30 Aralık 2015 Çarşamba

2016'ya bir kala...

Yine koca bir yıl bitiyor, klişe olacak ama çok da çabuk bitiyor 365 gün... 
 Zaten hep öyle değil mi her bir gün, hayatımızdan rüzgar gibi geçiyor, kimine göre şiddetli kimine göre meltem tadında. Bazılarımızın hayatını kökten sarsıyor, kasıp kavuruyor, yıkıp geçiyor o rüzgar; bazılarımıza da tatlı bir dokunuş, tam zamanında imdada yetişen keyifli bir serinlik gibi geliyor. 2015 eminim hepimiz için tam da böyle geçip gidiyor.

Karmakarışık bir yıldı benim için yine bu sene. Tek rakamlı yılların hayatımda radikal değişikliklere sebep olduğunu bir kez daha teyit ettiğim bir yıldı ayrıca. Tam her şey yoluna girdi derken birden ortaya çıkan köklü bir değişiklikle sarsıldı yeniden hayatım. Yine başladım kafamda hesaba, kitaba, ne olacak ne bitecek sorularına, gelecek endişelerine, geçmişe hayıflanmalara. Yılın ikinci yarısını sorgulamalarla geçirdim, iç sıkıntısı, sağlık sorunları, vedalar, ayrılıklarla tüketiverdim son altı ayı. Ne kadar düşünürsem düşüneyim her şeyin olacağına varacağını ve en nihayetinde her şeyin hayırlısının gerçekleştirdiğine inanmaya çalıştım kendimi çok dara düştüğümde. Ağladım, evet sanırım en çok bu yıl ağladım. Gücümün tükendiğini, mecalimin kalmadığını hissettim çok zaman. Kaybettim; para da kaybettim, güven de kaybettim, zaman da kaybettim ama en acısı dost kaybettim. Nasıl olduğunu, neden olduğunu anlayamadan canım dediğimin üç günde el olduğunu fark ettim. 

Yine de her şeye rağmen güldüm, gezdim, eğlendim. Hayallerimin peşinde tökezlesem de koşmaya çalıştım. Yıllardır istediğim İspanyolcayı öğrendim, hayallerimin ülkesi İspanya'ya gittim, kız kıza tatil yaptım, dostlarımla sayısız kahkahalar attım, çok okudum, çok yazdım, bir gün basılmasını umut ettiğim kitabıma başladım, kilo verdim, düzenli spor yaptım, bir sürü film izledim, çok araştırdım ve bir de sevdim. Ürkmeden korkmadan sevmeye çalıştım. Kendimi, yaralarımı tamir etmeye çalışıp yeniden güvendim. 

Ve şimdi yeni bir yıl daha başlıyor. Çift rakamlı bir yıl evet bu durum beni endişelendirmiyor değil, araf yılları oldu 2010, 2012, 2014 benim için hep. İşte bu yüzden ilk isteğim yeni yıldan, lütfen arafta geçirdiğim bir yıl olmasın. Öyle mi böyle mi, o mu bu mu, tamam mı devam mı, gideyim mi kalayım mı, bitsin mi sürsün mü, gülsem mi ağlasam mı karmaşalarını yaşamayayım, ne olacaksa sürüncemede olmadan gerçekleşsin. 

Sağlık, mutluluk ve huzur sanırım son üç yıldır dilek listemin ilk sırasında. İnsan yaş aldıkça mı maddiyattan maneviyata yöneliyor acaba, zira 65 yaş hidayetine ermiş kokulu anneanne tadında dualar ediyorum baksanıza :)

Bir dil bir insan derler bilirsiniz, ben şu an iki dili biliyorum sayabilirim kendimi, yeni yılda Almanca öğrenmeye de başlıyorum. Bu sizin için kötü bir haber, zira üç dil üç insan diye düşününce çekeceğiniz var, hazır olun :) Şaka bir yana hedeflerimi ve hayallerimi gerçekleştirebilmek için Allah bana biraz zihin açıklı versin por favor :)

Çok okumak ve çok yazmak hep, her zaman istediklerim arasında. 2015'te daha kaliteli okuduğumu düşünüyorum, daha seçici ve daha kendime yönelik... 2016'da da bu devam etsin, yükte hafif pahada ağır olsun okuma listem... Yazayım ve beraberinde okunayım. Gariptir ama yazan insanın en büyük kırbacıdır okunmak... Okundukça yazası anlatası  paylaşası gelir, üretir ve bir şeyler katar insanların yaşamlarına. O yüzden 2016 yazmayı ve okunmayı beraberinde getirsin bana.

