29 Ocak 2016 Cuma

Umutsuzluğun Çaresi



Ümit etmeyi, umut etmeyi kestiğiniz ya da umut etme yeteneğinizi yitirdiğiniz zamanlarınız oldu mu hiç? 
Önünüzdeki belirsizlik bezeli sisin dağılmayacağını, hep kasvetli günler sürdüreceğinizi düşündüğünüz, 'ne yaparsam yapayım olmuyor' diye kendinizi suçladığınız günler yaşadınız mı?
İçinizde 'hayırlısı olsun' bile demenin gelmediği günler geçirdiniz mi ardı ardına?
Hatta hayırlı, hayırsız 'yeter ki bir şey olsun' diye isyan ettiğiniz zamanlar?
Etrafınızdaki herkesin hayatı olağan hızında akarken, sizinkinin askıda kaldığı, bir günün on gün gibi geçtiği, arafa sıkışmış, kapalı bir kutuya tıkılmış gibi hissettiniz mi?
Olumlu düşünmenin kitabını yazabilecekken, olumlu tek düşünce geliştiremediğiniz oldu mu?

Su akıp yolunu buluyor, her şey olacağına varıyor falan tamam ama şu günlerde bu özlü sözler içime hiç su serpmiyor maalesef.
Neden bilmiyorum. Ama kafam hep kötü senaryolar üretiyor, kafamdaki bin tane sorunun hiçbirinin cevabı yok. Kafam bu kadar soru üretebiliyor muydu, onu bile yeni tecrübe ediyorum. Hayır madem böyle bir yeteneğin vardı keşke lise, üniversite döneminde ortaya çıksaydı da daha iyi bir üniversiteye gidip derece yapsaydık. 
Beynimde vızıldayan arılar var ve gece gündüz hatta uyurken bile sürekli uçuşuyorlar, uğultulu bir dünya içinde yaşıyorum sanki. Bir kapağı olsa da açsak şu kafa tasını, uçup gitse kafamdaki deli arılar.

Bu durumun bir çaresi var mı? Varsa gözünüzü seveyim bir yol gösterin. Ay ama Allahınız aşkına, 'her şeyin güzel olacağına inan, mutluluk içimizde' falan demeyin. İçimde olsa bilmez miyim! 
Ha bir de 'akışına bırak' da yasak öneriler arasında. Bırakamıyoruz ki Dante'nin Araf'ında sıkışmış gibi volta atıyorum buralarda. 
Akmıyor ki anasını sattığımın hayatı, aktı da önüne baraj kurdum ürettiğim elektrikle yüksek gerilim yaratıyorum sanki. 

Bana elle tutulur maddelerle gelin, cinnete beş kala 'moralini yüksek tut, şükret, anı yaşa, atla, hopla, zıpla' falan sıralarsanız yemin ediyorum iğrenç sesimle Levent Yüksel, Sezen Aksu, Sertap Erener şarkısı falan söyler hepinizi hayattan soğuturum.

Sanırım bu tehdidim işe yarar? Hadi ötün bakalım!

22 Ocak 2016 Cuma

Spor Salonu Kuralları

Çocukken yedi sene futbol oynamış, sonra eğitimi seçip yeteneğini tepmiş, sonra da aktif olarak daha kızsal sporlar yapmış bir insan olarak yıllardır böyle bir yazı yazmamış olmanın özürlerini sunuyorum sizlere öncelikle. Ama her şeye olduğu gibi buna da tabii ki bir cevabım var: Zira salon sporları dışında pilates, diren., kuvvet egzersizlerini hep evde yapıyordum. Ama geçen ağustos ayında hayatımda ilk kez spor salonuna yazıldım. Ve oradaki garip dünyayı sizlerle paylaşmayı kendime bir borç bildim. İşte maddeler halinde spor salonu gerçekleri...

1 - Vücut Ölçümü
Kayıt olmanızın ardından spor salonunda var olabilmeniz için olmazsa olmaz adım. Çıkıyorsunuz baskül benzeri bir alete, ellerinizi iki tane tutacak veriyorlar, alışveriş fişi gibi bir fişle öğreniyorsun vücudundaki yağı, kası falan. Tabii ki ben de yaptırdım. Ama yaptırmaz olaydım, neymiş 49 kiloluk 165 cmlik vücudumda %20 yağ varmış efendim, yani vücudumun 10 kilosu yapmış ve bunun yarısı sadece karnımdaymış. Soğukkanlılıkla bunları söyleyen spor hocası bozuntusuna açıp dümdüz karnımı göstererek 'Siz bu karında 5 kg yağ mı var diyorsunuz şimdi?' diye sormuşluğum onun da 'ıhhmm şey karın derken üst gövdenin tamamından bahsediyoruz' diye geri vites yapmışlığı vardır. Sen kimsin de benim Victoria's Secret mankeni gibi karnıma 5 kilo yağ var dersin! Adam gibi söyle iç organ yağları, ne bileyim göğüsler falan da dahildir bu orana diye. Karın deme ama karın konusunda hassasım!

