19 Ekim 2016 Çarşamba

Kış çetindi, Deli Raşit korkutucu...


90’larda çocukluğunu geçirmiş bir insan olarak şimdilerin iPad’lerle büyüyen nesline göre o zamanlar hayat bize çok zormuş azizim. 90’ların başında uzaktan kumanda olarak kullanılırken, 90’ların sonunda takoz da olsa cep telefonuna sahip olan nesildik biz, nasıl zorlanmayalım? Sen kalk yerden bulduğun jetonla kulübenin birinden 166 Masal Müzik’i ara masal dinle, sonra bir bakmışsın kısa mesaj atıyorsun elindeki aletle. Darwin yaşasaydı Evrim Teorisini ve adaptasyonu bizler üzerinde inceleyebilirdi yani. İşte bizler böyle uyum zorlukları yaşarken İç Anadolu’nun çetin hava koşullarına ayak uydurmak zorundaydık bir de, hiç başka derdimiz(!) yokmuş gibi…

Coğrafya derslerinden belki hepimizin ezbere hatırladığı yegâne şeydir Türkiye’nin iklimi. Akdeniz Bölgesi, Ege Bölgesi ve hatta çoğu zaman Marmara Bölgesi’nin yazları sıcak ve nemli geçer; kışları ılık ve yağışlı. Yurdumuzun kalan iç ve doğu bölgeleri ise yazları sıcak ve kurak bir hava ile uğraşırken, kışları soğuk ve yağışlı iklim ile mücadele eder. Tabii bizler, coğrafya kitabı yazarlarının gözümüzü korkutmamak için “soğuk ve yağışlı” şeklinde yumuşatılmış bir terim kullandığı gerçeğiyle gelen kış mevsimi ile anlardık. Sınıflarımızın arkasında panoda asılı olan mevsimler şeridi İç Anadolu için yalandan ibaretti mesela; çünkü yaz mevsimi haziranda başlar ağustosta biterken, kalan dokuz ay kış mevsimi yaşanırdı. Adında ‘bahar’ içeren diğer iki mevsimi 21 yaşımda İstanbul’a yerleştiğimde keşfetmiştim.

Okulların kapanmasıyla kendini sokaklara atan İç Anadolu çocuğu kuru sıcakta, nemli sıcak ikliminde yaşayan yaşıtlarına göre biraz daha avantajlıydı. Zira sabahtan akşama kadar sokakta oynasa bile nem olmadığı için çok terlemez, annesine her gün banyo işi çıkarmazdı. (Gerçi o zamanlar her gün banyo yapmak diye bir şey mi vardı ki!) İstop, yakar top, taso, yakalambaç, saklambaç, yumurta, dokuztaş, yerden yüksek oynayarak geçen yaz mevsimi eylül ayının gelmesiyle yerini serin havaya bırakır, zaten sonra okullar açılır, sokaklar birden ıssızlaşırdı. O zamanlar birçok okulda sabahçı ve öğleci (uzun yıllar kelimenin doğrusunun ‘öğlenci’ olduğunu sanmıştım) kavramı vardı. Sabahçı mı öğleci mi olduğun okulun açılmasına bir hafta kala o yıl okutulacak kitapların listesini almak için gittiğinde(Evet, o zaman kitapları veliler alıyordu, devletin kitapları bedavaya verdiği döneme yetişemedik biz!) okul bahçesinde gördüğün müdür yardımcısından öğrenilirdi. Eğer sabahçıysan sevinilir, mahalleye dönüldüğünde arkadaşlardan kendin gibi sabahçı olanlar bulunur ve öğleci arkadaşları dışlayıcı oyun planları yapılmaya başlanırdı. Her ne kadar sabah kargalar mamasını yemeden kalkıp gitmek zorunda kalsan da okula, bütün öğleden sonra sana aitti, ödevler akşama kalabilirdi, sen de özgürce sokakta oynayabilirdin.