Artık İstanbul çok yoruyor beni, trafik, kalabalık, keşmekeş, insanlar her şey çok yoruyor ve enerjimi alıyor. Yaşama enerjimi tüketiyor gerçekten. Eskiden bu kadar değil miydi yoksa ben daha tahammülsüz bir insan mı oldum bilemiyorum ama 2016'nın sonunda bu evde oturmak hatta daha fazlası İstanbul'da olmak istemiyorum. Sevmiyorum artık bu şehri, gitmek kurtulmak istiyorum. Beni bu kadar mutsuz, bu kadar aksi bir insana dönüştürmesine, hayatımın kıymetli saatlerini saçma sapan tüketmesine, korkak ürkek ve güvensiz birey haline getirmesine isyan ediyorum. Bir şeyleri değiştirmenin vakti geldi diye düşünüyorum artık, umarım 2016 yılı bu değişikliğe vesile olur. 

Ülkemiz için çok kötü bir yıldı 2015, umarım 2016 sadece ve sadece barış getirir Türkiye'ye...

Ha bir de, geçen yıl bir kehanetim vardı; 2015 yılı içinde yakın arkadaşlarımdan biri evlenecek, biri nişanlanacak, biri teklif alacak ve yalnız olanı da sevgili yapacak diye. Yüzüm kara çıkmadı, artık hayatımda olmasa da en yakın arkadaşım evlendi, Zerom nişanlandı, Giz evlilik teklifi aldı, Mel sevgili yaptı. Ben mi? Yerinde saymaya devam :) Ne demişler, terzi kendi söküğünü dikemez :)

Gelelim 2016'nın kehanetine; bebek geliyor :) En kuvvetli aday Zero haliyle ama bence 2017'ye girerken bir de 'buçuğumuz' olacak. Düğün nişan zaten bilinen şeyler ama bence bir tane de yüzük var. Artık kime bilemem :)

İşte böyle... Hoşgeliyorsun 2016... Umut, mutluluk ve huzur getir...

Ocak 2015
Şubat 2015

Mart 2015

Nisan 2015
Mayıs 2015
Temmuz 2015
Ağustos 2015
Eylül 2015

Ekim 2015
Aralık 2015

27 Aralık 2015 Pazar

İspanya Günlükleri - Real de Madrid

Barcelona'dan hiç hiç ayrılmak istemesem de bir sonraki rotaya doğru yola çıkma vakti... Nihayetinde İspanya'nın taşı toğrağı altın bana göre, en minik köyüne bile gitsem çok çok zevk alırım eminim. O yüzden söylenmiyoruz ve sabah erkenden kalktıp Renfe trenine binip Madrid'e yol alıyoruz. İşte tam burada size bir tavsiye, tren biletinizi önceden alın, daha seyahatinizi planlarken alın yoksa nasılsa orada alıveririm derseniz bizim gibi, biletler birden %100 zamlanır, baya bir tuzluya patlar o güzelim yolculuk. Kamu spotunun ardından Madrid'e ayak basabiliriz. Atoche Madrid'in ana tren istasyonu, hemen burada da araya girmek isterim ki ne nerede bulmanızın imkanı olmadığı bir istasyon. Yönlendirmeler yetersiz, personel ingilizce bilmiyor ve benim muhteşem İspanyolcam da kendileriyle iletişebilmek için biraz eksik kalıyor ve olan oluyor. 'Olan oluyor' kısmını ayrıca bir yazıda anlatıcam merak etmeyin, zira bir paragrafa sığmayacak bir maceramız var bu tren istasyonuyla.

