5 Ağustos 2016 Cuma

Dişte Kalan Maydanoz


Yıllar önce nerede okudum hatırlamıyorum ama şöyle bir tespite denk gelmiştim: Gerçek arkadaş dişinde kalan maydanozu fark ettiği anda söyleyen kişidir. Bunu söylemeyip sizin o şekilde devam etmenize göz yuman kişi ‘gerçek’ arkadaşınız değildir.

Ben bu laftan çok etkilenmiştim. Zira benim en büyük korkularımdan biridir dişimde bir şey varken konuşmak, gülmek ki zaten konuşmadığım, gülmediğim, ağzımın açık olmadığı pek bir zaman yokken dişimdeki kocaman maydanozla ya da araya sıkışmış sinsi susamla saf saf dolanmak istemem. Kendi kendimeyken cep telefonu ekranımdan bin kez kontrol ederim ama arkadaşlarımlayken bir zahmet söyleyiversinler di mi?

Yine lüzumsuz bilgiler ansiklopedisi gibi neden bunları anlatıyorsun diyebilirsiniz. Size bir soru sormak istiyorum: Hayatınızdaki kaç kişi (aileniz hariç) dişinizde kalan maydanozu fark eder etmez size söyler? Bu sayı ne kadar fazlaysa o kadar “sizi gerçekten seven” insan biriktirmişsiniz demektir bence.

Son bir yılda hayatımda gerçek arkadaşım dediğim insanlar bir bir gittiler hayatımdan. Önce ‘kardeşim’ dediğim bambaşka bir insana dönüştü, uzaklaştı ve koptu benden. Sonra diğer iki tanesi sessiz sedasız çekildiler hayatımdan. Neden diye çok sorguladım kendimi? Hatta bir değil iki değil üç olunca bende bir problem var diye düşünmeye başladım. Hiçbir zaman anlayıp dinlemeden ‘ben haklıyım, benim dediklerim/düşündüklerim doğru’ tarzında bir insan olmadım. Hatalı olduğumu düşünüyorsam zaten özür diledim, hatalı olmadığıma inanıyorsam da yine de ‘büyüklük bende kalsın’ diye ilk adımı ben attım. Çünkü benim hayatımda önemli bir yere sahipse bir kişi ve ona sevgim bitse bile saygımdan dolayı, bir zamanlar onunla yaşadığımız güzel anlar ve biriktirdiğimiz güzel anılardan dolayı kırgınlığımın nedenini söylerdim, öyle kabuğuma çekilip birilerinin bu kırgınlığımı keşfetmesini beklemezdim.

Son 3,5 yılda hayatımı baştan yazmaya başladım ben, yeni dostluklar edindim, eskileri tozlu raflara kaldırdım, bambaşka bir hayata yelken açtım. Dişimde kalan maydanozu dakikasında söyleyecek insanlar biriktirdim bu sürede. İnişler çıkışlar pek çok fırtınalı gün yaşadım belki ama yine de bu güzel insanlarla çok güzel anıları paylaştım. Son bir yılda ise özellikle psikolojik olarak çok yorulduğum bir dönem yaşıyorum, bilenler bilirler, bir kez daha anlatarak acitasyon yapmayacağım ama gerçekten kendi adıma zorlu bir süreçten geçiyorum, çok yoruluyorum, çok üzgün ve mutsuz günler geçiriyorum ve bu halimden kendim bile çok sıkıldığım için başka kimseye anlatmıyor, içime kapanıyorum. Uzun zamandır kimseyle dışarı çıkmıyorum, işyerindeki arkadaşlarım hariç kimseyle konuşmuyorum. Kursu bıraktım, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor, tek istediğim evime kapanıp film izlemek. Bazen ailemle konuşacak gücü bile bulamıyorum kendime. Evet depresyon geçiriyorum, bunun da farkındayım. Geçici bir süreç biliyorum, bunu da atlatacağım elbet ama ruhen taşıdığım yük ve yorgunluk çok fazla.


Bunca şey varken bu kadar detaylı olarak canımın sıkkın olduğunu, mutsuz olduğumu, her gece ağladığımı, düşünmekten uyuyamadığımı söylemiyorum, anlatmıyorum, yazmıyorum, hep gülerek fotoğraflar paylaşıyorum diye ‘vur patlasın çal oynasın’ yaşıyorum sanıyorlar. Ha ‘elalem’ denilen o güçlü topluluk varsın öyle sansın ama gerçek arkadaşım dediğin insanlar da öyle sanınca üzülüyorum. Halbuki beni tanımalısın, bu kız uzun zamandır sessiz, bu kız uzun zamandır durgun, normal değil diyebilmelisin di mi? Demiyorlar. Böyle denmediği gibi bir de ben aramadım sormadım diye benden uzaklaşıyorlar, kırılıyorlar, küsüyorlar.

