26 Nisan 2016 Salı

Bir Bekarlığa Veda Hikayesi: AMSTERDAM

Caanım telefonum çalınalı bir haftadan fazla oluyor. Hala içim sızım sızım sızlıyor, bana yar olmayan kimseye yar olamasın felsefesiyle her gece yatarken dua ediyorum çalanın elleri kırılsın şeklinde. Bir yandan da yenisini nasıl alırım şeklinde hesap kitaplarla uğraşıyorum ki asıl bu kısmı hiç iyi gitmiyor. Bir hesap yaptım blogumu yaklaşık 600 kişi takip ediyor, instagramdaki takipçi sayım ise 1450 falan. Toplam 2000 kişi deyip yuvarlasak herkes 1 TL veriverse yemin ediyorum bu iş çözülecek. Ne demişler herkes kendi evinin önünü süpürse dünya temizlenmez miydi hani, o hesap 1 liracık ya, üstünü ben tamamlıcam ve yeniden bir telefona kavuşacağım. Hadi bee!

Dilenciliğimi de yapmamın ardından gelelim şahane Amsterdam tatilimize. Telefonumla birlikte orada çektiğim tüm fotoğraflar gitmişti ama sağolsun kızlar whatsapptan elde avuçta ne varsa gönderdiler de yarın bir gün torunlarıma gittiğimi kanıtlayacak kadar fotoğraf toplayabildim. Eee toplar toplamaz da hemen bir post yapıyım, arası soğumasın istedim.

Amsterdam... Güzel şehir, özgür şehir... Kanalları, bisikletleri veee fahişeleriyle akıllarda yer etmiş bence instagram kareciğine en çok yakışan şehir... Daha önce hiç gitmediğim bu şehre en yakın arkadaşımın bekarlığa vedasını yapmak üzere dört kız gittik biz. 'Oooooo' dediğinizi duyar gibiyim, deyin de zaten. Şimdi burada detay vermek istemiyorum, malum bir yandan da bir yuva kuruluyor, yıkılmasını istemeyiz ama neleeer yaptık neler :) Ama ben size kırdığımız cevizlerden ziyade gezimizin tarihi ve turistik kısmını aktaracağım. Ehehe çatlayın da patlayın! (Yalnız çok iyiydi :p)

Şimdi efendim Amsterdam'a cumartesi öğlen saatlerinde vardık ve pazartesi gece döndük, bu demek oluyor ki 2,5 günümüz vardı önümüzde. Bu 2,5 günde dört kişinin birlikte veya ayrı ayrı gezmek istediği yerler üzerine zaman planlaması yapmak tabii ki ekipteki iki Endüstri Mühendisinin mucizesiydi. Biz bile 2,5 güne neredeyse Amsterdam'ın tamamını sığdırdıysak siz iki kişi üç kişi hayli hayli gezersiniz raad olun :)

Gezi bloglarında mekanlarla ilgili çok detaylı tanıtımlar olduğundan ben size küçük bir liste vericem, hani püf noktası derler ya işinize yarar belki.

1 - Amsterdam Schipol Havaalanında indikten sonra havaalanından kalkan trenlerle (tek yön 5,25 €) şehir merkezindeki Central Station'a yirmi dakikada ulaşıyorsunuz.

2- Biz Rokin caddesinde bulunan Rokin Hotel'de kaldık ve özellikle yer olarak harika bir konuma sahipti. Dam Square'e 5 dakika, Red Light'a 2 dakika, Central Station'a ise 10 dakika yürüme mesafesinde olan otelimizin kahvaltısı da dillere destandı, bizden söylemesi :)

3 - Kısıtlı zamanı olanlar için Heineken Experience, Van Gogh Museum, Rijksmuseum ve Vondelpark dörtlüsü birbirine çok yakın. Bu yüzden bunları aynı gün görmeyi seçebilirsiniz. Ben Heineken Experience'ta çok eğlendim, kişibaşı 16 €'ydu ve hiç acımadım diyebilirim. Vondelpark'ı da bisiklet kiralayıp gezin, hem parkın tamamını görmüş olursunuz hem de şehir merkezinde yapamayacağınız bisiklet keyfini parkta yapmış olursunuz.