2 - Spor Salonu Turu
Ölçümün ardından yaptırılan ve spor aletlerinin nasıl çalıştığını, spor salonundaki alanların nasıl kullanıldığını gösteren maksimum beş dakika süren adım. Tamam bazı ultra ultra lüks salonlarda beş dakika sürmeyebilir ama ben ultra ultra lüksün zincir dükkanlarından birine kayıt olmuştum, benimki beş dakika sürdü. 'Salonumuz aletlerin bulunduğu kısım, serbest çalışma alanı, grup dersi salonları ve testosteron bölgesinden oluşmaktadır' Evet, adı bu olmasa da spor salonlarında ağır testosteron içeren, Demirland diye adlandırabileceğimiz erkek egemen bir bölge var ve bir kadın olarak 5 metre yaklaşmamanız gereken bir yer, mazallah bıyığınız çıkar, göğüsleriniz içine kaçar, gördüğünüz kızlara hallenmeye başlarsınız, aman diyim!! Bence Demirland'deki adamlar 10 yıldır falan oradalar, unutulmuşlar orada. Gece gündüz sürekli halter kaldırıp birbirlerine stereoidle şişirdikleri kol kaslarını sergiliyorlar. Hayır hiç de seksi değiller, bir kere Naim Süleymanoğlu gibi kaslı tipleri kadınlar hiç beğenmez, kas dedin mi Kerem Bursin, Kıvanç Tatlıtuğ gibi olacak. Baklavaya da ok'yiz ama Hulg Hogan gibi olunca hiç çekici olmuyorsunuz.

3 - Koşu Bandı
Spora yazıldıysan bu aletin üzerinde koşmayanı dövüyorlar. Yıllarca önüne tavşan görmüş tazı gibi dili dışarıda o bant üzerinde koşanları eleştirmişimdir ama ben de yaptım itiraf ediyorum. Astımım nedeniyle koşmadım ama 7,5 km/s hız ile tempolu yürüdüm, ölümüne terledim. Ha bence gereksiz bir aktivite, orada hiçbir kasımın gelişmediğine dair yemin edebilirim. Bir bok yapmıyosun ki öyle mal mal yürüyorsun. Çık açık havada yürü, bir durak önce in yürü, markete git ne bileyim hatta evin içinde on tur yürü valla bence daha makbul. Şimdi sporseverler celallenmeyin, vay efendim koşu bandında da kalori yakılır, şu kaslar çalışır diye. Biliyoruz heralde ama yok dizinde menisküs yapmak dışında hiçbir hikmeti yok. Ha böyle diyorum 100 kez gittiysem 90'ında yarım saate yakın yürümüşümdür, heat up amaçlı. Ama poponun arka sıradaki erkeklerce rahatlıkla dikizlendiği spor aktivitesi olarak buraya yazabiliriz.

4 - Salon dersleri
Tüm dişileri içinde barındıran, genellikle yakışıklı spor hocaları tarafından verilen canım dersler. Pilates, fit dance, aerobic step, body fit gibi pek çok sınıf var, ama yetişebilirsen, yer bulabilirsen! Zira kadınlar walking dead gibi birbirini parçalayacak mat kapıp kendine yer seçerken. Hadi yer buldun diyelim, hocayı görebilmek için boyun fıtığı olmamak için kertenkele gibi gözlere sahip olman gerek. Fitdance bildiğin zumba, iki yılını zumbaya vermiş bir insan olarak tabii ki en çok eğlendiğim ve sınıfın en yeteneklisi olarak sivrildiğim ders. Kilo vermekse amacınız bu derslere gideceksiniz zaten, nabzınız nasıl yükselecek yoksa. No pain no gain demişler. Topun üzerinde terlemeden etmeden muhtemelen yanlış yaptığın hareketlerle fazla kilolarından kurtulamazsın benden söylemesi. Bir de böyle diyorum diye benden nefret etmeyin, tamam mı?

5 - Ayna Karşısında Selfie Çekmek
Yoğunlukla dişilerde görünen ama bazen stereoidden beyin hücrelerini yitirmiş eril cinsin de yapabildiği aktivite. Bu selfie için bir adet -tercihen- son model bir akıllı telefon, çarpıcı bir telefon kabı, bir adet kulaklık. Çok terliyorum imajı vermek istiyorsanız da boyna bir havlu atılabilir. Poz verirken dikkat edilmesi gerekenler, vurgulamak istediğiniz bölgeye göre değişir. Selfiede poponuza yakın kısmın tıklanarak like almak istiyorsanız beli kırıp popoyu dışarı çıkarmalı, göğüslerinizi ön plana çıkarmak istiyorsanız telefonu memelerinizin önünde tutmamalı, ya suratınız seviyesinden ya da karın seviyesinden fotoğrafı çekmelisiniz. Ayrıca mata oturup bir dirseği pilates topuna yaslamak, cycling, body fit gibi anandan emdiğini burnundan getiren sporlar sonrası terli suratı içeren herhangi bir uzuv vurgusundan uzak pozlar da mevcuttur. Eril cinsimiz genelde üstsüz çekindiği için onlar için pek bir tavsiyem yok açıkçası.  

6 - Spor Hocaları
Bu güruha hoca deyip dememek arasında hep kararsız kalmışımdır. Zira en büyüğünün benden beş yaş küçük olduğu dünyada pek de ciddiye alasım gelmiyor bebeleri. Spor Akademisi mezunu olsalar neyse de kimisi okuyor, kimisi de kişisel ilgisi nedeniyle birkaç sertifika alıp hocalık yapıyor. Genelleme yapmak istemiyorum ama karşılaştıklarımın çoğu acemi. Pointle flex arasındaki farkı bilmeden pilates yaptıranını gördü bu bünye. Erkek hocalar bir beden küçük giydikleri tişörtleriyle kaslı vücutlarını sergileyip kızlarla muhabbete, kadın hocalar da sahip oldukları aşırı ince bel ve yuvarlak popolarına imrendirmeye geliyor bence. Nedense ben öyle hissediyorum. Gerçekten sporu sevdiği için, okulunu okuyup bütünüyle bildiği için bu işi yapan az bence. 

