29 Aralık 2016 Perşembe

Elveda 2016 ve Hoşgeldin 2017



Karmakarışık duygularla veda ediyorum 2016'ya. Size de çok uzun gelmedi mi bu sene ve çok fazla hüzün, çok fazla kayıp yaşatmadı mı her birimize?

Mikro anlamda da makro anlamda da belki de millenium denilen o süslü 2000 senesine girişimizden bu yana en "tanımlanamaz" yıl buydu.

Hem dünyada hem ülkemizde ve ben eminim her birimizin hayatında bir sürü kayıp yaşattı bu sene. Bombalar patladı, kasırgalar oldu, savaşlar çıktı, gemiler battı, uçaklar düştü, askerlerimiz yakıldı, polislerimiz şehit edildi, yani sözün özü aklımıza gelip gelebilecek tüm kötü senaryolar birbir gerçekleşti, Azrail'in en çok mesai yaptığı sene bu sene oldu.

O yüzden genel olarak uğursuz olarak anımsayacağımız bu senenin bitimine iki gün kala bile insanlar her gün "bugün ne oldu, kimin başına ne geldi" kaygısıyla uyanıyor.

Aslında ne kadar safız. Sanki 31 Aralık gecesi saatler 23:59'dan 00:00'a döndüğünde sanki bir sihirli bir değnek değecek dünya denen bu gezegene ve tüm kötülükler birden yok olacak! Keşke olsa... Ama olmayacak, o bir dakikada koca bir yılı geride bırakacağız ama tüm yüklerimizi, dertlerimizi, sorunlarımızı, sıkıntılarımızı sırtımızda taşımaya devam edeceğiz. Maalesef... Ama insanız ya umut etmekten, güzel şeyler dilemekten, o bir dakikanın hayatımızda yepyeni bir sayfa açacağına inanmaktan da vazgeçmeyeceğiz.

2016 benim için de çok değişik bir sene oldu. En zorlusu, en sıkıntılısı diyeceğim ama ne bileyim geri dönüp bakınca aslında hemen her yıl beni yoracak, üzecek şeyler olmuştur, o yüzden artık hiçbir senemi ya da yaşımı "en ..." diye tanımlamıyorum ben. 2016 zordu evet, yordu evet, çok ağladım evet, isyan ettim, küfrettim, yeter dedim, kimi zaman pes bile ettim evet; ama bir yanda da çok mutlu oldum, başarılı oldum, çok gezdim, bir sürü anı biriktirdim, sevdim sevildim. 

Sevdiğim adam başka bir ülkede yaşamaya başladı, hayatımız düzenimiz planlarımız bambaşka bir şekle büründü bu yıl. Uzak ilişki yürütebilmeyi öğrenmekle geçti ilk aylarım. Kavuşacağımız zamanları planlayarak, özleyerek, bir araya geldiğimiz kısacık anların değerini bilerek, skypela facetimela yatıp kalkarak sınav verdik ikimiz de. İnsan gerçekten her şeye alışıyor. Bir kez daha teyit ettim sanırım bunu.

Yeni bir dil öğrendim, Almanca denen illete bulaştım mecburen. Bu sayede bir sürü güzel insanla tanıştım, kendime birazcık daha değer kattım. Bir sürü ülke bir sürü şehir gördüm. Arkadaşlarımla çok güzel günler yaşadım. Ailemle eskisine göre daha sık ve çok zaman geçirdim. Blogumla daha çok ilgilendim, daha çok okudum, daha çok yazdım, daha çok öğrendim.

Bir zamanlar hayalini bile kuramayacağım bir yerde, şahane bir evlenme teklifi aldım. Bambaşka bir ülkede yepyeni bir hayat kurmak üzerine temel inşa ettim yavaş yavaş. Hayal kırıklığına uğradığım da oldu evet ama kah kendim silkindim, kah etrafımdakiler ellerini uzattı, bir şekilde hep toparlandım, hep yoluma devam ettim.

2016'ya girerken yazdığım yeni yıl yazısında "2016'yı şu an bulunduğum koşullarda bitirmek istemiyorum" demiştim, ya yaşadığım şehri ya oturduğum evi ya da yaptığım işi değiştirmek istiyorum diye hedef koymuştum kendime. İki ay önce sorsanız birini bile gerçekleştireceğime dair umut taşımıyorken o bahsettiğim sihirli değnek benim hayatıma değdi sanırım. 2017'de üçü de gerçekleşecek. Tam anlamıyla yepyeni bir yıl olacak yani benim için.

İnsan yaş aldıkça hayattan daha az ama daha öz şeyler istemeyi öğreniyor sanırım. Ben de büyüdükçe o kadar az şey diler oldum ki hayattan. Yeni yıl bana ve kalbi iyi olan herkese önce sağlık, sonra mutluluk ve başarı getirsin

ve

Kendimize daha özsaygılı olduğumuz, kalbimizin sesini daha çok dinlediğimiz, rutini kırabildiğimiz, daha cesur olabildiğimiz, hayal kurmaktan çekinmediğimiz, para kazanmak için yaşamak yerine hayallerimizi yaşamak için para kazandığımız, daha çok sevdiğimiz, sevildiğimize şükrettiğimiz, yarının belki hiç olmayabileceğinin ayırdında olarak anı yaşayabildiğimiz, hayatımızda fazla ne varsa kurtulduğumuz, gerek eşya gerekse insan bize yük olan ne varsa taşımayı bıraktığımız bir yıl olsun.

Elveda 2016 ve Hoşgeldin 2017


25 Aralık 2016 Pazar

Orada Bir Ülke Var Uzakta - LIECHTENSTEIN

İsviçre ile Avusturya arasında kalan 160 km2lik yüz ölçümüyle bizim havuzlu lüks sitelerimizin kapladığından bile daha az yer kaplayan Liechtenstein'dayız şimdi de. Münih'e dönüş yolumuz üzerinde olunca rotamıza dahil ettiğimiz bu ülkeye iki saat ayırmıştık ve açıkçası endişeliydik ya yetiştiremezsek diye.

Neyse biz Zürih'ten dolandırılarak ayrıldık ve (ki şurada bahsetmiştim başımıza gelenlerden) 1,5 saatlik yolculuktan sonra Liechtenstein'ın başkenti Vaduz şehrine vardık. Günlerden salıydı, saatler öğle vakitlerini gösteriyordu ancak nedense şehir pek bir boştu. Bir yandan arabayı park edecek yer ararken bir yandan da hazırladığım rehberdeki "Vaduz'da gezilecek yerler" kısmını okuyorduk. Pek de bir şey yoktu ya neyse belki de doğası falan güzeldi canım, hep müze hep kapalı alan hep katedral olacak değil ya her şehirde. 