4 - Red Light Districht çok değişik bir bölge. Gitmeden önce bir sürü yazı okumuştum, ama görünce 'mutlaka görülmesi gereken bir yer' olduğunu anlıyorsunuz. Bir kere içiniz rahat olsun, camlardaki ablalar o kadar da güzel değil. Bazılar götlü göbekli hatta. Tamam eyvallah her kör satıcının bir kör alıcısı vardır ama ablacım madem ekmeğini vücudundan kazanıyorsun az bak kendine ya! Hayır bu erkeklerde bir garip anacım, 49 kilo olup fit bir vücuda sahip olmana rağmen karnında minicik bir fazlalık gördü mü hemen bize lafı çakarlar (umarım taş yerine gitmiştir :p), orada vitrinde 95 kilo duran ablaya ağzının suyunu akıtarak bakarlar. Valla bir çıkarım o vitrine, alem hatun görür ha!! Neyse Red Light'a gidin özellikle, ablaları izleyin ama dükkanın önünü kapatmayın, kızıyorlar.


5 - Seks tiyatrosuna gidin, ama valla gidin. O kadar ilginç bir deneyimdi ki biz çok eğlendik. Detay vermiyciim ama zenci diyorum, tiyatro diyorum, ablalar abiler diyorum. Öyle işte. Kişi başı 37 € verdik ve show bir buçuk saate yakın sürdü. Bak buna verdiğimiz paraya da hiç acımadık. Siz de acımazsınız. (Beni abaza ilan edip 'vurun kahpeye' diyecek kesim için de sorry cicişlerim ya, siz hayatta çok şey kaçırıyorsunuz)

6 - Anne Frank'in Evi Amsterdam'da çok merak ettiğim yerlerden biriydi. Kitabı okuduğumda küçük Anne'in hikayesinden çok etkilenmiştim, ki evi görünce taşlar yerine daha bir oturdu. Yalnız müzeyle ilgili ufak bir detay, internet biletleri kısıtlı sayıda açılıyor o yüzden en az bir hafta önceden almanız gerekiyor, biz üç gün önce baktığımızda bulamamıştık bilet. Mecburen Madame Tussouds'u gezmeyecek iki kişiyi evi bir tur dolanan kuyruğa dikip biz de o arada gelin hanımla Madame Tussouds müzesini gezdik. Demem o ki ya biletinizi erkenden ve online alın ya da sonsuza dek sıra bekleyin.


7 - Madame Tussouds'nun Londra versiyonunu görmediğimden Amsterdam versiyonunda çok eğlendim. Nasıl yapmışlar ya kanlı canlı gibiydi mübarekler :)





8 - Hollanda yel değirmenleriyle ünlü bir ülke. Amsterdam'ın biraz dışında bulunan Zaance Schans'da da çok güzel yel değirmenleri bulunuyor. Vakit olursa bence gidilmeli görülmeli. Nasıl gideriz derseniz de Central Station'ın arkasında yer alan E platformundan kalkan E391 nolu otobüse biniyorsunuz 40 dk sonra Zaance Schans'tasınız. Yalnız sabah saatlerinde gidin, öğlen tur otobüsleriyle6 gelen +60 teyzeler ve amcalar dolduruyor, bir tane güzel foto çekemezsiniz benden söylemesi...