Sanırım tüm maddeler tamam, artık spor salonunun bir üyesi olarak, bir yıllık üye olup, ardından yüzlerce liralık spor kıyafeti alışverişi yapıp bir ay gidip kalan on bir ay için üyeliğinizi ölüme terk edebilirsiniz. Move!

19 Ocak 2016 Salı

Yalnız Yaşayanlara Tavsiyeler

Source


İşbu yazı yalnız yaşayan, sevgilisi olmayan, sevgilisi uzakta olan, eşini askere kocasını göreve ev arkadaşını memleketine, anasını babasını köye göndermiş tek başına yaşayan insanlar için yazılmıştır. Lütfen evde deneyiniz :)

1 - Yalnız yaşamanın ilk ve en önemli kuralı olarak banyonun kapısını kapatmadan tuvaletinizi yapın. Halihazırda yalnızlar bilir, bu yalnız yaşamanın en önemli lüksüdür. Hatta evine biri geldiğinde bu lüksün elinden alındığı için canın sıkılır üzülürsün. 'Ay cnm yaaa ben hiç öyle bir şey yapmıyoruuum' diye inkar da etmeyin, bal gibi de yapıyoruz. O Ses Türkiye'de yarışmacının hangi juriyi seçtiğini, maç izlerken takımının yaptığı atakları rahat rahat dinleyebilmenin rahatlığı var bir kere. 

2 - Kendi kendinize konuşun. Yoksa sesiniz kısılır, insan sesine hasret kalırsınız. Ben bazen hafta sonu iki gün üst üste evde kalıyorum, bu süreçte yaptığım tek konuşma annemleri arayıp 5 dklık hal hatır sorma, yaşadığım yönünde bilgi verip onların kolluk kuvvetlerini seferber etmelerini engellemek yönünde bir sohbet. Onun dışında bazı günler oluyor ki hiç konuşmamışım bir tam gün. İnsanın ses telleri paslanıyor valla bak ya! Bunu engellemek adına da bol bol sesli konuşun. 'Ay akşam ne yesem, hadi bi çay içeyim, tuvalet kağıdı mı bitmiş al dedim o kadar, mal mısın kızım o adam için ağlanır mı' gibi çift karakterli şizofrenden hallice bol bol konuşun. Zararı yok. Yok bak cidden :)

3 - Şarkı söyleyin. Bağıra bağıra şarkı söyleyin. Hele de bir de benim gibi sesinizin ne kadar çirkin olduğu yönünde bitmez tükenmez şakalara maruz kalıyorsanız her telden şarkıyı evde rahat rahat söyleyin, videolar çekin ooohh sefanız olsun! 

4 - Evinizi temiz tutun. Öyle yalnız yaşıyorum nasılsa deyip bok götürmesin etrafı. Ne demişler 'Temizlik imandan gelir.' Öyle lavaboyu bulaşıkla, kirli sepetini çamaşırlarla, yerleri saç tellerinizle, mobilyaları toz içinde bırakmayın. Ansızın bir yakışıklı kapınızı çalar, boş atıp dolu tutarsınız kız eve gelmeye kabul eder falan diye de değil ha, azıcık kendinize saygınız olsun canım, kendiniz için temizleyin. Ahır mı orası be, eviniz yuvanız. En fazla yarım gününüzü alır temizlemek. İnsan gibi yaşayın işte adamın asabını bozmayın!

5 - Makarnayı, hazır köfteyi, şinitzeli, patatesi özetle pişirmesi kolay gıdaları eksik etmeyin. Ama mal gibi de her gün saçma sapan kalorili şeyler yemeyin. Hele de üst üste dışarıdan yemek söylemeyin. Kim kazanıyo o paraları, sokaktan mı topluyorsunuz. Hem nasıl pişiyorlar içine ne koyuyorlar kimbilir! Güzel güzel kendiniz pişirin kendiniz yiyin. Anneciğiniz buzluğa doldursun bir şeyler, onları ısıtın yiyin. Hiçbir şey yapamıyorsanız yoğurtla muz yiyin. Ben haftanın dört günü yoğurt-muz kombosu yiyorum valla mis :)

6 - Film izleyin. Kitap okuyun. Spor yapın. Yazı yazın. Koltukta uyuyakalın. Evinizde geçirdiğiniz zamanlarda kendinizi mutlu eden şeyler yapın. Kendinizle kalmayı, evinizi, oradaki yaşamınızı ancak öyle seversiniz çünkü. 

7 - Misafir çağırın, evinizde arkadaşlarınızı ağırlayın. Kahvaltılar yapın, şarap peynir gecesi yapın, pizzalı film geceleri yapın. Azıcık insan yüzü görün be, tek başına otur otur nereye kadar! 

8 - Evinize girer girmez kapınızı kilitleyin. Aslında bu ilk madde olacaktı da şimdi anne tavsiyesi gibi yazarsam 'amaaan' der yazının kalanını okumazsınız diye aralara sakladım. Özellikle yalnız yaşayan kadınlar için söylüyorum, dışarısı tehlikeli, kapının deliğinden bakmadan açmayın. Size izlediğim bir filmden bir kuple anlatayım da 'bir musibet bin nasihatten iyidir' deyip azıcık ibret alın. I Spit on your Grave 2 filminde başroldeki yalnız yaşayan kızımız çöp poşetini atmak için koridorun sonundaki kovaya giderken kapıyı aralık bırakıyor, kaşla göz arasında eve bir tecavüzcü giriyor, sonra gece kız uyurken kıza tecavüz ediyor, bayıltana kadar dövüyor. Sonra kız gözlerini bir açıyor, Rusya'da bir evin bodrumuna kapatılmış, işkence görüyor falan. Tamam çok abartı bir hikayeydi bu ama valla bende çok etkili oldu. Hadi kalkın da kilitleyin şu kapıyı!