Atoche Estacion

Atoche'den metroya binip otelimizin olduğu Tirso de Molina'ya doğru yola çıkıyoruz. Tirso de Molina metro istasyonu, Madrid'in ana meydanı olan Puerta del Sol nam-ı diğer Güneş Kapısı'na bir durak uzaklıkta, yürüyerek de 7-8 dakika mesafede. Zat-ı alim yine şahane bir yerde otel ayarlayarak ana noktalara, metroya özetle her yere 5 dakika mesafede olabilmeyi başarıyor :) Otelimizin adı Hostal Art Madrid. Dediğim gibi çok merkezi bir yerde ayrıca verilen hizmetten de oldukça memnun kaldık. Tavsiye ederim gönül rahatlığıyla.

Madrid'e öğle saatlerinde varıp otele yerleşip biraz soluklanıp keşfe çıkıyoruz. Dediğim gibi Puerta del Sol'e çok yakın olduğumuz için elimizde haritayla etrafı kolaçan etmemiz çok kolay oluyor gerçekten. Sol Meydanı meşhur Ayı Heykeli'nin bulunduğu meydandır, on cadde bu meydanda kesişir ve merkezden çıkan tüm anayollar 'Sıfır Kilometre' olarak gösterilen Puerta del Sol'den başlanarak ölçülür. Meydan sürekli kalabalık, adeta bir Taksim meydanı gibi ve biz Halloween gününde de Madrid'de olduğumuzdan sanırım en kalabalık günlerinden birini de şansımıza görmüş oluyoruz. Şanslı değil, ballıyız :)

Puerto del Sol



Sıfır Kilometre Noktası - Puerta del Sol

Benim yazdığım yazıyı bulabilecek misiniz bakalım :)

Madrid'de gezilip görülebilecek her yere yürüyerek ulaşabildik biz. Hatta seyahatimizin ikinci günü otel bize bedava bir şehir turu önerdi, birçok Avrupa şehrinde olan bir hizmet. Gönüllüler tarafından şehrin önemli noktaları iki üç saat boyunca gezdiriliyor ve sonrasında bahşiş olarak kendilerine birazcık para sıkıştırıyorsunuz :) Ogo Tours denen bir topluluk yapıyor bunu, sadece İspanya için değil, birçok Avrupa şehrinde varmış dediğim gibi, o yüzden sitesinde (www.ogotours.com) hangi şehirlerde bu hizmeti veriyorlar görebilirsiniz, zira kendi kendinize gezseniz öğrenemeyeceğiniz birçok şeyi öğretiyor gönüllü rehberler.

Biz de şansımıza Madrid'teki ikinci günümüzde saat 11'de başlayan tura yetiştik ve rehberimiz eşliğinde Madrid'de görülmesi gereken hemen her yeri gezdik. Bunlar arasında Plaza Mayor, Mercado de San Miguel, Palacio Real, Opera Binası, Edificio vardı. Ayrıca rehberimizden ayrıldıktan sonra Mısırlılar tarafından yapılmış tapınağa da gittik. Dediğim gibi bunların hepsini yürüyerek yaptık, tabi ayaklar gün sonunda perte çıkmıştı da napalım artık olacak o kadar.

Plaza Mayor

Palacio Real

Palacio Real



Opera Binası



Edificio

Mısır Tapınağı

Ay bir de söylemeden geçemeyeceğim, Palacio Real Madrid'deki kraliyet sarayı (bizdeki Aksaray yani) ve yine şansımıza bizim önünde olduğumuz saatler İspanya Kralı da sarayda bulunuyormuş, bunu da bayraklardan birinin göndere çekilmiş olmasından anlamışızmış (rehber öyle söyledi), zira etrafta öyle aman aman bir güvenlik önlemi yoktu, sadece birkaç atlı polis o kadar. Turistler gayet saray önünde fotoğraf çektirmeye devam ediyordu. Neyse biz oralardayken bir hareketlilik oldu, baktık bir konvoy çıkıyor, Kral sarayı terk ediyor. Konvoy bizim bulunduğumuzun aksi istikametinde uzaklaştı, biz de tüh ya keşke orada bekleseymişiz derken bizim önümüzde ama yani o kadar yakın  ki bir kol boyu mesafeden iki tane mütevazi araç geçti, o araçlardan birinde kral ve eşi vardı ve evet tam bizim yanımızdan geçerken bize el salladı. Biz hemen önümüzde duran policia'ya 'is this the king?' diye sorduk ve yakışıklı polis 'yes, you saw the king' dedi. Evet sanırım diplomatik insanlar haricinde İspanya Kralını gören yegane Türkleriz :)))

