kanser ederim net!! 
Bi siktir et ya, bi rahatla...

Evet hayatın birdenbire ve maalesef yeniden çok radikal bir değişikliğe gebe, evet yine bi gidiş yaşayacaksın, yine bir veda. Ağzına sıçılacak, üzüleceksin, ağlayacaksın ama ona da a-lı-şa-cak-sın...!!! 
En kötü senaryo ne? Biliyorsun. Daha önce yaşadın. 
Atlattın mı? Evet. 
Bıraktığı hasar evet belki daha fazla olacak ama başına o bile gelse atlatacaksın. 
Ayrıca neden güzel olmasın ki her şey? 
Belki de yine her zaman olduğu gibi "iyi ki böyle olmuş" diyeceksin...

Bu paragrafa kim olsa ikna olurdu di mi? Neden ben ikna olamıyorum peki? Niye canım çok sıkılıyor? Niye nefes alamayacak gibi hissediyorum? 
Bazen beynimin o bölgesi neresiyse onu bağışlamak, aldırmak istiyorum. 
Biraz oluruna bırakmak istiyorum, anı yaşayıp naif bir mutluluk yaşamak istiyorum...