9 - Ağlayın. Yani öyle neden yokken değil tabii ama yalnızlık canınıza yettiğinde, duvarlar üstünüze üstünüze geldiğinde, 'yapayalnız ölüp gideceğim' tribine girdiğinizde, terk edildiğinizde, özlediğinizde, sinirlendiğinizde içinizden ağlamak geliyorsa eğer ağlayın. Böyle bağıra bağıra yerde kıvrana kıvrana ağlayın. Gözünüzde damla kalmayana kadar ağlayın. Ben öyle yapıyorum. Allahtan alt dairem boş yumruklarımı durmuyor ama böğürmelerimi üst komşu garanti duyuyordur ve eminim 'organ mafyası geldi de kızın böbreklerini canlı canlı alıyorlar' diye şahsım adına üzülüyordur. Ama napiim anca rahatlıyorum.

10 - Özellikle yalnız kadınlar için bir madde olarak kendi kendinize kusmayı ve peşine sifonu çekmeyi öğrenin. Şahsen ben yalnız yaşadığım seneler boyunca kendimi bu konuda baya iyi eğittim. Sarhoşken mesela bir elimde saçımı toplarım, diğeriyle de sifonu çekerim oooh miss... Hatta geçenlerde ağır bir mide rahatsızlığı geçirdim, günde 4 kez kusuyordum ilaçlar yüzünden. Kendi kendine ortalığı batırmadan kusabilmenin büyük meziyet olduğunu bir kez daha anladım. Ha bir iki keresinde kusmanın peşine madde 9'u uygulayarak 'kusarken ölcem kimsenin haberi olmayacak cesedim kokacak komşular bulacak haberimi hurriyet.com.tr'de üç numaraya koyacaklar' diye bayaa bir ağladım ama bu kısmı geçebiliriz.

Bonus Madde - Çok da yalnız kalmayın, yalnız yaşamak güzel, büyük özgürlük büyük rahatlık, alışması en kolay nimetlerden bir tanesi ama sevdiğiniz varsa ve beklemenizi gerektiren bir şey yoksa kavuşun, ailenizle yaşabilme imkanınız varsa onlarla yaşayın. Çünkü en nihayetinde yalnızlık Allaha mahsus, o kadar matah bir şey olsa Yaradan Adem'in yanına Havva'yı yaratmazdı di mi?


15 Ocak 2016 Cuma

Uzak İlişki



Bu hayatta yaşadıklarımızın tümünün daimi ve tek sorumlusu kendimiziz, değil mi?
İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, acı ama gerçek her şeyi biz kendimize yapıyoruz.
Konu sevinçlerimiz, mutluluklarımız, güzel anlarımız olunca olağan bir şekilde sahipleniyoruz zaferimizi,
ama iş hayal kırıklıklarına, aldanmalara, aldatmalara, mutsuzluğa, acıya gelince işimize gelmiyor,
başkasında arıyoruz hatayı. 
Kendimizde değil.
Tabii ya, bile bile kendi canımızı yakar mıyız, üzer miyiz, küstürür müyüz kendimizi dünyaya!
Mutlaka bir başkası olmalı, bir başkasına atmalı suçu.

Maalesef öyle değil. Maalesef bizi üzüntüye götüren de, canımızı yakan, ağlarken soluksuz bırakan yine bizim kendi seçimlerimiz. Yol ayrımlarında verdiğimiz kararlar, o mu bu mu diye arada kaldığımızda seçtiklerimiz, yolumuza eşlik etmesine karar verdiklerimiz ya da yolumuzdan ittiklerimiz...
Sözün özü yine biz...

Aslında böyle başlamayacaktım bu yazıya, çünkü uzak ilişkinin zorluklarını anlatmak var kafamda, ama nedense şu an hissettiklerimi belki de kendimi rahatlatmak adına söze dökeyim dedim. 
Zaten en nihayetinde yaşadığım uzak ilişkinin de sorumlusu yine benim.
Şikayet edeceğim, sızlanacağım, tüh be diyeceğim ne varsa bundan sonraki satırlarda sorumlusu karşımdaki insan değil aslında, tek ve gerçek sorumlu benim.

İlk uzak ilişkimi lise son sınıfta yaşamıştım, İzmir'de okuyordu sevgilim, ben Eskişehir'deydim. O zaman teknoloji bu kadar gelişmemişti, çağrı atmak, 160 karaktere mesaj sığdırmak, bir ayda 100 kontörle idare etmek dönemiydi yaşadığımız. Harçlığa muhtaç olduğumuzdan öyle hadi özledim yanına geliyorum'lar da yoktu, yılda üç beş görüşürsek görüşürdük. Ama düşünüyorum da belki de güzel hayaller kurduğumuzdan o zaman bu kadar zor gelmemişti bana. Ben üniversiteyi kazanıp İzmir'e gidecektim, sonra okulu bitirip iş bulup happily ever after masalına imza atacaktık. Ama olmadı, ben Eskişehir'de bir üniversite kazandım, o orada çalışmaya başladı. Hayalleri temel yapmıştık sanırım çok katlı masalımıza, temelimiz yıkılınca masalımız da yıkıldı. İki yıl sürdürebildiğimiz aşkımız rüzgar olup uçup gitti. Şimdi o evli ve bir çocuğu var. Mutlu görünüyor. Acaba temelini neyle kurdu masalının, merak eder dururum...