Yazıyı ikiye bölmek istemediğimden biraz uzun olacak ama Madrid'i tek bir yazıda aradan çıkarayım yoksa yeni yerlere zaman kalmayacak :) İkinci günümüzde Retiro Park'a gittik, burası hemen her Avrupa şehrinde olan, içinde devasa ağaçların göllerin olduğu sanki şehir dışındaymışsın hissi veren aman şehrin göbeğinde olan muhteşem bir park. Çok çok büyük, biz tamamını gezmedik itiraf ediyorum. Ama özellikle sıcak havalarda giderseniz uzun uzun vakit geçirmeye birebir. Retiro Atoche istasyonuna çok yakın, ayrıca yol üzerinde Prado Müzesi de var, hani müze falan seviyorsanız ikisini bir arada çıkarabilirsiniz. Ha bir de Boğa güreşlerinin yapıldığı arenayı da pas geçmedik, Plaza de Toros görkemli haliyle oldukça etkileyiciydi. Boğa güreşleri de halen yapılıyormuş, ancak bizim olduğumuz dönemde yoktu maalesef :(

Retiro Park




Plaza de Toros




Ve ve gelelim olayın en güzel yerine, Gran Via'ya ya da en yalın ifadeyle alışveriş caddesine. Gran Via Sol Meydanına 5 dk yürüme mesafesinde üzerinde aklınıza gelebilecek her mağazanın olduğu ve daha önemlisi Primark'ın olduğu cadde. Yahu bir mağazanın önünde abartmıyorum 3 km kuyruk olur mu, hem de günün her saatinde? Bir mağazaya ticket alınarak girilir mi ya da? Primark için bu ikisi de var, Franfurt'taki Primark gayet insanca koşullara sahipken Madrid'de mülteci gibi kuyruk bekliyorsunuz :) Ama çok ucuza bir sürü şey alabilirsiniz, bence uğrayın. Ayrıca Gran Via'yı kesen sokaklarda çok daha fazla alternatif yerel mağaza bulabilirsiniz.

Gran Via


Bitirelim mi Madrid'i? Olabilir, geriye Toledo yazısı, İspanya'da yeme içme veeee Camp Nou ile Barnebeu yazıları kalıyor. Hayır bunlar üç yazı eder. Hakikaten olay görmemiş İspanya'ya gitmiş'e döndü sanki. Sıkıldınız mı gerçekten ya???

20 Aralık 2015 Pazar

Film Önerileri

İspanya İspanya nereye kadar deyip sıkılmış olanlarınız olabilir. Pardon da neden sıkılıyorsunuz? Ben demedim mi senelerdir, oralara bi gideyim bokunu çıkaranan kadar bunu yayınlayacağım diye; siz de bunu kabullenmiştiniz, öyle anlaşmıştık. Nedir şimdi bu sızlanma, şikayet, post okumama, bir eylemci bi devrimci haller hı? Hayırdır!

Allahtan tehditle, şiddetle bir şey elde edemeyeceğimin farkında olan mantıklı bir bireyim ki, sizlerin bu "ay görmemiş İspanya'ya gitmiş aradan da iki ay geçmiş, hala da yazıyor da yazıyor" şeklindeki burun bükmeli serzenişlerinize kontra atak olarak izlediğim filmlerden birkaç kuple yazıp dikkatinizi dağıtma yolunu seçiyorum. Hani ağlayan çocuğa "aaa bak bak kim geliyor bak" diye kandırmak gibi yani :) Sonra tabii ki İspanya yazılarıma devam edeceğim ^.^

