3 Kasım 2016 Perşembe

Martin Eden


Martin Eden’la ilk tanışıklığım lise birinci sınıfa dayanır. O zamanlar yaşım on beş, çılgınca dünya klasiklerini okuyorum. Suç ve Ceza, Anna Karenina, Budala, Vadideki Zambak falan Rus edebiyatıyla dolup taşıyorum, ismimi Tatya İvanovniç olarak değiştirecek kadar içime işlemiş karakterler. Önce Raskolnikov’la heyecanlanıyorum sonra da Goriot Baba’nın o pejmürdeliğine içim dağlanıyor.

Derken sıra Jack London’ın Martin Eden’ına geldi. Diğer bütün Rus edebiyatı eserleri gibi kalınlık konusunda maşallahı vardı, sıkılır mıyım diye ilk başlarda bi çekiniyorum ama yine de başlamışım bir kere, bitmesi lazım. Zaten hayatım boyunca yarım bıraktığım kitap sayısı iki elin parmaklarını geçmez de, o yaşlarda öyle bir okuma aşkı var ki içimde ergenliğe girmemişken Freud okumuşluğum var düşünün artık…


Neyse Martin’i, kaba saba konuşmalarını, ilk görüşte aşık olduğu Ruth için kibar olma çabalarını falan daha ilk sayfalardan çok seviyorum. Hele o yazma hevesi yok mu, yazar olacağına inancı, içindeki kelimeleri iştahla kağıda dökmesi… Daktilo kirası mı yemek mi ikileminde düşünmeden cebindeki son parayı daktilo kirasına vermesi, bu idealistliği… Aylarca platonik olarak Ruth’u sevmesi, onun gibi burjuva kızına layık olabilmek için gece gündüz okuması, kafasını bilgiyle doldurması falan o yaşlardaki ben için etrafımda kalpler uçuşmasını sağlıyor. Ama sonra Ruth’a açılması ve peşinden başarı ve bir o kadar da hayal kırıklığı dolu günler yaşaması, nihayetinde de beklenmedik bir son.

Kitap bittiğinde çok etkileniyorum, çok sorguluyorum aşkı, sevgiyi, koşulsuz sevgiyi, toplum baskısını, kabul görme ihtiyacını, küçük görme ukalalığını… Tabi bu sorgulamalarım bir sonraki kitaba geçtiğimde bir kenara atılıyor ve sonra da unutulup gidiyor.

Aradan yıllar geçiyor, otuzuma merdiven dayamışım, tekrar okumak istiyorum Martin’in hikayesi, hem bu yaşlarda beni daha çok etkileyeceğini düşündüğüm için, hem de itiraf ediyorum biraz da hikayeyi unuttuğum için. Hazır lafı açılmışken, ben üç beş yıl önce okuduğum kitapların bazılarının konusunu unutuyorum ya. Yani konusunu demem yanlış olur aslında da, hani sonu nasıl bitti, aralarda ne gibi olaylar oldu falan bazıları tamamen siliniyor. Bende mi bi Alzheimer var yoksa diğer insanlarda da mı böyle çok merak ediyorum. Zira bir buçuk yıl önce okuduğum Trendeki Kız kitabının (ki kitabı bir solukta okumuş hayran kalmıştım) filmine gittim geçen haftalarda, filmi kitabı okumamışlar kadar merakla izleyip sonunda da bir o kadar şaşırdım. Artık nasıl sildiysem… Neyse yani özetle bu konu Martin Eden için de geçerliydi.

Yine kısa bir sürede bitiriyorum Martin’le olan birlikteliğimi. Bu sefer yine çok etkileniyorum, yine çok üzülüyorum ve bu sefer sinirleniyorum. Ruth’a ve onun ait olduğu sınıfın mahalle baskısına çabucak boyun eğmesi falan beni uyuz etti. Sevgi diye adlandırdığı şeyin aslında mevki, sınıf, kazanç olduğu gösterdi şıllık. Ve böyle böyle Martin’in içindeki yaşama sevincini öldürdü.

Aslında özeleştiri yapmak gerekirse hepimizin içinde bir Ruth yatıyor sanırım. Hepimizin sevgisi “bazı koşullara” bağlı. Arkadaşlık ilişkilerimizde de ikili ilişkilerimizde de bu koşullara göre insan seçiyor ya da yargılıyoruz. Yaptığı bir davranış için eleştirdiğimiz, sırt döndüğümüz birinin yaptığının aynısını belki de biz yapıyoruz. “Görmemiş evlenmiş kocişim kocişim diye paylaşıyor” derken evlenince aynı temalı fotoğrafların başrolü oluyoruz. “Görmemişin çocuğu olmuş” deyip eleştirdiğimiz annelerden daha beter hale geliyoruz kendi çocuğumuz olunca. “Parayı buldu bizi tanımıyor” diye söylendiğimiz insanlar gibi etrafımızdakileri değiştiriyoruz biraz daha varlık sahibi olunca.

Bu kez kafa karışıklığıyla bitirdim kitabı, böyle cevap bulamadan. Ruth’a kızıp bir yandan da empati yapmaya çalışarak, Martin’e neden bu kadar çabuk pes etti diye hayıflanarak kapattım son kapağı…


Yani işin içinden çıkamadım, ama ben Martin Eden’ı çok sevdim yine yeni yeniden…

2 yorum:

  1. Ben de unutuyorum ve hiç hoşuma gitmiyor bu durum. Filmini seyrederken hatırlarım ama:)

    YanıtlaSil
  2. O unutma bende de var; sanirim zaten herkeste olan bir durum. Belli bir zaman sonra detaylari, olaylarin hatlarini unutuyorsun. Martin Eden'i ben de yillar once okumustum. Cok cok sevdigim bir eser <3

    YanıtlaSil

"In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on"
Robert Frost