Aradan yıllar geçti, bir daha yapamam dediğim olay bir şekilde başıma geldi yine. Hem de hiç beklemediğim bir anda. Bir yaz gününde sahilde otururken birden kara bulutlar çöker ve şiddetli bir yağmur başlar ya, o kadar ani, o kadar şaşırtan, o kadar ıslatan ve o kadar üşüten... İşte girizgahım tam da burada gerekli işte, hayat bana seçme şansı tanımadı deyip paragrafımı devam ettirmek isterdim ama tanıdı ne yalan söyleyelim. Gidene kadar pek çok noktada pek çok yol ayrımında bana bir fırsat sundu belki de, ben ya görmek istemedim ya da mutluluktan kalp olan gözlerim görmeme izin vermedi, bir şekilde bu yolu izlemeyi seçtim. Bilsem yolun ucunda burada yalnız kalacağımı yine seçer miydim? Yoksa yaşanacaksa yaşanacak ayrılıklar pişmanlıklar diye Don Kişotluğu sürdürür müydüm bilmiyorum! 

Uzak ilişki...
Yüzüne, kokusuna hasret kalmak...
Sesini, elini tutuşunun sıcaklığı, başını omzuna yasladığında hissettiğin güveni özlemek...
Gün saymak, kimi zaman gün sayamamak...
İnsanlar zamanın geçmemesini dilerken, ah üç ay sonrası gelse de kavuşsak diye dua etmek...
Ömrünün, yıllarının, yaşlarının çabucak geçmesine müsaade etmek...
Hayal kuramamak, hayal kurmaya korkmak...
Çok sevmek, sevdikçe kendine kızmak, canın yanacak üzüleceksin diye duygularına ket vurmak...
Kıskanmak, kıskanç biri olmasan da bu sinsi duygunun yüreğinin orta yerine yerleşmesine izin vermek...
Şimdi nerede kiminle diye düşünmekten kafayı yemek...
Kıskanılmayı istemek, kıskandırmak, yanındayken yapmayacağın saçma şeyleri yapmak için kendine izin vermek...
Özlemek... Çok özlemek... Böyle için burulurcasına, nefes alamamacasına özlemek.
Beni özlüyor mu o da diye düşünmek... Ya özlemiyorsa diye dertlenmek...
Herkesin çift olduğu yerlerde tek başına kalmak, keşke yanımda olsaydı diye keşkeler zincirine bir halka eklemek.
Yapayalnız geçirilen geceler, haftasonları; tek başına gidilen sinemalar, alışverişler...
Onun hayatına dair konuları kaçırmak, kendi hayatında olanları 'aman canım şimdi kısıtlı konuşma zamanımızı bunu anlatarak geçirmeyeyim' deyip içine atmak...
Dolmak... Bazen boğazına kadar gözyaşıyla, özlemle dolmak... Ama söyleyememek... İçine atmak...
İnsanların 'yazık' bakışlarına karşı güçlü durmaya çalışmak... 
Korkmak... Beni sevmekten vazgeçer mi, bensizliğe, bensiz hayata, yalnızlığa alışır mı diye delicesine korkmak...
Geleceği bilememek, plan yapamamak ve tabii ki hayal kuramamak...
Gördün işte, temeli hayalle dolu olunca masalın yıkılıp gitti bir keresinde.,.

Uzak ilişki...
Zor vesselam...
Temelini hasretle kurduğun bir masalın kahramanı olarak buluverdim kendimi. Kavuşmaları bölüm sonu yaptım masalıma. Yanımda olmadığı her gün %100 şarj olmamış %95'te şarjdan çıkarılmış telefon gibi, tam olmuyor, eksik kalıyor. Yine de zaman geçiyor bir şekilde. Yukarıda yazdığım karmaşayı günün her dakikası yaşasam da, belirsizliklerle dolu bir yolu adımlasam da masal yazılmaya devam ediyor. Sonunu bilmiyorum henüz, prenses ve prens bir ömür mutlu yaşarlar mı göreceğiz!


13 Ocak 2016 Çarşamba

Film Önerileri 2

Mevsim kış olunca, yağmurlar yağıp kardan yollar kapanınca insanın evden çıkası gelmiyor. Evde yapılacak en güzel aktivite de film izlemek tabii ki, battaniye altına girip sahlepini içerken zaman hiç geçmesin film hiç bitmesin modunda mayışıyoruz. İşte bu keyfe varabilesiniz diye sizin için üç film önerisiyle geldim yine. Henüz izlemediyseniz mutlaka izleyin, üçü de kendi dalında baya güzel filmler.

1 - THE REVENANT

1800'lerde avlanarak ve avladıkları hayvanların kürkleriyle geçimlerini sağlayan avcı grubundan Hugh Glass'a (Leonardo di Caprio) yine bir av sırasında dişi bir ayı saldırır ve ciddi şekilde yaralar. Ağır yaralı halde buldukları Grass'ı bir süre yanlarında taşıyan grup bir süre sonra ölmek üzere olduğu ve kendilerini yavaşlattığı gerekçesiyle yanında iki kişiyle geride bırakır. Geride bıraktıkları iki kişiden John Fitzgerald (Tom Hardy) Grass'tan kurtulmak adına onu boğar ve gömer. Ancak ayının saldırısında kurtulan Grass, Fitzgerald'ın teşebbüsünden de kurtulur, toprak altından çıkar ve ağır yaralı haliyle intikam için grubun peşine düşer. 