Evet, malum ben delilerce dizi izleyen bir insanım ama yeni diziye başlamayıp, var olanların da yayın gününü beklemek gibi bir durum oluşunca, kalan zamanda kendimi film izlemeye verdim. Genellikle sizlerin bin kez izlediği ama benim izlemediğim (altıncı his, azınlık raporu, bir rüya için ağıt vs vs) kült filmleri izleyip açığımı kapatmaya çalışıyorum ki etrafımdakiler bu filmlerden söz ederken ağzı açık ayran budalası gibi bakmayayım. Ama tabii bir de vizyon filmleri denen şukela filmleri de izleyip bu sefer ilk muhabbeti ben başlatıp hava da atmıyor değilim ;)) Neyse uzatmayayım, son günlerde üç yeni film izledim ve çok beğendim. Hemencecik anlatayım belki konusu sizleri cezbeder, siz de izler sağlığıma dua edersiniz.

İlk filmimiz The Man from U.N.C.L.E. Film James Bond serisi gibi, Görevimiz Tehlike serisi gibi ajan filmi özünde. Kahramanlarımız CIA ajanı Napoleon Solo ve KGB ajanı Illya Kuryakin Amerikan ve Rus istihbarat teşkilatlarının ortak bir operasyonunda görevlendirilirler. Görevleri İtalya'ya kaçan bir profesöre nükleer silah ürettiren bir suç örgütünü çökertmektir. Solo ve Kuryakin'e bu görevde profesörün kızı Gaby de Kuryakin'in nişanlısı olarak eşlik edecektir. Film bence ajan filmleri arasında en başarılısı, zira akıl almaz kovalamaca ve saldırı sahneleri yoktu, her kovalamaca, kavga dövüş sahnesi mantık çerçevesinde ilerledi. Ayrıca aşırı yakışıklı Armie Hammer'a Kuryakin rolüyle doyacağınız bir film. Bir de tabii Roma'nın büyülü sokaklarında geçmesi sebebiyle İtalya aşkınızı depreştirebilir, haberiniz olsun :)











İkinci filmimizin hikayesini hepiniz biliyorsunuz. 2009 yılında Şili'de meydana gelen ve 33 madencinin 69 gün boyunca yer altında kaldığı ve yerin metrelerce aşağısına inen bir delik açılarak teker teker kurtarıldıkları maden kazasını anlatan Los 33. Film kazanın olduğu gün başlıyor, maden çöküyor ve 33 madenci toprak altında sığındıkları yaşam odasında yaşam mücadelesi vermeye başlıyor. Dışarıda da onları kurtarmak için insanüstü bir kurtarma çalışması veriliyor. Filmde verilen haber bülteni görüntüleri, röportajlar gerçekten olay esnasında yayınlanan haberler. Maalesef filmi izlerken Soma'yı hatırlayıp ölen 302 madencimizi sürekli hatırlıyorsunuz. Şili de bile olan yaşam odasının ülkemizde neden olmadığı, bir sürü canımızı hiç yere kaybettiğimizi görüp yazıklanıyorsunuz.









Son filmimiz ise seks üzerine yapılmış bir romantik komedi; The Little Death. Orgazm sözcüğünün anlamı olarak veriliyor The Little Death. Filmde beş farklı çiftin cinsel fantezileri üzerine yaptıkları konuşmalar ve bu fantezilerini eşlerine dile getirmelerinin ardından başlarına gelen trajikomik olaylar anlatılıyor. Tecavüz edilme fantezisini dillendiren Meave'in partneri Paul'un çaktırmadan tecavüz etme çabaları, kocasını ağlarken gördüğünde tahrik olabilen Rowena'nın Richard'a ağlatma çabaları, role-play olayını biraz abartan Dan'in Evie'yi bezdirmesi, uyuyan bir kadın gördüğünde tahrik olan Phil'in karısı Maureen'i uyutup onunla vakit geçirmelerini komik diyaloglarla izliyoruz. Filmin en eğlendiğim yeriyse işitme engellilere video konferans hizmeti veren bir şirkette çalışan Monica ile işitme engelli Sam'in sahneleri oldu. Telefonda seks hizmeti veren bir yeri arayarak kadının söylediklerini işitme engelli diliyle kendisine anlatmasını isteyen Sam'e aşırı müstehcen cümleleri çeviren Monica'nın diyalogları aşırı eğlenceliydi :)






