25 Şubat 2016 Perşembe

Artvin Cerattepe Direnişi

Yeşilin en çoğunu gördüğüm en doğu yer Rize Ayder Yaylası'ydı.

Haziranın sonunda çıkmıştık yaylaya, sisli yağmurlu bir hava vardı; şehirde günlük güneşlik dolaşmışken hem de.
Ama hiçbirimiz şikayet etmemiştik, sanki yeşile sis, yağmur ve serin hava yakışıyordu bilemiyorum.

Orada geçirdim bir iki saat bile yetmişti yeşilin bambaşka tonlarının beni sarıp sarmalamasına, tek kelimeyle büyülenmiştim. Sadece iki saatte...



Fotoğraftaki yer Artvin Cerattepe... Hayatımda gitmedim görmedim. Hatta itiraf edeyim, adını bile duyalı bir ay olmamıştır. Artvin deyince Hopa son zamanlarda da Şavşat gelirdi aklıma, bu kadar... Yarına çıkma garantimizin olmadığı şu dünyada 'Ölmeden önce görülmesi gereken yerler' listeme eklediğim ama bir türlü gidemediğim yerlerden biriydi işte benim için düne kadar.



Ama bir gün okudum ki 1 milyon 700 bin ağaç kesilecekmiş orada, ağaç kesmenin hiçbir mantıklı gerekçesi olamaz da, bunun sebebi altın aramak içinmiş... 

Bir yanda ağaç, bir yanda altın... Ağaç yeşil demek, yeşil fotosentez demek, fotosentez oksijen ve oksijen de -her ne kadar bazılarımız hak etmesek de- yaşam demek...

Altın... Para demek, para güç demek, güç hırs demek, hırs yetinememek demek, yetinememek zorbalık demek, zorbalık da başkalarının yaşama hakkını gasp etmek demek... 



Artvinliler yaşamak için direniyor! Gaz yiyor, uykusuz kalıyor, vücudunu siper ediyor, hem de çoluk çocuk genç yaşlı kadın erkek... Neden? Altın için mi? Para için mi? Arsa için mi? Ev için mi?

Yaşam için... Yaşamak için... Kuşları, böcekleri, sincapları, canlıyı, canı yaşatmak için...

Artvin halkı seçimde verdiği oydan, siyasi görüşünden, sosyal statüsünden bağımsız olarak canı pahasına direniyor...

Eskişehirliyim, şehrimle hep gurur duydum özgür, aydın bir kent olduğu için. Artık Artvin'le de gurur duyuyorum ağacı canı pahasına koruduğu için...

Uzaktayım evet ama orada olsam yaşam için gözümü kırpmadan direnirdim...

#DirenArtvin #DirenCerattepe

İlgilenenler için;
http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160223_dokuz_soruda_cerattepe


23 Şubat 2016 Salı

Farklı olmak, fark yaratmak...



Nasıl fark yaratırız? Kalabalıklar içinde nasıl fark ediliriz? Sıradanlıktan nasıl sıyrılabiliriz? Bileniniz var mı? 

Ben uzun zamandır bunun üzerinde düşünüyorum. 
Ataleti sevmeyen, sıradan olmanın varoluşumuza ters olduğunu düşünen bir yapım olduğu için belki de, kalabalıklar içinde topluluk beni nereye götürürse oraya giden, kendi düşüncesini savunamayan, hatta savunmayı bırak kendi düşüncesi bile olmayan, elimde fırsatım olmasına rağmen bir adım öteye taşıyabilecek koşullara sahipken onu kullanmamayı tercih eden bir insan olmadığım için ya da... 
Sebebi ne olursa olsun, 'aynı' olmayı sevmiyorum. 
Çalıştığım yerde, bulunduğum ortamlarda farklı olan olmak, sürüden ayrılan olmak, kimi zaman cesur olan olmak için uğraş veriyorum.

Yapabiliyor muyum bilmiyorum. 
Moduma göre değişiyor bu soruya verdiğim cevap sanırım. Mesela almanca öğreniyorken, o elementary örnekleri çözerken, çat pat cümle kurarken, birileri yazdığım yazılarla ilgili güzel şeyler söylerken, kendimi geliştirecek şeyler okurken, futbolla ilgili detayları tartışırken, sağlıklı beslenip düzenli spor yaparken "evet" diyorum, "farklıyım, hayatın bana dayattığını kabul etmiyor, bir şeyler için çabalıyorum." 
Bu düşünceyi benimsediğim zamanlar mutlu ve umutlu oluyorum.