Film çok uzun ve çok ağır ilerliyor. Kar, orman ve su görmekten bir süre sonra fenalık gelebilir. "Ulan bu kadar şeye nasıl ölmez" bu insan diye isyan ettirebilir. "Cüneyt Arkın onca ok yiyip ölmüyorken dalga geçiyorduk, bunun ne farkı var" diye sorgulattırabilir. Tabii ben böyle eleştiriyorum ama iki gün önce The Revenant ile Leonardo Golden Globe kazandı ve bu yıl Oscar almasına kesin gözüyle bakılıyor. Inarritu çok başarılı bir yönetmen, filmiyle bu sefer de turnayı gözünden vurdu bence. İnşallah Leonardo bu filmle şeytanın bacağını kırar ve Oscar'la ilgili capslere konu olmaz. 

2 - THE BIG SHORT

2004 yılında Amerika'da mortgage kredilerinin ve ipoteğe dayalı menkul kıymetlerin tavan yaptığı dönemde yaptığı hesaplamalarla piyasada konut balonu olduğunu keşfedip kısa süre sonra patlayacağı yönünde tahminleme yaparak elindeki İDMK'ları açığa satan (short position) bir doktor (Christian Bale), bir bankacı (Ryan Gosling), bir Wall Street şirketi (Stene Carell) ve iki amatör fon yöneticisi genç ile mentorlerinin (Brad Pitt) 2008'deki Mortgage krizine kadar yaşadıkları süreci işleniyor. 


Film biraz teknik, Bankacı olmamdan mütevellit bana kolay gelmesine rağmen bu konulara ilginiz yoksa korkmayın, zira aralarda yatırım araçlarını ve bunların etrafında dönen olayları o kadar güzel ve çarpıcı şekilde tanımlıyor ki hani diyoruz ya "Bilal'e anlatır gibi anlattı" tam olarak öyle kurgulandığını görüyorsunuz. Kadro şahane gördüğünüz gibi, tadından yenmiyor. Brad Pitt'in artık orta yaş karizması, Christian Bale'in yine yeni yeniden ultra zeki karakteri ve Ryan Gosling'in vücudu. Yalnız Ryan'ın saçını kumrala boyamışlar, hiç olmamış. Bu arada film gerçek hikayeye dayanıyor ve Micheal Lewis'in aynı adlı kitabından uyarlanmış.

3 - THE INTERN

Jules Ostin (Anne Hattaway) tarafından 18 ay önce kurulan moda firması Yaşlı Stajyer programı başlatır. Amaç emekli olmuş ya da kariyerinin ortalarına gelmiş kişilerin tecrübelerinden faydalanarak firmayı ileriye taşımaktır. Programa kabul edilen Ben Whittekar (Robert de Niro) Jules'un özel asistanı olarak görevlendirilir ve Jules her ne kadar başlarda Ben'e mesafeli olsa da ikisi arasında sıcak baba kız ilişkisine benzer bir ilişki başlar. 


Sıcak bir komedi yaşam filmi The Intern. İnsanda hayallerinin peşinden koşma, yaşın kaç olursa olsun pes etmeme, kendi isteklerine odaklanma, sevmekten korkmama gibi duygular uyandırıyor. Ben'in gençlere uyum sağlama çabaları, kırdığı potlar, Jules'un huyları alışkanlıkları, evliliği hem güldürüyor hem de "vay be" diyerek düşündürüyor.

İşte böyle sinema severler, bence hepsi izlemeye değer... Seçin, izleyin derim...

11 Ocak 2016 Pazartesi

Kayboldum, kendimi bulamıyorum...



Bir insan kendini nasıl bulur, kendine nasıl yaklaşır, kendiyle nasıl uzlaşır?
Kaybolduğu karanlık sokaklarda yolunu nasıl bulur? 
Bunun bir yolu bir yordamı var mıdır?
Diğer insanlar, sizler ne kadar yakınsınız kendinize? 

Ben yolumu kaybetmişim, ben kendimle aramdaki mesafeyi çok açmışım. 
Belki kendime oluşturduğum koruma mekanizması yüzünden, belki de bilmeden fark etmeden kendime çok uzaklaşmışım.
Başkalarının dedikleri, başkalarının düşündükleri, yorumlar, konuşmalar arasında savrulup durmuşum.
Kendime kulaklarımı tıkarken etrafımdaki diğer herkesi can kulağıyla dinler olmuşum.
Cümlelerim "bence" ile değil "sence" ile başlar olmuş.
Öznelerim hep "sen" ve "o" haline gelmiş, "ben" demez olmuşum.
O istedi, o istemedi, o gitti, o yaptı, onlar böyle söyledi, onlar öyle istemedi diye anlatmışım tüm dertlerimi.

Peki ben? Ben nerdeyim, ben ne istiyorum, ne istemiyorum?
Hayallerim neler, gönlümden geçenler neler, kimi seviyorum, neyi sevmiyorum?
Mutlu muyum, üzgün müyüm, kızgın mıyım?
Niye kendimi hiç düşünmüyorum, niye ben demiyorum hiç?

İki gündür bunu düşünüyorum. Nasıl değişirim yolumu, kendimi nasıl bulurum bilmiyorum henüz ama
Bu böyle gitsin istemiyorum.
Beni sevsinler diye mi böyle, itiraz edersem kendi istediğimi söylersem
Ters düşeriz, kırgınlık çıkar, tatsızlık olur, yalnız kalırım, tek kalırım korkusu yüzünden mi?
Neden?

Bence bu korku yüzünden! Kendime kulaklarımı bu kadar tıkamamın sebebi kendi istediğimi söylediğimde insanların benden uzaklaşması ihtimali, gerginlik kavga tatsızlık yaşanması ihtimali, yine bir başıma kalma ihtimali belki de.