Nihayet park yeri bulup arabayı park ettik ve şehrin alışveriş caddesi olan caddeye geçtik. Etrafta kimsecikler yoktu, şehir adeta zombi istilasına uğramış gibi terk edilmiş ve sessizdi. Şehrin birazcık yukarısında yer alan ve Liechtenstein prensi ve ailesinin ikamet ettiği Vaduz Kalesi bize uğursuz uğursuz göz kırpıyordu. Önce magnet almak için bir hediyelikçiye girdik ve evet insan vardı, mutluyduk. Sonrasında biraz ötedeki şehir müzesine girdik, orada çalışan iki teyze ile birlikte ülkede en azından beş kişi yaşadığını teyit etmiş olduk. Teyzelere "burada gezilecek yer var mı?" diye sorduğumda çok samimi bir yanıt aldık "Hayır yok" Bi umut kaleyi de mi gezemiyoruz diye sorduk ve Prens II. Hans Adam (ki kendisi dünyanın altıncı zengin kişisiymiş) ile ailesinin orada yaşamasından mütevellit ziyarete açık olamadığı cevabını aldık. 



Müzeden çıkıp alışveriş caddesinin sonuna geldiğimizde takım elbiseli üç adam gördük, belli ki öğle tatiline çıkmış Liechtenstein Merkez Bankasının Şube Müdürü, Şube Yetkilisi ve memurundan oluşan Vaduz Şubesi çalışanlarıydı 😂 Böylece ülkede yaşayan sekiz kişi saymıştık. Bu ülkeyle milli maç yaptığımızda spiker boşa dememiş, milli takımın kalecisi normal hayatında manavlık yapıyor diye. Ülkede insan yok ki, var olanlar da hangi bir işe yetişsinler canım 😂

Arabayı park edişimizden 25 dakika sonra arabaya binip Liechtenstein'a elveda demek zorunda kaldık. Yani ayrılmak istemiyorduk ama kalmamız için de pek bir sebep yoktu doğrusu.



Bu minnak ülkeye sandığımızdan çok çok az vakit ayırınca biz de yol üzerinde birkaç yere daha uğrayalım dedik. Önce Avusturya'nın sakin şehri Feldkirsch'e uğradık. Spontane geliştiği için şehrin Noel Pazarını gezebildik sadece. Eminim çok daha güzel yerleri de vardır.




Feldkirsch'ten ayrılıp Almanya sınırından geçince (home sweet home) yine yolumuzun üzerindeki Bodensee'ye bağlı Lindau Adasını gezelim dedik. Evet bildiğiniz küçük bir ada var Bodensee gölünün üzerinde, oldukça turistik ve beklediğimizden daha canlı.





Aslında Lindau Adasına yaz aylarında gitmek daha güzel olur sanırım, zira göl kenarında göle girebileceğiniz ya da göl kenarında keyif yapabileceğiniz bir sürü testi bulunuyor. Aralıkta gidince haliyle hepsi kapalıydı. Biz de göl kenarındaki rotada yürüyüp eski ve yeni deniz fenerlerinin fotoğrafını çekmekle yetindik. Tabii ki bir Noel Pazarı ve bir belediye binasını gezdik. Kendilerini İspanya'da sanan ve öğleden sonra 13-17 saatleri arasında kapalı olan dükkanların içinden bir tane açık tatlıcı bulup bin kalori olan bir tatlı yedik. Ve işte böylece dört günlük turumuzu tamamlamış olduk.



Münih'e vardığımızda akşam yedi olmuştu, eşyaları bıraktık, karavan olarak kullandığımız arabayı teslim ettik. Normal çiftler böyle bir yolculuk sonrası dinlenirler ama biz Muro'nun işyerinin Noel Partisine gittik. Dört gün sadece birbirimizi gördük, azıcık sosyalleşmek gerek di mi ama :)

22 Aralık 2016 Perşembe

İsviçre (Diğer bir adıyla ateş pahası ülke)



Daha önce bahsettiğim şu rotanın Fransa ayağını geride bıraktıktan sonra kendimizi lüksün, kendini beğenmişliğin ve pahalılığın kalbi olan İsviçre’de buluyoruz. Aslında İsviçre ikimizin de “ay aman görmeden ölmeyelim” dediği bir ülke değil, ama bahsettim ya madem araba kiralayıp izne çıkıyoruz yolumuzun üzerinde Şirinler Köyü bile olsa uğrayıp Gargamel’in bir çayını içmeliyiz  güdüsüyle İsviçre’den üç şehri seçtik kendimize.




Colmar’da yediğimiz romantik akşam yemeğinin ardından karavan çakması arabamıza binip Basel’e geçtik. Basel Colmar arası arabayla bir saat, o yüzden gerçekten ışık hızıyla ülke değiştirerek booking.com’dan bulduğumuz Hotel Alexander’a attık kendimizi. Şimdi efendim, Avrupa’da otopark bulmadır, park ücretidir falan büyük mesele, ben de otel araştırırken ücretsiz otoparkı olsun diye baya bi cebelleşmiştim ki Basel’deki oteli görece olarak pahalı olsa da seçme sebebim ücretsiz kapalı otopark sağlamasıydı. Otele check in yapınca öğrendik ki meğer sadece booking.com üzerinden yapılan rezervasyonlarda ücretsiz otopark hizmeti varmış, diğer müşterilerden günlük 15 chf park ücreti alınıyormuş. Bu isabetli tercihimle bir Mario altını daha kazandığımı düşünürken o da ne otelin sahibi ve personeli Türk çıkıyor ve bize bedava ulaşım kartından, yemek indirim çekine kadar bir sürü promosyona boğuyorlar. Ayrıca kendi dilinde derdini anlatabilmek de cabası. O sebeple Basel’de hem konumu hem de avantajları nedeniyle Hotel Alexander’ı tercih edin derim.