Ama her zaman güllük gülistanlık olmuyor zihnim. 
Aslına bakarsanız yukarıda ruh halim kolayca değişebiliyor, sabah iyiyken akşam kötü oluyorum. Duyduğum bir şey, başaramadığım bir iş sebebiyle kendimi dünyanın en beceriksiz insanı ilan edebiliyorum. Dünyanın en işe yaramaz insanı nişanını yakama takıyorum. 
Kendimi, sevgilimi, annemi, dostlarımı darlamaya başlıyorum. 
"Yapamayacağım, olmayacak, beceremeyeceğim, zaten ne zaman yaptım ki, şanssızım, hep benim başıma geliyor, neden benimle uğraşıyor" diye bir döngüye giriveriyorum kolayca. 

Korkum ne? Kaygım ne? Başarısız olmak mı? Takdir edilmemek mi? Hakkımda 'kötü, olumsuz' konuşulması mı? Haksızlığa uğramak mı? Hakkımı savunamamak mı? Becerememek mi? Kaybetmek mi? Terk edilmek mi? 
Sanırım hepsi... 
Ve ürkütücüdür ki saydıklarımın hepsi dış dünyanın tepkileri yani benim asla kontrol edemeyeceğim, değiştiremeyeceğim şeyler... Bazen ne kadar umursuyorum insanların benim hakkımda düşündüklerini. Nasıl birden alt üst oluyorum haksızlığa uğradığımda, kötü bir şey duyduğumda, bir şeyler ters gittiğinde... Evet kolay değil benim için hayat, bundan sonra da kolay olmayabilir ve ben bunu kabul etmek yerine olumsuzluğun beni ele geçirmesine izin veriyorum. 
Halbuki başıma gelen olumsuz olduğunu düşündüğüm, beni kıran, üzen her şeyde söyleyeceğim tek bir şey var: SİKTİR ET!

Düşersem kalkarım, yorulursam dinlenirim, bir kapı açılmıyorsa diğerini denerim, koşamıyorsam yürürüm, başarısız olursam yeniden denerim, kaybedersem kabul ederim ama her durumda bir ders çıkarırım ama yine de yoluma devam ederim. 

Thomas Edison "Cesaretimi kaybetmiyorum, çünkü vazgeçilen her yanlış girişim, ileri doğru atılmış yeni bir adımdır." demiş. 
Evet, yanılsak da, başarısız olsak da her deneyim bizi bir sonraki adıma taşır. Bugüne kadar taşıdı, bundan sonra da taşır.

Zira bu fani dünyada etrafındakiler ne söylerse söylesin ne düşünürse düşünsün hayallerinin peşinden korkmadan giden, yüreğinin sesini dinleyen, içinden geleni yapan insanlar fark yaratabiliyor!

17 Şubat 2016 Çarşamba

Kıyamam senin canına...


Bir insanın sevgilisine söyleyebileceği en güzel aşk sözü nedir?

Pat diye bulamadınız değil mi? Aklınıza basma kalıp sözler geliyordur, ‘Seni seviyorum’, ’Sana aşığım’ ‘Seninle yaşlanmak istiyorum’ vs, vs...

Benim hayatımda duyduğum en anlamlı aşk sözcüğü “ Kıyamam senin canına” idi.
Anneannemle dedemin aralarındaki sihirli parolaydı o. Nice ömürlük ifadeye bedeldi bence... Bir taraf diğerine bunu dedi mi, diğeri erir, mest olurdu.

İnsanın sadece bedeni yorulmaz bazen, yüreği de yorulur.
İşte yürek yoruldu mu, öyle “Şöyle bir uzanayım da dinleneyim” de diyemezsin hani, kolay kolay soğumaz yürek dediğin...
Sihirli birkaç söz ister merhem niyetine.. Karşındakinde o merhem varsa ne mutlu..
Yoksa eğer, yürek ezile ezile yaşanan şeye hayat mı denir, eziyet mi...bilinmez..

Aşk dediğin şey sadece kesilen nefes, çırpınan kalp, uçuşan melodilerden oluşmaz ki..
Hep güneşli, hep pırıl pırıl olmaz ki..

