2 Ağustos 2016 Salı

Aşkın Elli Tonu


Beni tanıyanlar bilirler, popülariteye karşı aşırı bi önyargım vardır. İnsanların ayıla bayıla izlediği dizileri izlemem (Bkz: Leyla ile Mecnun, İşler Güçler), yine vizyona girdiği gün kendini sinemalara atan, sosyal medyadan “Allahım başyapıttı, çok ağladık” gibi yorumlarla kusturan filmleri de izlemem (Bkz: Babam ve Oğlum) ya da ne bileyim bazı yazarlarının kitaplarını ya hiç okumam ya da elim gitmeye gitmeye okurum (Bkz: Orhan Pamuk, Elif Şafak).

Eminim sizin de vardır böyle takıntılarınız ya da alışkanlıklarınız. Diyeceksiniz ki Leyla ile Mecnun çok iyi dizidir çok şey kaçırıyorsun, öyle olabilir, itirazım yok ama artık etrafımdaki herkesten bunu duyunca inanılmaz bir soğuma geliyor bana. Elif Şafak’ın Aşk kitabını çıktıktan üç yıl sonra okumuştum sırf bu yüzden ve itiraf ediyorum hayatım boyunca Orhan Pamuk okumadım. Yok elim gitmiyor onun kitaplarına. Babam ve Oğlum filmi mesela, “ay bak izle ağlamaktan ölürsün” diyenleri duydukça soğudum filmden, nitekim geldiğim noktada televizyonda yayınlandığını gördüğümde bile izlemiyorum. İzlemem de.

Neyse şimdi diyeceksiniz ki yine neden anlatıyorsun bunları. İnanın bağladığım yeri okuyunca siz de yuh artık diyeceksiniz. Şimdi efendim bundan üç dört yıl önce hatırlarsanız “Grinin Elli Tonu” dalgası çıkmıştı (dalgası deyince yanlış anlamayın hemen J) herkes delice tapılası Christian Grey’in sadist seks hayatını okuyor, konuşuyordu. Eminim sizler de o dalgaya kapılmıştınız. Kapılmayan tek dişi bendim o dönem sanırım. D&R vitrinlerinde onun, bunun, şunun elli tonu kitaplarını görünce arkama bakmadan kaçıyordum. Nitekim para verip de alıp o kitapları okumadım. Hatta aramızda kalsın acaba az para vermek adına korsanlarını mı alıp okusam diye düşünmedim değil. Sonra filmi çıktı, bari dedim filmini izleyeyim. Onu da sinemada izlemedim ha, beklerim torrente düşmesini, indirdim izledim (Ay iki cümle ardarda korsan aktivitelerimden bahsedince başıma bişe gelmesin) Yine izlemezdim belki ama Grey’i oynayan Jamie Dornan için evi arabayı satıp kocayı boşayabileceğim için onun hatırına izledim evet. Ehh işte, erotik bi filmdi işte, abartmaya gerek yoktu.  Ve konu kapandı gitti…

Ta ki yakınlarımdan biri yaz tatilinde Grey’in dünyasını keşfedip kitapları bir solukta okuyup bana ballandıra ballandıra anlatana dek. Yani gözlerindeki o ışığı bi Grey’i anlatırken bir de çocuklarını anlatırken gördüğüm için dedim getir ya okuyayım. (Hem böylece para da vermezdim bir taşla iki kuş J) Grinin Elli Tonu’yla başladım, ki filmi izlediğim için hikayeyi biliyordum, pek bir sürpriz yaşamadım. Sonra ikinci kitaba geçtim Karanlığın Elli Tonu’na. Şaka maka ben de baya hevesli bir şekilde okuyordum, on günde ikinci kitap da bitecekti ve evet sevmiştim (ilginçtir, ikilinin harika seks hayatı değildi beni cezbeden, düşündüğünüzün aksine). Benim asıl vurulduğum nokta Christian’la Ana’nın birbirine olan aşkıydı. Yani birbirlerine o kadar aşıklar ki ve okurken kalbinizde bunu o kadar net hissediyorsunuz ki bence literatüre Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Romeo ve Juliet gibi bu ikilinin de aşkı geçmeli, çok ciddiyim.

Bu sabah ikinci kitabı da bitirdim. - Spoiler olacak lütfen okumamış olanlar bu paragrafı atlasın – Evlenme teklifi sahnesiyle Christian yine beni benden aldı. Dün akşam serviste giderken helikopteri kaybolan Christian ve onun geri gelmesini çaresizce bekleyen Ana’nın ruh halini okuduktan sonra bu sabah da evlenme teklifi sahnesiyle ikinci kitabı bitirince yüreğime taş oturdu resmen.

Bu kadar çok sevmek ve karşılığında bu kadar çok sevilmek mümkün mü sürekli bunu düşünür durumdayım. Zira bana gerçekten sadece kitaplarda ya da filmlerde olan bir olay gibi geliyor bu eşitlik. Gerçek hayatta kimse sevildiği kadar sevmiyor ya da sevdiği kadar sevilmiyor. Terazi hiçbir zaman eşitlenmiyor bence, hep bir taraf daha ağır basıyor. Ve maalesef daha çok seven taraf bu dengesizliği görmezden gelmeye çalışarak geçiriyor hayatını. Daha çok önemsediği için daha çok kırılıyor, daha çok şey beklediği için yine daha çok hayal kırıklığı yaşıyor. Aradan yıllar geçiyor ama bu dengesizlik değişmiyor.


Neden böyle? Neden eşit olamıyor tüm denklemler? Neden hep bir taraf “daha”sını verirken diğer taraf  “az”la yetinmeye çalışıyor? Kimse ‘bizde hepsi eşit’ diye karşı çıkmasın lütfen, itiraf edin ki bu böyle. Hiçbirimiz Christian ve Ana gibi birbirimizi eşit derecede sevmiyoruz.

Dün ekşisözlükte ‘Yeni Aşık Olmuş Kişilere Tavsiyeler’ başlığında bence çok doğru bir tespitle karşılaştım: Aşık olduğun kişinin 95% ihtimalle sana aynı derecede aşık olmadığını bil.

Evet, sanırım bu kabulle başlamalıyız bir ilişkiye. Çünkü ileride bu gerçekle yüzleşip çok severken az sevilmenin yarattığı huzursuzlukla ya da  az severken çok sevilmenin yarattığı yükle baş etmek yerine en başında buna göre yola çıkmalıyız heralde.

 


Ben bugün üçüncü kitabı okumaya başlayacağım, Ana’yı delice kıskanarak sanırım bu sefer evliliklerine şahit olacağım. Ay resmen bunalım… 

Hadi kaçtım bebek :)

3 yorum:

"In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on"
Robert Frost