Evet... Bu yüzden bu kadar kaçıyorum içimdeki benden. 
Bu kadar yok sayma sebebim bu. Sevilme, kabul edilme açlığıyla kendimi sevmeme, kendi düşüncelerime önem vermeme, aslında istemediğim şeyleri başkaları istiyor diye yapma, istediklerime de ket vurma...
Ya da daha önce kendimi dinleyerek aldığım kararda yaşadığım hayal kırıklığına savunma olarak sorumluluktan kaçma, susturma, dinlememe...

Her ne olursa olsun rahatsız edici, üzücü, mutsuz edici bir şey. Ben diye bir kavram yok hayatımda, acıtıyor işte böyle düşününce. İnsanın kendi hayatının başrolü olamaması, hayatının merkezine kendini koyamaması, çaresiz ezik biri gibi düşünüp davranması...

Nasıl yaparım, nasıl bulurum kendimi? İnsan değişir mi, iyileşir mi bu kadar kaybolmuşken, bulabilir mi tekrar yolunu? Hayatının öznesini tekrar 'ben' yapabilir mi, cümlelerine 'bence' diye başlayabilir mi, birisi bu neden böyle oldu, neden böyle yaptın dediğinde 'çünkü ben böyle istedim' diye kafa tutabilir mi? 

Olur mu?
Yapabilir miyim?
Lütfen yapabileyim, lütfen...


10 Ocak 2016 Pazar

İspanya Günlükleri - Toledo

"Yine mi, yetti be, of artık sus" dediğinizi duyar gibiyim, evet yine ben yine İspanya :) Bu konuda yapacağım hiçbir şey yok zira sizi yıllarca buna yeterince hazırladım diye düşünüyorum. Blogumu açtığım günden beri bir gün İspanya'ya gideceğimi biliyordunuz, ee basit konularda bile saatlerce konuşma kapasitesine sahip bir insan olan benim İspanya'yı gidip görüp tek bir yazıda geçiştireceğimi düşünmeniz sizin hatanız olurdu. 

Farkındayım her yazıda giriş bölümünü hep aynı şeylerle dolduruyorum. Bıkmayıp devam edene ödül olmuş oluyor fotoğraf ve yazılar ben napiim :) Eh hadi Toledo'yu da gezip görerek serimizin sonuna doğru bir adım daha yaklaşalım ne dersiniz? (Dikkat ederseniz sonu geldi demedim henüz :D)

Toledo Madrid'e yarım saat mesafede minik bir İspanya şehri. Aslına bakarsanız o kadar küçük ki sanırım bizdeki Yozgat falan Toledo ile eşlenik olabilir. Ama gotik mimarisi, Osmanlı'nın yaptığı köprüsü, şehri ikiye bölen nehri ve meşhuuur mazapanı (bence çok gereksiz bir tatlıydı) oralara gitmişken mutlaka görülmesi gereken bir şehir.

Toledo'ya her yarım saatte bir Madrid Atoche istasyonundan tren kalkıyor, tren biletlerini bu kez erken almanıza gerek yok zira dediğim gibi her yarım saatte bir tren olduğundan yer bulamama gibi bir durum söz konusu değil. Biletleri istasyondaki makinelerden alabilirsiniz, kişi başı 12,90 € vererek... Ama bizim gibi aptallık yaparsanız iki katı para da vermeniz mümkün.

Hani geçen yazımda demiştim ya Atoche istasyonuyla ilgili sevimsiz bir anımız var diye, işte anlatmanın zamanı geldi. Şimdi efendim biz Barcelona'dan Madrid'e geldiğimiz gün 'hazır yarım günümüz var, Toledo'da küçük yer, bavulları otele bırakıp gelelim ve sonra da ilk trenle Toledo'ya gidelim' dedik. Otele gittik sonra geri döndük ve 13:20 trenine biletimizi aldık ki tam o anda saatlerimiz 12:20'yi gösteriyordu. 'Aaaa nasılsa bir saatimiz var, hadi yakınlardaki yerleri gezelim' diye çıktık ve istasyona yakın olan Retiro Park'a doğru yürüdük. Yavaş yavaş rahat rahat böyle. Neyse dönüşe geçtiğimizde saat 13:00'dı ve 'amaaan nasılsa 20 dkmız var' gevşekliğinde yine yavaş yavaş yürüyüp güneşin tadını çıkarmaya devam ettik. İstasyona girdiğimizde 13:15'ti daha 'nasılsa 5 dk vardı canım yetişirdik.' Farkındaysanız her cümlede bir 'nasılsa' bir varsayım bir vurdumduymazlık bir kendini bilmezlik mevcut ve sonuç olarak biz Nah yetiştik!!! İstasyonun içi o kadar karışık ki koşa koşa ve sora sora trenin nereden kalkacağını keşfetmeye çalıştık. Güç bela treni bulduğumuzda tren tam o anda hareket etti ve gözlerimizin önünde Toledo'ya doğru yola çıktı. Saati geçen tren biletleri için herhangi bir değişiklik yapılmadığından 25 € elimizde patladı ve biz Toledo'ya iki gün sonra tekrar bilet alıp gittik. Ne hoş değil mi!