Gün gelir kara bulutlar gelir, gök gürler, fırtına patlar, gün gelir seller sular götürür ortalığı, gün gelir buz parçaları yağar gökyüzünden, ve gün gelir, o ışığını sevdiğin güneş yakar bitirir insanı..
O zaman işte, bir küçük söz beklersin.. 
“Kıyamam senin canına” dedi mi birisi, o ılık bahar güneşi doğuverir içinde yeniden..

Birine kıyamamak önemlidir. Çünkü aşkın o nefes nefese heyecanlı safhaları geçip de, emek gerektiren süreçler başlayınca, o upuzun maratonu koşmaya kararlıysan eğer, vicdan ve merhamet en değerli yol arkadaşındır.

Çok şey vardır o sözün içinde.. Bir kere “farkındayım” demektir. “Farkındayım, yoruldun”. “Farkındayım, çaba harcıyorsun.” “Farkındayım, acı çekiyorsun”.
Seni umursuyorum, ve önemsiyorum ve ne hissettiğini ben anlıyorum.

Ama...

'Kıyamam sana.'

Dedem hastanede acılar içinde yatarken , anneannem ona en mükemmel şekilde bakabilmek için çırpınırdı.
O dedeme “Kıyamam senin canına..” derdi ağrı çekiyor diye.. Dedem ona “Kıyamam senin canına ..” derdi yoruluyor ve üzülüyor diye..

Bence saatler, sadece aşkta değil, toplumda da birbirimize “Kıyamam senin canına..” dememizi gerektiren zamanı gösteriyor. Birbirimize kıyamadığımız gün, bu güzel ülkenin kaderi değişecek.

Her zaman derim ya, “aşk” sadece kadınla erkek arasında kalamayacak kadar geniş bir kavram bence..

O yüzden sevgililer günü bahane..

Hayatımızda aşk diyebileceğimiz her, ama her şeye.. sevgilimizden çocuğumuza, hayvanlardan doğaya, sanattan dostlara... "kıyamayacağımız"...özenle, ihtimamla, hoşgörüyle birbirimizi seveceğimiz günlere gelsin.

Aynı havayı soluduğumuz şu gök kubbe altında bize herkes , her şey "sevgili" olsun.

Ne demiş Ahmet Arif :

"Gel beraber alalım nefesimizi sevdiğim..
Sensiz boğazımdan geçmiyor."


Bige Güven Kızılay

14.Şubat.2016

10 Şubat 2016 Çarşamba

İspanya Günlükleri - Futbol

İspanya ile ilgili aklınıza gelen üç şeyi sayın desem eminim bir madde 'futbol' olur, yani en azından erkek ya da benim gibi futbola ilgisi olan cins hatunlardan bu cevabı alacağımdan neredeyse eminim. Eee az buz değil El Classico denen ve dünyanın en büyük iki kulübüne ev sahipliği yapan bir ülke. Dünya Kupasını, Avrupa Kupasını almalara doyamamış, fabrika gibi yıldız futbolcu yetiştirmiş, hatta milli gururumuz Arda Turan'a ev sahipliği yapmışlığı var, daha ne olsun.

Eh zat-ı alimin futbolla olan ilişkisi aşikar, 14 yaşına kadar futbol oynamış, mecburen bırakınca da sıkı bir futbol taraftarı olmuş bir insan İspanya'ya gidince sanır mısınız ki sadece hepinizin yaptığı gibi stad turu yapsın! Hadi oradan.

Bundan iki yıl önce İtalya'ya gittiğimde Roma ve Lazio'nun maçlarının oynandığı Stadio Olimpico'da Lazio - Genoa maçını izlediğimi bilmeyen var mıdır! Millet Aşk Çeşmesiydi, Collesseum'du, Pantheondu Vatikan'dı gezerken ben araya bir de lig maçı sıkıştırmıştım. Eee İspanya seyahati planlanırken de müze biletlerinin yanında hemen fikstürü açıp gidilebilecek maçları bulmam kaçınılmazdı. 