19 Aralık 2016 Pazartesi

DİZİ - FİLM - KİTAP ÖNERİSİ İSTEYENLERE DEV HİZMET


Hani böyle eş dost ortamında sürükleyici kitap, üst üste üç beş bölüm izlenecek dizi ya da nefessiz bırakacak film var mı bildiğin diye sorarlarsa çat çat cevap verebilin diye el emeği göz nuru bir yazı hazırladım sizlere. Bilen bilir ben fazlaca kitap okur, deli gibi dizi ve film izlerim (duyan da boş gezenin boş kalfalığında doktora tezimi hazırlıyorum sanır) etrafımdakiler de arada bir tavsiye isterler benden. Kimisine anlatırım, kimisine blogda yazmıştım falan derim ama kah onlar unuturlar kah bloğu açmazlar, ki zaten ben bloğa yazdım dediğimde sanki reklam yapıyormuş gibi hissedip rahatsız da oluyorum. O yüzden buraya bunu yazayım da sonra buradan lazım oldukça kopyalar kopyalar kendi tanıdıklarıma da gönderirim. Nasıl fikir J 

18 Aralık 2016 Pazar

Strazbourg ve Colmar'dan Merry Christmaslar



2016'nın bitimine bugün itibariyle 12 gün kaldı. Ben sanırım bu kadar hızlı geçen bir yıl daha yaşamamıştım (HER YIL İÇİN BUNU SÖYLEDİ 😊). Bu yılın muhasebesini yapacağım bir yazı tabii ki de yazacağım ama bu güzel pazar akşamını geçen hafta bu saatlerde sokaklarında dolaştığım Strazbourg ve Colmar'a ayırmak istedim. Biraz gözümüz gönlümüz açılsın bence pazartesi sendromu öncesi! 

Malumunuz turist olarak Fransa'ya gidilecekse, altın kural şudur ki ilk önce Paris'e gidilmeli, Eiffel Kulesiyle fotoğraflar çekilmeli, Louvre Müzesi gezilmeli falan filan. Ama ben tabii ki normal bir turist olmadığım için Fransa'ya yaptığım ilk seyahate bence Fransa'nın en şirin (ve evet birazcık Almanya kokan) şehir ve köylerinden başladım. Gün gelir Paris'e de giderim belki ama bence en az Paris kadar etkileyici yerler birazdan anlatacaklarım...



7 Aralık 2016 Çarşamba

Kış Saatine Çakılı Kalmak


Üç dört ay önce saatlerin geri alınmayacağı haberini duyduğumda itiraf edeyim çok sevinmiştim. Zira yıllardır şikayet ettiğim şey akşam altıda işten çıktığımızda havanın zifir karanlık olmasıydı ve bu beni altı ay boyunca çok mutsuz ediyordu. Herkes saatlerini bir saat geri alırken bizim almamamızın finansal sistemlerde yaratacağı kargaşa (Bankacı olmama rağmen), Şampiyonlar Ligi maçlarını gecenin bir yarısı izleyebilecek olmamız falan bile coşkumu azaltamamıştı. Ha, üzüldüğüm bir şey vardı ki Almanya’da yaşayan Muro’yla aramızdaki saat farkı birden ikiye çıkmıştı ve bir yıldır hemen her akşam yaptığımız skypelar, facetimelar bu durumdan etkilenebilirdi. Eee benim yatma vaktim geldiğinde adam daha yeni avdan dönmüş (Bkz: Pokemon Go), yemeğini yemiş oluyordu. Dolayısıyla muhabbetimiz genelde benim uykum yüzünden kısa kesiliyordu. Ama olsundu, hava kararmayacaktı artık, biz de altı ay dişimizi sıkıverirdik canım!!

5 Aralık 2016 Pazartesi

Ve işte karşınızda Münih


Yüz kişinin yaşadığı bir kasabadan geçse dahi “Ay ben x yere gittim, bir güzel bir güzel” diye anlatan insan olarak ben fark ettim ki bugüne kadar bir Eskişehir’i yazmamışım bir de Münih’i… Biri has memleketim, diğeri de müstakbel memleketim olmasından mütevellit kendilerine haksızlık ettiğimi düşünerek buna bir son vermek istedim. O yüzden Christmasmarkt’ıyla zirveye oynayan Münih’le başlıyorum, malum aylardan Aralık, Avrupa cıvıl cıvıl, gideniniz olur işinize yarar.

Şimdi efendim Münih, Almanya’nın güneyinde kalan Bavyera eyaletinin başkenti, iki üniversiteye ve birçok expata ev sahipliği yapan bana kalırsa diğer Alman şehirlerine göre daha canlı ve (iklim olarak) daha sıcak bir şehir… Ayrıca coğrafi konumu sayesinde birçok Avrupa ülkesine kısa süren tren seyahatleriyle ulaşabileceğiniz bir yer. Yani Avusturya’ya, İsviçre’ye, Fransa’nın güneydoğusuna hatta biraz kasarsanız Belçika’ya falan bile gidip gezebilirsiniz. Son bir yılda Münih’e dört kez gittim, her gidişimde de Münih’le birlikte bir yeri daha görme fırsatım oldu. Berlin’i görme şansına henüz erişemedim ama hem seyahat için hem de yaşamak için (inşallah) üst sıralara yerleşir benim gözümde.

22 Kasım 2016 Salı

Kartpostal Köyü Hallstatt

Uzun zamandır kah pinterestten kah instagramdan takip edip, gidelim gidelim diye sağın solun başını yediğim bir yerdi Hallstatt. Her mevsimde çekilmiş fotoğraflarının birbirinden güzel olduğu çok yer yoktur diye düşünüyorum. Tamam bir ben varım ama beni saymayın :p

Neyse yine kısa Münih ziyaretlerimden birine kısmet oldu görmek. Footprint de footprint diye birbirini yiyen iki insan olarak rota çıkarıldı, fayda/maliyet analizi yapılarak en mantıklı ulaşım yöntemi seçildi, yolluk niyetine börekler çikolatalar kolalar hazırlandı sabah erkenden kalkılıp yollara düşüldü.  

Yaptığım araştırmalar sonucunda Hallstatt’a en zahmetsiz gidiş yolunun araba kiralamak olduğunu keşfettim. Zira bizim gibi Almanya’dan ya da yakın başka bir ülkeden/şehirden geçiyorsanız treni ya da toplu taşımayı seçmeniz süre olarak da maliyet olarak da neredeyse aynı kapıya çıkıyor. Yani araba kullanmayı biliyorsanız ya da bilen biriyleyseniz yapın bir çılgınlık ve kiralayın bir araba.

Ben Münih’ten gidişe yönelik rotayı ve süreleri vereceğim, siz kendinize göre google mapsten hesaplayıverin artık. Münih – Hallstatt arası 2,5 saat sürüyor. Rota gayet keyifli ve tehlikesiz bir rota, dilerseniz bizim gibi yol üzerindeki Alman kenti Rosenheim’a uğrayıp bir saatlik kısa bir turla bir şehir daha gezmiş olursunuz. Biz sabah 11’de çıktık, 12’de Rosenheim’da mola verdik ve yaklaşık bir saat bu küçük Alman şehrini gezdik. Şu sıralar tüm Avrupa’da Noel hazırlığı var, ağaçlar süsleniyor, vitrinler cıvıl cıvıl ve meydanlara caddelere Christmaskindlmarktlar kurulmaya başlamış. Biz dolaşırken henüz açılmamışlardı ama genelde zaten Aralığın başında başlayıp Noel’e kadar açık kalıyor o küçük pazarcıklar.