İşte böyle... Bence izlenmeye değer filmler. Mesela hazır pazar akşamı televizyonlarda izleyecek bir şey yokken, neden bir tanesini seçip izlemiyorsunuz ki :)

17 Aralık 2015 Perşembe

İspanya Günlükleri - Barcelona Barcelona 3

Barcelona maceramız devam ediyor. Rüyalarımın şehrinde geçireceğimiz üçüncü tam günde açıkçası 'ne yapsak, nerelere gitsek' diye çokça düşündük. Zira, ilk iki günü fark etmeden fazlaca verimli geçirmemizden mütevellit son güne pek de bir şey bırakmamışız :) Gitmeden önce 'sanki oranın yerlisiymişiz gibi takılırız' geyiğini çok fazla yaptığımız için herhalde, özellikle son gün baya bir yerli gibiydik. Haritayı açtık, nerelere gitmedik diye çıkardık, sonra da eh hadi buraları da gezelim bari diye yola koyulduk :) 

İlk durağımız Tibidabo idi. Tibidabo, Barcelona'nın en hakim tepesine kurulmuş bir eğlence parkı aslında. Kendisine ulaşım biraz meşakkatli, önce metroya binip bir noktaya kadar metroyla gidiyoruz, oradan otobüse binip tepenin yarısına kadar çıkıyoruz, son olarak da teleferiğe binip Tibidabo'nun zirvesine ulaşıyoruz. Yolculuğun özellikle teleferik kısmı çok güzel. Zira teleferik tepeye ağaçların arasından tırmanıyor, eğer en öne veya en arkaya oturabilirseniz çok güzel bir görüntüye şahitlik ediyorsunuz.






Tibidabo'ya giriş ücretsiz, ancak eğlence parkının açık olduğu günler (hafta sonları ve tatil günleri) aletlere biniş için ücret ödüyorsunuz. Biz haftaiçi gittiğimiz için eğlence parkı kapalıydı ki zaten aletler de o kadar muazzam değildi. Sadece radyo kulesi gibi bir kule vardı, ona çıkmaya heves etmiştik ama olmadı. Biz de bol bol fotoğraf çekindik. Tepede çok heybetli bir kathedral var ve bence orası Barcelona'daki (Sagrada Familia hariç) en güzel dini yapı. Sizin de eğer bizim gibi fazladan zamanınız olacaksa Tibidabo gezmek için güzel bir alternatif. Eğlence parkına ilişkin detayları bu (http://www.tibidabo.cat/en/) siteden bulabilirsiniz. 

Tibidabo'dan sonra Barcelona'nın şehrin ortasındaki içinde gölü, hayvanat bahçesi olan Parc de la Ciudatella'ya gidiyoruz. O kadar güzel bir yer ki! Şansımıza hava da güneşliydi, göle karşı oturup dinlenmek çok rahatlatıcıydı. Mutlaka gidin!









Bir de Plaça d'Espanya var, bloglarda vs hiç bahsi geçmeyen ama çok güzel bir sürprizi içinde barındıran. Meydanda bulunan iki uzun kemerin ortasından geçip havuzlu yoldan yürüdüğünüzde dev bir süs havuzuna ulaşıyorsunuz. Bu havuzda her akşam saat 8'de müzikli bir su dansı yapılıyor. Nasıl açıklasam? Havuzda bulunan yüzlerce fıskiyeden fonda çalan müziğin ritmine göre fışkırıyor. Her gün -abartmıyorum- binlerce insan havuzun etrafındaki merdivenlerde oturup bir saat süren bu gösteriyi izliyor. Şahane bir gösteri bence, mutlaka izlemelisiniz bence :)













Sanırım Barcelona'da gezilecek yerleri böylece bitiriyoruz. Mutluyuz çünkü daha vaktimiz var ve La Rambla'da Barra Gotic'te, Catalunya'da dolaşıp yerli yerli takılabiliriz :) Yarın Madrid'e geçiyoruz. Bakalım İspanya'nın Ankara'sı denen Madrid nasıl bir yermiş :)