Şansımıza (ya da şansıma demeliyim çünkü partnerimin daha önce Camp Nou'yu görmüşlüğü var ve maalesef futbolu 'o kadar da' çok sevmez.) Barcelona'da olduğumuz hafta sonu Barcelona - Eibar maçı vardı. Eibar kim demeyin, açın bakın La Liga fikstürüne, puan duruma da görün nasıl yükselen bir değer olduğunu :) Zira dişe diş kana kana intikaaam intikaam şeklinde baya güzel oynadı canlarım. Kale arkasında cennetin yedinci katına yakın bir yükseklikte izlememize rağmen sanırım en çok keyif aldığım anlardan biriydi o 90 dakika. Şahane bir şey değil mi ya gittiğin bir şehrin takımının maçını oranın sakinleri, o takımın taraftarlarıyla izlemek, onların heyecanına ya da üzüntüsüne şahit olmak! Ayrıca Barcelona'yı canlı izlemiş olmak da paha biçilemezdi bence. Yine bence diyorum farkındaysanız :) Neyse kendi kendime bir hedef koydum zaten, her gittiğim ülkede en az bir maç izlemek. Biletlerini falan saklıyorum, bir sürü fotoğrafım var. Ay şahane bence yaaa <3




Barcelona'da maç izledikten sonra Madrid'in nesi eksik dedik, orada da normal turistler gibi Barnebau Turuna katıldık. Biraz pahalı gelmedi değil ama seyahatin son günlerine doğru 'battı balık yan gider, bas bas paraları İspanya'ya, bi daha mı gelicez dünyaya' moduna çoktan girmiştik. 

Ne büyük stadları var diye hayran kalmamın yanı sıra adamlar bundan bile para kazanıyor diye Türk hesabına giriştim gezi boyunca. Ama düşününce sergilenecek kupaları, tarihleri ve başarıları var adamların. Şahsen bir Fenerbahçe taraftarı olarak Kadıköy'deki müzeciği düşünüyorum, bir UEFA kupamız bile yokken üç beş kramponla, eski topla falan yürütülecek iş değil. O yüzden bizimki bedava onlarında 20-30 euro :)) 









Renk renk, desen desen, boy boy kupalardan tutun David Beckham Louis Figo Roberto Carlos gibi gençliiğimizin efsanelerinin videolarını, belgesellere, slayt gösterilerine, bir sürü teknolojik uygulamalara kadar yok yok. Stadın içini, yedek kulübelerini, soyunma odalarını, tribünleri kısacası her yeri geziyorsunuz, baya da bir yoruluyorsunuz. Stadın içindeki store çok pahalı, ben kardeşime hediye atkıyı stadın karşısındaki parktaki engelli bir amcadan satın aldım mesela, 5 euroydu sadece :)





Ya işte böyle... Pek kimselerin yapmadığı bir şeyi yapmanın verdiği huzurla bence İspanya yazı dizisine artık son verebilirim. Sırada Münih ve Nürnberg var, aradan zaman geçti ama birer yazıyla Almanya maceramın başlangıcını anlatayım di mi?

2 Şubat 2016 Salı

Eyvah Herkes Evleniyor!!!

Geride bıraktığımız hafta sonu en yakın arkadaşlarımdan birinin daha dünya evine girmesinin ardından etrafımdaki bekar arkadaş sayısı dörde düştü. Bunlardan birinin mart ayında nişanı, eylül ayında da düğünü olacağı düşünülünce bekarlar dünyasında kala kala üç kişi kalmış bulunuyoruz. Kalan üç kişiden biri 89 doğumlu, o da daha genç dersek kaldık iki. Evet 28'lerinin ortalarında 30'a iki kala sardı korkular gelecek yıllar adeta.

Yıllar önce blog vesilesiyle tanıdığım, nişan, kına, çeyiz, evlilik gibi olaylarına yazıları vesilesiyle şahit olduğum arkadaşların durumuna hiç girmiyorum, hepsi anne oldu, anne olmakla kalmadı, çocukları gelin/damat olacak yaşlara geldi. Erken kalkan yol alır, erken evlenen döl alırmış derler; hayatımda şu an ikisi kuralın da işlemiyor olması üzerimde gereksiz bir toplum baskısı oluşturmadı değil.