Rosenheim

14 Kasım 2016 Pazartesi

Sadeleşme


Geçenlerde facebookta güzel bir yazıya denk geldim, hayatımızda fazlalık ne varsa ‘at gitsin’ deyip rahatlamamızı öğütleyen ve insanı birden gaza getiren bir yazıydı. Zaten son zamanlarda her anlamda sadeleşme yanlısı hissettiğim şu günlerde bu yazıyı okuyunca ben baya bi gaza geldim ve başladım sırayla evin her odasına el atmaya.

Yoksul bir çocuk için büyüdüğümden midir nedir, bir şeyin işe yarayabileceğine dair ufak bir düşüncem varsa o şeyi asla atmam. Mesela gelen hediyelerin kaplarını, bebek şekerlerinin ufak şişelerini, konservelerin kavanozlarını, eskiyen kıyafetlerin düğmelerini falan atmam biriktiririm. Çünkü bir gün lazım olabilir. Evet, kesinlikle…

8 Kasım 2016 Salı

Adım Adım - Yol Arkadaşım Olur Musun?

Malum kasım ayı geldi ve hayır o klişe ve bir o kadar yanlış olan "kasımda aşk başkadır" geyiği yapmayacağım bu sefer size. Hatta bu sefer geyik yapmayacağım, azıcık ciddi şeylerden bahsedelim ama değil mi? 



Kasım ayı geldi dememin sebebi İstanbul'da yaşayanların en az bir kez katıldığı ve Asya'dan Avrupa'ya koşarak geçtiğiniz Avrasya Maratonuna sahiplik yapması... Ben de bir kez katıldım, maalesef astım olduğum için koşamadım ama tempolu yürüyüp, köprünün üzerinde bir milyon fotoğraf çekip "Ölmeden önce yapılacak 100 şey" listesinden bir maddeye daha tik attım. 

Ama bu organizasyona sürekli katılan ve benim gibi boş boş koşmayan arkadaşlar var. Mutlaka görüp duymuşsunuzdur, attıkları her adımda çeşitli sosyal sorumluluk projeleri için destek veren ekipleri.

3 Kasım 2016 Perşembe

Martin Eden


Martin Eden’la ilk tanışıklığım lise birinci sınıfa dayanır. O zamanlar yaşım on beş, çılgınca dünya klasiklerini okuyorum. Suç ve Ceza, Anna Karenina, Budala, Vadideki Zambak falan Rus edebiyatıyla dolup taşıyorum, ismimi Tatya İvanovniç olarak değiştirecek kadar içime işlemiş karakterler. Önce Raskolnikov’la heyecanlanıyorum sonra da Goriot Baba’nın o pejmürdeliğine içim dağlanıyor.

Derken sıra Jack London’ın Martin Eden’ına geldi. Diğer bütün Rus edebiyatı eserleri gibi kalınlık konusunda maşallahı vardı, sıkılır mıyım diye ilk başlarda bi çekiniyorum ama yine de başlamışım bir kere, bitmesi lazım. Zaten hayatım boyunca yarım bıraktığım kitap sayısı iki elin parmaklarını geçmez de, o yaşlarda öyle bir okuma aşkı var ki içimde ergenliğe girmemişken Freud okumuşluğum var düşünün artık…

30 Ekim 2016 Pazar

Kış Gezisi - Nürnberg

Hava soğudu, çok soğudu. En azından İstanbul'da, poyraz da karayel de içimize işlemeye başladı. Bir de üstüne gecenin kör karanlığında evden çıkıp işe gitme serüveni başlayınca jetlag kafası yaşamaya başladık. Yalan mı? Saat 7'de uyanıyorsak sanki sahura kalkmışız gibi işe gidiyoruz ee zaten eve gelişimiz de güneş battıktan sonra. Gün yüzü görmüyoruz artık aa dostlar!

Neyse ben yine bunu anlatmayacaktım ama aklımdan geçenler dilime vurduğundan gevezelik yapıyorum. Ne diyordum kış kapıya dayanınca hemen kış gezmesi moduna giriyorsun, kalın kalın kabanlarla kat kat çoraplarla süsünün püsünün belli olmadığı fotoğraflara razı olmak zorunda kalıyorsun.

Şu günlerde öyle hissederken, tam bir yıl önce gidip de nedense yazısını yazmadığım Nürnberg'i anlatayım dedim. Hazır Christmas yaklaşıyor, belki gitmek isteyeniniz olur diye yine vatana ve millete hayırlı bir yazının altına imzamı atmaya karar verdim. 


24 Ekim 2016 Pazartesi

Sevgi Neydi? Sevgi Emekti...


Sevgilim yurt dışında yaşamaya başlayalı bir yıl oluyor. Bu arada konuya başlamadan başkalarına ondan bahsederken sevgilim demek buldumcuk gibi hissettirdiğinden ben bundan sonra kendisine Muro diyeceğim, şimdiden anlaşalım. Evet çok Puccavari bir yaklaşım oldu ama napıyım ismini de ifşa etmek istemiyorum burada. Neyse ne diyordum, Muro gideli bir yıl oldu. Bir yıldır edindiğim tecrübeyle şu an artık “Uzak mesafe ilişkisi yürütebilmenin 100 yolu" adlı kitabı rahatlıkla çıkarabilirim.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Kış çetindi, Deli Raşit korkutucu...