İki gün sonra akıllanmışlar olarak 15 dk öncesinde istasyonda bekliyorduk. Bir müsibet bin nasihatten iyi neticede. Toledo'ya olan yolculuğumuz göz açıp kapayıncaya kadar geçti tabi, oraya vardığımızda da hayatımda ilk kez şu kırmızı iki katlı üst katı açık olan City Bus'larla yapılan turu satın aldık hemen, yanlış hatırlamıyorsam 6 €'ydu. Toledo'nun görülesi yerleri yaya olarak gezilebilecek gibi değil maalesef o yüzden bence trenden inip hemen bir tur otobüsüne binin. Hem rehber anlatıyor hem de arada durup fotoğraf molası veriyorlar ve yarım saat sürmüyor bitiş noktasına ulaşmanız. Bitiş noktası şehrin en tepesi diyebiliriz, oradan da aşağıya doğru inerek ara sokakları, katedralleri keşfedebilirsiniz. Toledo kılıçları ile ünlü bir şehirmiş, şövalye meselesi ile alakalı sanırım, o sebeple kılıç dükkanları var bol bol. Bence fiyatları da uygun, hepimize birer tane lazım bence, hava alanında sorun olmayacağını bilsem bir tane alıp gelirdim heralde :) 

Şehrin merkezini gezmeniz ne kadar yavaş davranırsanız davranın üç saatten fazla sürmüyor, dolayısıyla dönüş biletinizi daha erken bir saate almak isteyebiliyorsunuz, misal biz :) Ve evet buna imkan tanıyor Renfe, eğer trenin kalkış saatine 15 dkdan fazla zaman varsa ve değiştirmek istediğiniz trende yer varsa hiçbir ücret ödemeden daha erken bir saatte dönebiliyorsunuz.

Ve bu yazıyla birlikte şehir gezmesini bitirmiş bulunuyoruz, dikkat ederseniz İspanya yazılarım bitti demedim :) Daha anlatacak bir iki şeyim daha var. Bekleyin olur mu?











5 Ocak 2016 Salı

Her Şey Güzel Olacak...



Yeni bir yıla girdik, hepimiz 23:59:50'den itibaren 10'dan geriye doğru saydık ve sıfıııır diye bağırıp en yakınımızdakine sarılıp sanki o bir saniyede hayatımız değişmişçesine mutlu olduk. Aslında ne garip di mi, her şey aynı olmasına rağmen kısa bir anlığına bile olsa safça mutlu ve umutlu olmak...
Keşke o kısa anı uzatabilsek, tüm yıla yayabilsek, her yeni günde yaşayacağımız her anın güzelliklerle dolu olduğu masalına inandırabilsek kendimizi. Masallar hep mutlu sonla biter, herkes sonsuza dek mutlu yaşar ya, biz de sonsuza dek mutlu ve umutlu yaşasak...

Umut... Şu sıralar umutlu olmayı mutlu olmaktan daha ister oldum nedense. Size farkı yokmuş gibi gelebilir ama bence geleceğe dair umudu olan insan mutlu olabilir. Biri birini doğurur, sıralanmış domino taşlarında umut en başta durur. "Her şey güzel olacak" gibi çok basit ama bir o kadar da içi dolu cümlenin temelidir umut. Yarının, yarınların bugünden daha iyi olacağına inanmak, yaşadığın kötü günlerin geçeceğini bilmek ve isyan etmemek, hepsinin hamuru umutla yoğrulmuştur bana göre.

Belki de bu yüzdendir ben bu yıl 'sıfıııııır' diye sevinç içinde sevdiklerime sarılırken 2016'da daha umutlu olabilmeyi diledim. Her gün yataktan kalktığımda içimde umut olsun istedim. Geçireceğim günün, haftanın, ayların ve bütün bir yılın umut ettiklerimi getirmesini umarak girdim yeni seneye.

Çünkü ben umutlu bir kızdım aslında, ne kadar daralsam bunalsam bile, bataklıklarda dibe çekilsem bile hep güzel günlerin elbet geleceğinden emin bir halde yaşadım hayatımı. Güzel günler en nihayetinde hep geldi. Her dibe vuruşumda bir çıkış yaşadım, ne kadar ağladıysam o kadar güldüm, ne kadar kaybettiysem misliyle kazandım. Evet şu an pek çoklarından daha az başarılı, daha az diplomalı, daha az etiketli, daha az paralı olabilirim, farkındayım. Ama hayatın şu yaşıma kadar bana açtığı krediyi en optimum şekilde ancak böyle kullanabildim. 28 senenin 21'inde hayat bana kaşıkla bile vermedi çoğu zaman, ama ben bana verdiği damlaları döküp saçmamaya çalıştım, biriktirdim, şu anki ben'i inşa ettim. Olduğu kadar işte... 

Ama geçtiğimiz yılın son zamanlarında üzülürken, kafa karışıklığı yaşarken 'geleceğe karşı umudumu yitirdim' diye içim parçalandı hep. 'İstemiyorum' dedim, 'bir gün daha yaşamak istemiyorum, her şey çok gereksiz ve çok karanlık.' İnsan umudunu kaybettiğinde bence ruh ölümü gerçekleşiyor. Beden yaşıyor ama ruhen hissiz ve bomboş hale geliyor. Ben de bir dönem ruhumun öldüğünü hissettim, zamanında çok daha kötü günler yaşarken yaşattığım ruhumun artık kırılıp parçalandığını, un ufak olup savrulup gittiğini sandım. 

Sonra, yeni yılda, o bir saniyede 'bu böyle gitmez' dedim. 'Yeni yılda her şey güzel olacak, olmalı, daha önce hep oldu, şimdi neden olmasın' diye ikna ettim kendimi. Ruhumu mezarından kaldırdım başka bir deyişle, üzerindeki toprağı silkeliyorum şimdi de. 

Umut etmek istiyorum, her şeyin 2016'da daha güzel olacağına inanmak istiyorum; sadece ve sadece mutlu olabilmek için...