Kocan Kadar Konuş'taki Efsun gibi efsunlandığım şu günlerde 'ulan yıllar geçiyor, partidir kitap okumaktı dil öğrenmekti gezeyimdi tozayımdı ve bittabi kariyer yapayımdı derken sapır sapır dökülüyor takvimdeki günler, yıllar' kaygısı kapladı içimi. Çok şükür annemin babamın o yönde bir baskısı yok ve maalesef bunun sebebi 'kızımız gezsin eğlensin daha genç' mantığından ziyade 'bu kızdan bir cacık olacağı yok, torun morun beklemeyelim, napalım kaderi buymuş, evlattır bağrımıza basıcaz' diye bir kabulleniş yaşamaları. O  yüzden canlarım henüz 23 yaşında olan kardeşimin gelecekte kuracağı yuvaya ve onlara vereceği torunlara odaklanmış durumdalar. Eee bendeki bu talihi görünce böyle düşünmelerini hiç yadırgamıyorum tabii, olsun anne ben de hala olur minik yeğenlerimi severim, hem bu oğlunun da işine gelir, tüm masrafları halalarından çıkarır çocuğunu beleşe büyütmüş olur işte :)

Gerçi düşünüyorum da anne olmak istiyor muyum, bir çocuğun sorumluluğunu alabilir miyim diye. Yok canım nerdee! Hiç 'ben kendime zor bakıyorum' tribine girmem, kendime çok güzel bakıyorum, eminim çocuğum olsa ona da çok güzel bakarım ama anne rütbesini almak yönünde istekli göremiyorum kendimi nedense. Bence bunun en büyük nedeni işyerinde saatlerimi geçirdiğim üç insanın boy boy, renk renk, desen desen çocukları olması ve benim bütün gün birinin uykusuzluğu, ötekinin hastalığı, diğerinin bir yaş partisi gibi hikayeleri dinliyor olmam. Resmen yaşamıyor gariplerim, yaşatmaya çalışırken kendilerini tüketiyorlar. İşte bu bana çok ters geliyor. Ben daha ne yaşadım ki tüketmeye başlayayım diyorum. Ay lütfen adsız anneler kulübü, hemen saldırmayın! Kabul edin siz de benzer düşünceleri taşıyordunuz kocişkonuzla bebişkonuzu yapma kararı almadan önce... Sen de anne ol anlarsın'cıları da anlamıyorum, bu böyle günün birinde vahiy gibi mi geliyor, 'doğurmalıyım doğurmalıyım, yumurtalarım boşa gitmemeli, döllenmem gerek' diye. Söylenene göre geliyormuş, birden o hisle doluyormuş yürekler, çok saçma dersem yine kızarsınız diye demiyorum.

Neyse zaten şu an çocuk muhabbeti yapmam saçma, daha ortada evlilik, evlilik yoluna atılan adım, evlilik yoluna atılan adım için kaldırılmış ayak ve hatta evlilik yoluna atılan adım öncesi geçirilen bir niyet bile yok! Ha ben inatla evlenenlerin ayakkabılarına ismimi yazıyorum, nişanlananların kurdelelerinden parçalar yutuyorum - ki söz konusu kurdeleler birleşse dünyayı bir tur sarar -  günün birinde biz dünya dışı yaratıkların yaşadığı evlerden 'dünya evine' terfi ederim belki umuduyla. 

Bir iki yıl öncesine kadar soranları 'yok yahu ben daha gencim' şeklinde savuşturuyordum, şimdi o bahane de kalmadı. Üstüne üstlük yakın arkadaşlarım bir bir evlenince onların düğünlerindeki teyzelerin 'eh sıra sen de artık! Yok mu bi konuştuğun?' şeklindeki iğnelemeleri, facebookta gelinle paylaştığın fotoğrafın altına yorum yapan dayıların 'Maşallah gelin hanım da pek güzel çıkmış, darısı siz bekarların başına' yorumları trenin kaçtığı, köprüden öncesi son çıkışın geçtiği hissiyatı uyandırıyor. 

Şimdilerde 'ee sende yok mu bir şey?' şeklindeki meraklı sorulara 'Daha 28'im, 30'a kadar zamanım var' şeklindeki züğürt tesellisi cevabını veriyorum. Ee iki yıla da kim öle kim kala. Hele bir 30 olalım ve hala bekar olalım, o zaman ciddi aksiyonlar almanın zamanı gelmiş demektir. Ben yüzümü karartır evlenme teklif ederim artık. Baktım kabul cevabı gelmedi ama benim de 'çocuk yapmalıyım' hormonlarım kabardı o zaman beyaz atlı prens hayallerime son verir, ya atı ya prensi değiştiririz. Napalım.

(DEĞİŞTİREMEDİ, EVDE KALDI!!)