Sabahçı olmanın en büyük talihsizliği kış mevsiminde ortaya çıkardı. Zira İç Anadolu’da kış mevsiminde bazen neredeyse geceden sabaha kadar kar yağar, şanslıysanız okul tatil olurdu. Valilik karın okulları tatil edecek kadar yağmadığına kanaat getirirse de o kar kışın içinde okula gitmek zorunda kalırdınız. Gerçi bazı günler okulun tatil olduğunu öğreneceğimiz şimdiki gibi anlık haber veren mecralar olmadığından olsa gerek, okula gidilir, tatil olduğunu öğrenilir ve tüm o yol geri tepilirdi.

Bizim evimiz okulumun bulunduğu mahallede değildi. Aslında birinci sınıfa kayıt yaptırıldığı sırada oturduğumuz mahalleye en yakın okul seçilmiş; ancak okulların açılmasından bir ay sonra o evden hazin bir şekilde taşınmış, yan mahalleye geçmiştik. Beni yeni mahallemizin okuluna göre çok daha iyi kadrosu olan okulumdan ve yeni edindiğim sınıf arkadaşlarımdan ayırmak istemeyen annemlerse, kaydımı aldırmamıştı. Bu demekti ki, eskiden yürüyerek on dakika süren okul yolum artık yarım saate çıkmıştı, ihtiyatlı davranmak adına kırk beş dakika önce evden çıkıyordum, bunun için de neredeyse diğer arkadaşlarıma göre bir buçuk saat erken kalkmak zorunda kalıyordum. Servisiniz yok muydu diye soranlarınız olabilir; onlara şöyle bıyık altından gülüyorum. Zira bizim okulda tek bir servis vardı, o da en yakın köydeki öğrencileri taşıyordu. Kalanlardan durumu iyi olan tek tük çocuğu babası arabayla bırakır, birkaçını babaları bisikletle getirir, birçoğu da benim gibi ‘tabanvaya kuvvet’ seyahat ederdi.

Ankara, Eskişehir, Kayseri gibi kışı çetin geçen yerlerde yukarıda anlattığım yolculuğun o yaşlardaki çocuklar için ne kadar meşakkatli olduğunu siz düşünün. Vücut ısınla yatağındaki bir metrekare alanı ısıtmış ve cenin pozisyonunda uyurken annenin seslenmesiyle uyanır, çivi gibi suyla yüzünü yıkar, bir iki dilim ekmek yer, Eskimo gibi giyinir ve yola çıkardın. Yine gece kar tipi şeklinde yağmış, ara sokaklar kapanmıştır; kırışıksız bir çarşaf gibi duran kar birikintilerine ilk adımları sen atardın.

İşte ben de ilkokulda beş yıl boyunca sabahçı olmuş bir çocuk olarak yarım saatlik o yolu bütün kış boyunca kat etmek zorunda kalırdım, hem de tek başıma. Sevgili kardeşim o yıllarda yeni doğmuştu, annem onu evde tek başına bırakamadığından bana kendimden büyük çantayı ‘gocuğumun’ üzerine sırtlanıp yola koyulmak düşerdi. Ayaz içime işler, bacaklarımı battığı kar birikintisinden çıkarmaya uğraşırken kahvaltıda yediğim iki dilim çokomelli ekmekten aldığım kaloriyi de eritirdim. Dedim ya, benim okul uzak mahalledeydi; oturduğumuz mahalledeki okula giden çocuklarla yolarımız tam tersi yönde idi. Beni onların okulundan zıt bir yönde yürürken görünce bir umut “Okullar tatil mi?” diye sorarlar, bense atkımı ağzımdan indirir, “Hayır, ben Ziya Gökalp’e gidiyorum.” derdim. O an onların yüzünde gördüğüm okulların tatil olmadığı gerçeğinin yarattığı hayal kırıklığı ifadesini ben içten içe “Ziya Gökalp daha iyi okul olduğu için beni kıskanıyorlar, hıhh!!” şeklinde yorumlar, Nasuh Mahruki gururuyla karlı yollar üzerindeki yolculuğuma devam ederdim.