90’larda çocukluğunu geçirmiş bir insan olarak şimdilerin iPad’lerle büyüyen nesline göre o zamanlar hayat bize çok zormuş azizim. 90’ların başında uzaktan kumanda olarak kullanılırken, 90’ların sonunda takoz da olsa cep telefonuna sahip olan nesildik biz, nasıl zorlanmayalım? Sen kalk yerden bulduğun jetonla kulübenin birinden 166 Masal Müzik’i ara masal dinle, sonra bir bakmışsın kısa mesaj atıyorsun elindeki aletle. Darwin yaşasaydı Evrim Teorisini ve adaptasyonu bizler üzerinde inceleyebilirdi yani. İşte bizler böyle uyum zorlukları yaşarken İç Anadolu’nun çetin hava koşullarına ayak uydurmak zorundaydık bir de, hiç başka derdimiz(!) yokmuş gibi…

Coğrafya derslerinden belki hepimizin ezbere hatırladığı yegâne şeydir Türkiye’nin iklimi. Akdeniz Bölgesi, Ege Bölgesi ve hatta çoğu zaman Marmara Bölgesi’nin yazları sıcak ve nemli geçer; kışları ılık ve yağışlı. Yurdumuzun kalan iç ve doğu bölgeleri ise yazları sıcak ve kurak bir hava ile uğraşırken, kışları soğuk ve yağışlı iklim ile mücadele eder. Tabii bizler, coğrafya kitabı yazarlarının gözümüzü korkutmamak için “soğuk ve yağışlı” şeklinde yumuşatılmış bir terim kullandığı gerçeğiyle gelen kış mevsimi ile anlardık. Sınıflarımızın arkasında panoda asılı olan mevsimler şeridi İç Anadolu için yalandan ibaretti mesela; çünkü yaz mevsimi haziranda başlar ağustosta biterken, kalan dokuz ay kış mevsimi yaşanırdı. Adında ‘bahar’ içeren diğer iki mevsimi 21 yaşımda İstanbul’a yerleştiğimde keşfetmiştim.

Okulların kapanmasıyla kendini sokaklara atan İç Anadolu çocuğu kuru sıcakta, nemli sıcak ikliminde yaşayan yaşıtlarına göre biraz daha avantajlıydı. Zira sabahtan akşama kadar sokakta oynasa bile nem olmadığı için çok terlemez, annesine her gün banyo işi çıkarmazdı. (Gerçi o zamanlar her gün banyo yapmak diye bir şey mi vardı ki!) İstop, yakar top, taso, yakalambaç, saklambaç, yumurta, dokuztaş, yerden yüksek oynayarak geçen yaz mevsimi eylül ayının gelmesiyle yerini serin havaya bırakır, zaten sonra okullar açılır, sokaklar birden ıssızlaşırdı. O zamanlar birçok okulda sabahçı ve öğleci (uzun yıllar kelimenin doğrusunun ‘öğlenci’ olduğunu sanmıştım) kavramı vardı. Sabahçı mı öğleci mi olduğun okulun açılmasına bir hafta kala o yıl okutulacak kitapların listesini almak için gittiğinde(Evet, o zaman kitapları veliler alıyordu, devletin kitapları bedavaya verdiği döneme yetişemedik biz!) okul bahçesinde gördüğün müdür yardımcısından öğrenilirdi. Eğer sabahçıysan sevinilir, mahalleye dönüldüğünde arkadaşlardan kendin gibi sabahçı olanlar bulunur ve öğleci arkadaşları dışlayıcı oyun planları yapılmaya başlanırdı. Her ne kadar sabah kargalar mamasını yemeden kalkıp gitmek zorunda kalsan da okula, bütün öğleden sonra sana aitti, ödevler akşama kalabilirdi, sen de özgürce sokakta oynayabilirdin.

Sabahçı olmanın en büyük talihsizliği kış mevsiminde ortaya çıkardı. Zira İç Anadolu’da kış mevsiminde bazen neredeyse geceden sabaha kadar kar yağar, şanslıysanız okul tatil olurdu. Valilik karın okulları tatil edecek kadar yağmadığına kanaat getirirse de o kar kışın içinde okula gitmek zorunda kalırdınız. Gerçi bazı günler okulun tatil olduğunu öğreneceğimiz şimdiki gibi anlık haber veren mecralar olmadığından olsa gerek, okula gidilir, tatil olduğunu öğrenilir ve tüm o yol geri tepilirdi.

Bizim evimiz okulumun bulunduğu mahallede değildi. Aslında birinci sınıfa kayıt yaptırıldığı sırada oturduğumuz mahalleye en yakın okul seçilmiş; ancak okulların açılmasından bir ay sonra o evden hazin bir şekilde taşınmış, yan mahalleye geçmiştik. Beni yeni mahallemizin okuluna göre çok daha iyi kadrosu olan okulumdan ve yeni edindiğim sınıf arkadaşlarımdan ayırmak istemeyen annemlerse, kaydımı aldırmamıştı. Bu demekti ki, eskiden yürüyerek on dakika süren okul yolum artık yarım saate çıkmıştı, ihtiyatlı davranmak adına kırk beş dakika önce evden çıkıyordum, bunun için de neredeyse diğer arkadaşlarıma göre bir buçuk saat erken kalkmak zorunda kalıyordum. Servisiniz yok muydu diye soranlarınız olabilir; onlara şöyle bıyık altından gülüyorum. Zira bizim okulda tek bir servis vardı, o da en yakın köydeki öğrencileri taşıyordu. Kalanlardan durumu iyi olan tek tük çocuğu babası arabayla bırakır, birkaçını babaları bisikletle getirir, birçoğu da benim gibi ‘tabanvaya kuvvet’ seyahat ederdi.

Ankara, Eskişehir, Kayseri gibi kışı çetin geçen yerlerde yukarıda anlattığım yolculuğun o yaşlardaki çocuklar için ne kadar meşakkatli olduğunu siz düşünün. Vücut ısınla yatağındaki bir metrekare alanı ısıtmış ve cenin pozisyonunda uyurken annenin seslenmesiyle uyanır, çivi gibi suyla yüzünü yıkar, bir iki dilim ekmek yer, Eskimo gibi giyinir ve yola çıkardın. Yine gece kar tipi şeklinde yağmış, ara sokaklar kapanmıştır; kırışıksız bir çarşaf gibi duran kar birikintilerine ilk adımları sen atardın.

İşte ben de ilkokulda beş yıl boyunca sabahçı olmuş bir çocuk olarak yarım saatlik o yolu bütün kış boyunca kat etmek zorunda kalırdım, hem de tek başıma. Sevgili kardeşim o yıllarda yeni doğmuştu, annem onu evde tek başına bırakamadığından bana kendimden büyük çantayı ‘gocuğumun’ üzerine sırtlanıp yola koyulmak düşerdi. Ayaz içime işler, bacaklarımı battığı kar birikintisinden çıkarmaya uğraşırken kahvaltıda yediğim iki dilim çokomelli ekmekten aldığım kaloriyi de eritirdim. Dedim ya, benim okul uzak mahalledeydi; oturduğumuz mahalledeki okula giden çocuklarla yolarımız tam tersi yönde idi. Beni onların okulundan zıt bir yönde yürürken görünce bir umut “Okullar tatil mi?” diye sorarlar, bense atkımı ağzımdan indirir, “Hayır, ben Ziya Gökalp’e gidiyorum.” derdim. O an onların yüzünde gördüğüm okulların tatil olmadığı gerçeğinin yarattığı hayal kırıklığı ifadesini ben içten içe “Ziya Gökalp daha iyi okul olduğu için beni kıskanıyorlar, hıhh!!” şeklinde yorumlar, Nasuh Mahruki gururuyla karlı yollar üzerindeki yolculuğuma devam ederdim.