Benim Gül diye bir arkadaşım var mesela, Ankara’da yaşıyor. Yedi yıl önce aynı işe başladığımızda iki ay kadar aynı odayı paylaşmıştık. Sonra işlerimize başladık, sonra o istifa etti, önce başka bir şehre gitti, sonra da memleketi Ankara’ya. Yedi yıllık arkadaşlığımız boyunca sanıyorum ki on kez yüzyüze görüşmemişizdir. Genelde telefon, whatsapp. Ha o da öyle her gün değil ha, bazen bakarım da en son yazışmamız üç dört ay önce. İkimiz de hayat koşturmasında yaşayıp gidiyoruz. Ama bir araya geldiğimizde ya da birbirimizi aradığımızda asla ama asla birbirimize sitem etmiyoruz. Aylar oldu sen beni aramadın, sormadın demiyoruz. Saatlerce durmadan arayı kapatmak için konuşuyoruz ve dinliyoruz birbirimizi. Yedi yılda çok az görüşsek de ikimiz de ihtiyacımız olduğunda diğerinin işini gücünü bırakıp yanına koşacağının farkında. Ve bunun için her gün birbirimize mesaj atmamız, ayda bir görüşmemize gerek yok.

Benim Duygu diye de bir arkadaşım var, o da senelerce Ankara’da yaşadı, şu an İstanbul’da Anadolu Yakasında yaşıyor, kocası Bursa’da yaşadığı için haftasonları Bursa’ya gidiyor. Hafta içinde de işten çıkıp orta noktada buluşmamız saat sekizi bulduğundan aynı şehirde yaşamamıza rağmen yılda iki kez görüşüyoruz ancak. Duygu’yu da altı senedir tanıyorum. Altı yıldır onu da on kez görmemiş olabilirim. Onun dışında da işyerinden mailleşiriz ayda bir, whatsapptan arada bir yoklama yaparız, önemli haberleri yazarız falan. Bu kadar. Ama ne o bana ne de ben ona hiçbir zaman sitem etmeyiz, kırılmayız, neden aramadı benim bunca sıkıntım arasında diye darılmayız. Ve biliriz ki derdimiz olsa iş,i gücü bırakıp koşar bir diğeri...

Benim Nazan diye bir dostum var, 2001 yılından beri hayatımda. En eski dostum. Hayatımın en önemli 15 yılının tanığı. Dört yıl aynı lisede yediğimiz içtiğimiz aynı gitmemiş bir şekilde geçirdikten sonra üniversitede yollarımız ayrıldı. Aynı üniversiteye gitmemize rağmen az görüştük ama hep birbirimizin hayatındaydık. Sonra ben İstanbul’a geldim, o da İskenderun’a gitti. Bambaşka şehirlerde bambaşka hayatlar yaşıyoruz. Onunla da her daim mesajlaşmıyorum, Eskişehirli olup İstanbul ve İskenderun’da yaşayan insanlar olup tatillerimizin denk gelmesi imkansıza yakın zaten. Kırkta yılda bir Nazan’ın eğitimi olacak da İstanbul’a gelecek ya da bayramda seyranda Eskişehir’de bir iki saat görüşeceğiz falan. İkimiz de zor günler geçirip bu yaşımıza geldik, hala da sıkıntılar yaşıyoruz ama kimse kimseye ‘sen beni arayıp sormuyorsun’ diye bozulmaz. Kırılırsak dostluğumuza güvenerek söyleriz, konuşur ve tatlıya bağlarız. Ama hiçbir zaman sessizliğe gömülüp diğer tarafın bunu keşfi için beklemeyiz.

Benim böyle birkaç arkadaşım daha var. Tek tek yazıp daha fazla sıkmayayım sizi. Bu kadar yazdım, sıkılmadıysanız, sabredip sonuna kadar okuduysanız zaten ana fikri az çok anlamışsınızdır. Hepimizin hayatında inişler ve çıkışlar olabiliyor, hepimizin bu dalgaları karşılama ve yönetme biçimi farklı farklı. Kimimiz dışa dönüyoruz, kimimiz içimize kapanıyoruz. Hayat bize simsiyah gelirken, en yakınlarımıza rengarenk geliyor bazen. Biz isyan ederken, en yakın arkadaşlarımız güle oynaya fotoğraflar paylaşıyor, tatil yapıyor belki de. Birileri bizi aramıyor diye, birileri bize mesaj atmadı diye o kişinin bizi artık “s*klemediği” düşüncesine kapılmamak gerek di mi? Atalarımız boşuna dememişler, ‘Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış’ diye. Birine kırgın olabiliriz, ihmal edildiğimizi düşünüyor olabiliriz, daha fazla aranmak istiyor olabiliriz; ama inanın hayat bunu karşımızdakinin kendi kendine keşfetmesini beklemek için çok kısa. Hele de ‘gerçek’ arkadaşım dediğiniz bir insansa, ona duyduğunuz saygıdan dolayı bari konuşun. İnsanoğlunun konuşabilme ve düşünebilme yetisi işte tam bu yüzden var; susup oturacaksak evrim diye bir şey olmasa da olurmuş di mi?


Yine neyle başladım, neyle bitiriyorum di mi? Çok doluydum, yazdım rahatladım. Kafanızı şişirdim, kusura bakmayın. Dişinizdeki susamı maydanozu görür görmez söyleyen insanlarla dolsun etrafınız... Hadi kaçtım bebek J

3 yorum:

"In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on"
Robert Frost