Okula gitmeye çabaladığım bu çetin kış günlerinden birinde, her zaman geçtiğim bir sokakta bulunan kaldırımlardan birinde bembeyaz karların üzerinde simsiyah bir şey fark ettim. Yaklaştıkça karlar üzerinde uyuyan bir insan olduğunu anladığım karaltının, iyice yanına geldiğimde Deli Raşit olduğunu anladım. Deli Raşit –lakabından da anlaşıldığı gibi- bizim mahallenin delisiydi. Karısı kardeşiyle kaçtıktan sonra delirdiği, birlikte yaşadığı annesini öldürdüğü, akli dengesi yerinde olmadığı için de akıl hastanesine kaldırıldığı, oradan da kaçıp tekrar memleketine -yani bizim mahalleye- döndüğü iddia edilirdi. Oturduğu bir evi vardı, zaman zaman elinde sigarayla uyuduğu için yanan. Siyah birbirine karışmış kirli saçları ve hayli uzun sakalları vardı. Kimbilir hangi mahallelinin verdiği siyah bir palto giyerdi kışları. Bu yüzden anne babalarımız ondan Deli Raşit diye bahsederken, biz çocuklar ona ‘Paltolu Adam’ adını takmıştık. İşte zaman zaman uzaktan gördüğümüz, gördüğümüz zaman da kaçışarak saklandığımız Paltolu Adam on metre önümde karların üzerinde uyuyordu. O olduğunu anladıktan sonra saniyesinde kafamda yazıp oynadığım senaryodan olsa gerek kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. “Ya uyanırsa? Uyanınca beni kaçırıp öldürürse? Sokakta da kimse yok, annemler ölümü hiç bulamazsa? Ya bedenimi parçalara ayırıp çöpe atarsa? Bu arada saat kaç oldu? Geri dönüp alt sokaktan yürüsem kesin Andımız’a geç kalcam, öğretmen de beni haşlıcak. Çare yok, yanından geçmem lazım.” şeklinde bir hesaplaşma sonrası aldığım kararı uygulamaya başladım. Sessizce yanından süzülürken ayaz sonucu donan kanım pompalanan adrenalin sonucu gürül gürül damarlarımda akmakta, kalbimse kulaklarımda atmaktaydı. Ah bir de kara batıp çıkan ayaklarımın çıkardı o ses de olmasaydı? Sanırım çok yorgundu Deli Raşit ya da beni öldürmeye henüz hazır değildi, bilemiyorum, ama ben onu uyandırmadan geçip gittim. Köşeyi dönerken kısa bir bakış attığımda hala uyuyordu.

O gün önce okulda sonra da evde hikâyemi herkese anlattım. Okulda Paltolu Adam’ın yanından korkusuzca geçtiğim için bir süre kahraman gibi saltanat sürdüm. Evdeyse telaşlanan annem, kardeşimi ananeme bırakıp bir iki hafta beni okula götürdü, sonraysa yine tek başıma gidip gelmeye başladım. Bu olayı çocuk aklım hemen unuttu; kış benim için yine kartopu, kar tatili, kardan adama eş hale geldi kısa sürede. Üniversiteyi bitirene kadar da her kış karla mücadele ettim, çocukluğumdaki gibi maceralı olmasa da. Ne de olsa İç Anadolu çocuğuyduk, kışlarımız ‘soğuk ve yağışlı’ geçer diye baştan söylemişlerdi.


Büyüdükten sonra bir gün öğrendim ki, Deli Raşit yakalanıp tekrar kaldırıldığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinden kaçmış, kaçarken kendisine çarpan bir araç yüzünden ölmüştü. Şok olmuştum, Paltolu Adam’ımız, o korkup kaçacak delik aradığımız, biraz uzaklaştıktan sonra da “Deli Raşiiit Deli Raşiiiit” diye arkasından bağırdığımız o adam ölmüştü. Zaten o öldükten sonra artık kışları o kadar da çetin geçmedi. Uzmanlar buna ‘Küresel Isınma’ dedi, ama ben biliyorum ki Deli Raşit öldüğünde yanında İç Anadolu’nun ayazını, üzerinde uyuduğu kardan döşeğini ve çetin kışını da alıp götürmüştü… 


Hamide T.
hayatadokunansatirlar.com

2 yorum:

"In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on"
Robert Frost