Okula gitmeye çabaladığım bu çetin kış günlerinden birinde, her zaman geçtiğim bir sokakta bulunan kaldırımlardan birinde bembeyaz karların üzerinde simsiyah bir şey fark ettim. Yaklaştıkça karlar üzerinde uyuyan bir insan olduğunu anladığım karaltının, iyice yanına geldiğimde Deli Raşit olduğunu anladım. Deli Raşit –lakabından da anlaşıldığı gibi- bizim mahallenin delisiydi. Karısı kardeşiyle kaçtıktan sonra delirdiği, birlikte yaşadığı annesini öldürdüğü, akli dengesi yerinde olmadığı için de akıl hastanesine kaldırıldığı, oradan da kaçıp tekrar memleketine -yani bizim mahalleye- döndüğü iddia edilirdi. Oturduğu bir evi vardı, zaman zaman elinde sigarayla uyuduğu için yanan. Siyah birbirine karışmış kirli saçları ve hayli uzun sakalları vardı. Kimbilir hangi mahallelinin verdiği siyah bir palto giyerdi kışları. Bu yüzden anne babalarımız ondan Deli Raşit diye bahsederken, biz çocuklar ona ‘Paltolu Adam’ adını takmıştık. İşte zaman zaman uzaktan gördüğümüz, gördüğümüz zaman da kaçışarak saklandığımız Paltolu Adam on metre önümde karların üzerinde uyuyordu. O olduğunu anladıktan sonra saniyesinde kafamda yazıp oynadığım senaryodan olsa gerek kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. “Ya uyanırsa? Uyanınca beni kaçırıp öldürürse? Sokakta da kimse yok, annemler ölümü hiç bulamazsa? Ya bedenimi parçalara ayırıp çöpe atarsa? Bu arada saat kaç oldu? Geri dönüp alt sokaktan yürüsem kesin Andımız’a geç kalcam, öğretmen de beni haşlıcak. Çare yok, yanından geçmem lazım.” şeklinde bir hesaplaşma sonrası aldığım kararı uygulamaya başladım. Sessizce yanından süzülürken ayaz sonucu donan kanım pompalanan adrenalin sonucu gürül gürül damarlarımda akmakta, kalbimse kulaklarımda atmaktaydı. Ah bir de kara batıp çıkan ayaklarımın çıkardı o ses de olmasaydı? Sanırım çok yorgundu Deli Raşit ya da beni öldürmeye henüz hazır değildi, bilemiyorum, ama ben onu uyandırmadan geçip gittim. Köşeyi dönerken kısa bir bakış attığımda hala uyuyordu.

O gün önce okulda sonra da evde hikâyemi herkese anlattım. Okulda Paltolu Adam’ın yanından korkusuzca geçtiğim için bir süre kahraman gibi saltanat sürdüm. Evdeyse telaşlanan annem, kardeşimi ananeme bırakıp bir iki hafta beni okula götürdü, sonraysa yine tek başıma gidip gelmeye başladım. Bu olayı çocuk aklım hemen unuttu; kış benim için yine kartopu, kar tatili, kardan adama eş hale geldi kısa sürede. Üniversiteyi bitirene kadar da her kış karla mücadele ettim, çocukluğumdaki gibi maceralı olmasa da. Ne de olsa İç Anadolu çocuğuyduk, kışlarımız ‘soğuk ve yağışlı’ geçer diye baştan söylemişlerdi.


Büyüdükten sonra bir gün öğrendim ki, Deli Raşit yakalanıp tekrar kaldırıldığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinden kaçmış, kaçarken kendisine çarpan bir araç yüzünden ölmüştü. Şok olmuştum, Paltolu Adam’ımız, o korkup kaçacak delik aradığımız, biraz uzaklaştıktan sonra da “Deli Raşiiit Deli Raşiiiit” diye arkasından bağırdığımız o adam ölmüştü. Zaten o öldükten sonra artık kışları o kadar da çetin geçmedi. Uzmanlar buna ‘Küresel Isınma’ dedi, ama ben biliyorum ki Deli Raşit öldüğünde yanında İç Anadolu’nun ayazını, üzerinde uyuduğu kardan döşeğini ve çetin kışını da alıp götürmüştü… 


Hamide T.
hayatadokunansatirlar.com

14 Ekim 2016 Cuma

Yazı Dizi'si #33 - NARCOS

Eminim duymayanınız kalmamıştır, son zamanların en çarpıcı ve damaklarda Breaking Bad tadı bırakan dizisi Narcos. 80li yıllara damgasını vuran, Kolombiya’ya ateşler salan, Amerika halkını kokaine alıştıran uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ın hayatını anlatan, şu an iki sezonu yayınlanmış, iki sezon için daha anlaşma yapılmış Netflix dizisi.

Son bir aydır yemeden içmeden kendimi Escobar’ın hayatına vermiş durumdayım. Game of Thrones’un yokluğu, Dexter ve Breaking Bad’in sonsuzluğa gömülmesinin ardından en az onlar kadar vuran bir hikayeyle karşılaşmak sanırım beni hipnotize etti. Tamam dizinin Kolombiya’da geçmesi ve dilinin İspanyolca olması da biraz etki bıraktı üstümde kabul ediyorum ama yine de aptal aşiret dizileri, salak aşk hikayelerinden kusma noktasına geldiğimiz şu günlerde inanın size de ilaç gibi gelecektir, uyuşturucu gibi de gelebilir söz vermiyim :p

Kendisiyle henüz tanışmamış olanlar için müsaadenizle Pablo Escobar’ı anlatmak isterim. Kendisi 1949 yılında Kolombiya’da dünyaya gelmiş, çiftçi ailesinin yedi çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiş. Önceleri ufak ufak hırsızlık yaparak giriş yaptığı suç dünyasına karaborsa mal satarak devam etmiş. Sonra bakmış, bu böyle olmayacak 70’li yılların başında uyuşturucu üretmeye ve kaçakçılığını yapmaya başlamış. Amerika’ya ilk kokaini Escobar satmış mesela, bunun için üretim tesisleri, nakliye yöntemleri kurmuş. Ordunun, devletin, bir sürü otoriteden biri sürü kilit adamı satın almış. 80’li yıllara gelindiğinde ise artık Kolombiya’nın ve dünyanın en büyük uyuşturucu karteli olan Medellin kartelinin başına oturmuş.


Escobar, kuzeni birlikte yürüttüğü uyuşturucu işinden o kadar büyük paralar kazanmış ki, Kolombiya’daki fakir ailelere yardım etmiş, onlara evler yapmış, yaşadıkları semtlere belediyecilik hizmetlerinin tümünü götürmüş. Böylece fakir halkın gönlünü kazanan Escobar (bu olaya aşinayız değil mi?) gaza gelip Mecliste parlemento üyesi olmak için Kolombiya Liberal Partisinden adaylığını koymuş. Böyle de bir pişkin yani kendileri. Ama aynı zamanlarda Amerika ve Kolombiya arasında imzalanan suçlu iadesi anlaşması işine gelmediği için bu kararı kalkmasını istemiş ve Kolombiya Yüksek Mahkemesine saldırarak bir sürü yargıç, avukat ve sivili öldürmüş ve kendisiyle ilgili mahkeme arşivlerinde tutulan tüm suç dosyalarını yakarak imha etmiştir. Kendisiyle ilgili tanıklık yapacak bir muhbiri taşıyan uçağa muhbirin konuşmasını engellemek için bomba yerleştirmiş ve havadayken uçağı patlatmış. Yüzden fazla sivilin ölümüne sebep olduktan sonra sivil halkın desteğini yitiren Escobar, Kolombi’ya hükümetiyle kendisinin ve kartelinin kapatılacak El Katedral diye bir cezaevi inşa edilmesi ve askerle polisin bu cezaevine müdahale etmemesi üzerine anlaşarak cezaevine girmiş. Ama orada da rahat duramayan ve birçok insanın ölümüne sebep olmaya devam eden Pablo’nun kaçak hayatı başlamış.


Daha da uzun anlatıp her şeyi söylemeyeyim ama şu kadarı bile bir suç makinesinin, bir uyuşturucu baronunun önü alınamaz yükselişini görmenize yeter durumda. Olaylar birebir gerçeklerden yola çıkarak yapıldığı için sıkılacağınızı düşünmüyorum. Ben kefilim. Zaten arada gerçek görüntüleri de göstererek dizinin biyografi özelliğini güçlendiriyor, sizi daha sonra olacaklar için heyecanlandırıyor.



Bir de Escobar’ı canlandıran Wagner Moura’ya değinmeden geçemeyeceğim. Adam bu kadar mı Escobar olur. Helal olsun. Tabii diğer bütün oyunculara. Vee Game of Thrones’un Oberyn Martell’i Narcos’un DEA ajanı Pena kalp ben <3

10 Ekim 2016 Pazartesi

İki Kız, Dört fotoğraf makinesi, Bir şehir - Prag

Arkadaşlarım tarafından “Leyleği havada gören kişi” olarak adlandırıldığım 2016 yılının son gezilerinden birini Prag’a yaptım geçenlerde. İki kız, dört fotoğraf makinesi ve bir şehir şeklinde özetleyebileceğim bu seyahatte yine çok eğlendim, tabii ki binlerce fotoğraf çektim ve geri dönmeyi hiç mi hiç istemedim :(


Prag’a 12:45 uçağı ile gittik, Prag Vaclav Havel havaalanına yerel saatle 14 civarı vardık. Ama pasaport kontrolünde abartmıyorum gerçekten 1,5 saat bekledik, ruhumuzu teslim ediyorduk neredeyse. Günümüzün yarısını havaalanında yedikten sonra çıktık, şehir merkezine nasıl gideriz diye bakınmaya başladık. Sanırım şu ana kadar havaalanından şehir merkezine gitmenin en meşakkatli olduğu yer Prag. Zira önce 32 koruna’ya (Çek cumhuriyetinin anlamsız para birimi) otobüs bileti alıp havaalanından Zlicin metro istasyonuna götüren 100 ya da 119 nolu otobüslere biniyorsunuz. Sonrasında Zlicin metro istasyonunun son durağı olduğu sarı B metro hattına binerek merkezdeki bir istasyona varıyorsunuz. Merkez derken Prag’ın olayı Old Town ya da Stare Mesto olarak adlandırılan Eski Şehir’den bahsediyorum. Eğer siz de bizim gibi (ki turistik amaçla gidiyorsanız kesinlikle Stare Mesto yakınlarında kalmalısınız) Old Town yakınlarında kalıyorsanız Staretestko Mesto ya da Mustek istasyonlarında inebilirsiniz. Metrolarda bilet kontrolü yapan görevliler bulunuyor ve eğer turistseniz (valizlerinizden ya da elinizdeki haritaya alık alık bakmanızdan çok rahat anlıyorlar) sizi durdurup bilet soruyorlar. Biz iki kez metro kullandık, iki istasyonda da durdurulduk. O yüzden bilet almazlık etmeyin, ceza ödersiniz yoksa.

Biz booking.com’dan bulduğumuz Apartments Pushkin’de konakladık, seyahati geç bir vakitte planladığımız için normale göre biraz pahalı ödediğimizi düşünsek de Prag’da konaklama diğer Avrupa kentlerine göre çok pahalı. Bizim kaldığımız otel Astronomik Saat Kulesinin hemen yanında Karlovy caddesinin köşesinde çok merkezi bir yerdeydi ve stüdyo daire tarzındaydı, yani kendi mutfağı salonu vs vardı. Geceliği kişibaşı 35 €’ya geldi ki Prag için gayet uyguna kapattık :)


Prag’da para bozdurmak gerçekten uyanık olmanız gereken bir iş. Her köşede exchange var, ama komisyon almayanı yok gibi bir şey. Biz ilk gün 20 € bozdurduk, 4 € komisyon aldılar fırsatçılar. O yüzden bir daha da para bozdurmadık, hep kartla harcadık. Korunamız olmadığı için mağdur olduğumuz tek bir mekan vardı, oranın da Allah cezasını versin!!

Gelelim Prag’da nereleri gezelim görelim kısmına. Prag, şu bir avuç Avrupa kenti görmüşlüğümden yola çıkarak söylüyorum ki en Ortaçağ kokan en otantik en korunmuş kent (Evet hala Viyana’ya gitmedim, çok belli oluyor dimi :)). Klişeler klişesi bir cümle kuracağım ama cidden sokaklarında gezerken kendinizi Ortaçağ’da gibi hissediyorsunuz. O yüzden kapalı mekan gezmek yerine sokaklarda kaybolmak istiyorsunuz, müze falan gezmeseniz de olur bence yani (İmza: Müzede geçirilen zamanın ve verilen paranın ziyan olduğunu düşünen kara cahil sanat yoksunu insan :))



Astronomik Saat Kulesini yüzlerce metre öteden fark edersiniz zaten, hayır kulesinin uzaktan görünür olmasından değil, çevresinde toplaşan ve saat başlarında saatin yaptığı atraksiyonu görmek isteyen milyarlarca insan yüzünden… Şahsen ben o kadar insanı görünce saat başlarında “big bang”i yeniden yaşatıyorlar zannetmiştim ama bildiğimiz guguklu saatin devasası (imza: Evet yine ben, kara cahil :)) Ama görün tabi, bi video neyin çekin anı olsun.


Astronomik saat kulesinin çevresi tam bir Avrupa kent meydanı havasında. Sudan baloncuk yapan amcalar, heykel taklidi yapan abiler, sokak müzisyenleri falan derken dalıp saatlerinizi harcayabilirsiniz, hele de şansınıza hava güzelse. Biz normalde dünyanın iki bahtsız insanı olsak da herhalde iki eksi yan yana gelince artı yapmış olmalı ki Prag’da kaldığımız süre boyunca etek, şort falan giyip gezdik (Ekim ayında evet!!)





Prag da ortasından nehir geçen ve bu nehir sayesinde şehre huzurun geldiğine inandığım bir kent. Zira Floransa, Pisa, Frankfurt ve Amsterdam için de aynı düşüncelere sahibim. Su hayattır. Şehri ikiye bölen nehir de Prag’a gerçekten bambaşka bir boyut kazandırmış bence. Bir kere nehir olunca köprü oluyor, köprü demek de güzel instagram fotoğrafı demek (İmza: Ehehe yine ben :))

Prag’da nehrin iki yakasını birbirine bağlayan bir sürü köprü var ama bunlardan en ünlüsü ve 7/24 üzerinde milyarlarca insanın bulunduğu Charles Köprüsü. Aramak için çok uğraşmanıza gerek yok. Prag’da kalabalığı takip ettiğiniz sürece ya Astronomik saat kulesine ya da Charles Köprüsüne varırsınız :) Köprünün üzerinde bir sürü heykel var, ama insan kalabalığından dolayı pek de bir şey anlamayabilirsiniz köprü üzerindeyken. O yüzden size tavsiyem Charles Köprüsünden bir önceki ya da bir sonraki köprüye gidip Charles’ı oradan izlemek ve fotoğraflamak :) (Hadi kaptınız yine +10 like’ı :))







Bir de kale bölgesi var ki Avrupa’da gördüğüm en görkemli katedrallerden biri olan St. Vitus Katedraline ev sahipliği yapıyor. Yürüyerek yarım saatte ulaşacağınız bu bölgede kale içini, katedrali ve yüksek bir noktadan Prag manzarasını görebilirsiniz.






Prag Franz Kafka’nın memleketi, bir zamanlar yaşadığı yeri de tabii ki fırsatçı Avrupa zihniyeti müzeye çevirmiş. Müzeyi girip gezmedik (Tabii ki !!) ama bahçesine girin ve “Peeing men” (İşeyen adamlar) heykelini görün mutlaka. Bence müzeden daha eğlencelilerdi :)



Gitmeden önce ballandıra ballandıra anlatılan, gittiğimde de “bu muymuş” dediğim diğer bir yer de Dancing House. Şu an ofis olarak kullanılan bu binanın tek özelliği dışarıdan dans eden bir çifti andırıyor olması (ki bana ne dansı ne de bir çifti çağrıştırdı) Charles Köprüsünden sonraki üçüncü köprünün ayağında, yürüyerek ya da tramvayla gidebilirsiniz. Gitmişken görmeden dönmeyin artık, napalım…


Biz iki günlük gezimizde müze, kilise gezmek yerine Prag’ın sokaklarında kaybola kaybola günde yaklaşık 20 km yürümek suretiyle şehri yaşayarak gezdik. Diğer bloglarda İşkence Müzesi, Seks Makineleri Müzesi, Oyuncak Müzesi, Balmumu Müzesi gibi müzelerin olduğunu gördük ama gitmedik ne yalan söyleyelim gitmeyi de tercih etmedik.

Prag’da kahvaltı diye bir kültür yok diyebilirim. Zira biz iki sabah da yiyecek bir şeyler ararken helak olduk, imdadımıza Starbucks ve sandviçleri yetişti. Peki insanlar ne yiyor derseniz delirmişçesine Trdelnik denen yerel bir tatlıyı tüketiyorlar sabahları. Kafayı yemişler evet. Öğlenleri yemek yemedik, gördüğümüz marketlerden bir şeyler alıp onları atıştırdık (Fakirliq J) Akşam yemeklerinde ise bir akşam Charles Köprüsünü kesen caddenin sol paralelindeki caddede olan Di Finestra’da ve bir akşam da saat kulesinin dibindeki El Minuto’da yedik. Fena değildi, tavsiye ederiz.





Ve gelelim Prag’da gece hayatına. Mutlaka okumuşsunuzdur Prag’da gece hayatı baya bi hareketli. Anlatıla anlatıla bitirilemeyen beş katlı gece kulübü Karlovy Lazne’den başlayalım. Her katında farklı tarzların çaldığı, ergenus ya da kart çapkın dolu olan bu mekana aman diyim gitmeyin (yani yaşınız bizim gibi 30a dayandıysa :)) Girişi kişibaşı 200 koruna olan bu mekanın içinde ne kredi kartı ne Euro geçiyor. Kimse de bununla ilgili uyarmıyor girişte. Saf saf 9’ardan 18 € verip giriyorsunuz (ki zaten orada bir kazıklıyorlar zira 400 koruna baya bi <<<<<< 18 €’dan) sonra da içeride eğer yanınızda çek kronu yoksa mal gibi kalıyorsunuz. Giriş paranızı alıp çıkmak istediğinizde de bir ton kavga etmek durumunda kalıyorsunuz elin ecnebileriyle.

Biz Karlovy Lazne’de güvenlik görevlileriyle ve girişteki adamla muhteşem İngilizcemizle tartışıp giriş paramızı söke söke geri aldıktan sonra efendi gibi gittik Hard Rock Cafeye, bir güzel de eğlendik. Bir de Roxy diye bir kulüp varmış da biraz uzakçana, oraya da gidebilirsiniz.

İki gün iki gecede Prag’ı güzel güzel gezip dolaştık. Hem eğlendik, hem öğrendik, oldukça güzel zaman geçirdik. Darısı diğer seyahatlerimin başına. Amiiin :)