9 - Ayy yetti taş toprak bize azıcık yemelik içmelik şeylerden bahset derseniz de hemen efendim derim. Şimdi biliyorsunuz patates kızartması buranın milli yiyeceği ki biz dört kızı patates kızartması dolu havuza atsalar 'ay her yerim yağ oldu' demek yerine 'üzerimize azıcık tuz ekin biraz da ketçap mayonez dökün' diyeceğimizden her fırsatta kendimizi patatesçide bulduk diyebiliriz. Bunlardan en meşhuru Manneken Pis, Central Station'a giderken solunuzda kalıyor. Yiyin yedirin. Gelelim pancake'e... Allahım o pancakeler, o nutellalı meyveli krepler, wafflelar... Yazarken bile ağzım sulandı. Bu dükkanlardan da her bir yerde var ama Anne Frank'in evini arkanıza suyu da solunuza alıp biraz yürüyünce sağınızda kalan Pancake! Bakery bunların en en iyisi. Hem tuzlu hem tatlı pancake seçenekleri var ama porsiyonlar öksüz doyuran, bizim gibi sıfır beden hatunlarsanız yarımşar porsiyon yiyin efendim (DÖRT TAM PORSİYON YEDİLER :))





10 - Ottur, space cake'tir, mantardır keyfiniz bilir. Biz space kek yedik, bildiğiniz cupcake. Ama her bünyede etkisi farklı oluyor bunların, o yüzden yapacaksanız da birileri mutlaka ayık kalsın e mi canlarım? 

İşte böyleeee! Şahane bir bekarlığa vedaya imza atıp geri döndük. Ayrıca görülecek şehirler listeme de bir tik atmış oldum. Kız kıza seyahat çok eğlenceli bir şey, hele de en yakınlarınla çıktıysan. Hele de wifi falan hiç yoksa :D Neyse çok da ş'aapmadık zaten ya :p 

Sırada yeni bekarlığa veda planları var. Şahsen ben Ibiza'da yapıcam kendiminkini. Tabii önce teknik bazı bir iki detay var çözülmesi gereken, onlar olsun sonra inşallah. Ay olmazsa da nolcak ben yine de gider vedamı ederim, sonra da bekarlığa döner beni affet sana veda edemiyorum der iki ağlar gönlünü alırım :)











17 Nisan 2016 Pazar

Telefonum çalındı!!



Evet doğru okudunuz...

Hani sizi yazılarımla bezdirdiğim İspanya seyahatim sırasında dünyanın parasını vererek aldığım canıııım telefonum perşembe akşamı cebren ve hile ile çantamdan çalındı. İşin kötüsü hırsızla göz göze geldim ama o itiş kakış içerisinde (metroya binerken gerçekleşti de olay) adam metroya binmek için itiyor sandım. İki durak sonra inince de pufff... Telefonum gitmişti.

Nasıl ağladığımı size anlatamam. Hele de ilk birkaç saat -Allah korusun- hayattaki tüm yakınlarını yitirmişçesine hıçkıra hıçkıra ağladım. Almanca kursundaki müdürden çaycıya kadar herkes beni kendime getirmek için seferber oldu. İnsan beyin tutulması yaşıyor tabii ilk etapta. Hele de İstanbul gibi bir yerde tek başına yaşıyorsanız ve telefonunuz sizi sevdiklerinize bağlayan yegane araçsa birden öksüz, yetim ve arafta kalmış gibi hissediyorsunuz.

Acil durum ve kriz yönetimi ekibinde çalışıyor olmamdan mütevellit bana bir şey olması ihtimaline karşın annem, babam, en yakın arkadaşım, sevgilim ve yöneticilerimin numaralarını cüzdanımda bir kağıtta taşıyordum, Allahtan!! Zira hayat kurtardı diyebilirim. Gerçi hüngür hüngür ağlarken annemi aramam pek akıllıca değildi, çok korktu kadıncağız. Sonra sırasıyla sevgilime, arkadaşıma ve yöneticime ulaştım ve çalınan telefonum değil de böbreğimmiş gibi ağlayarak durumu anlattım. Hepsinin söylediği şey tabii ki 'canın sağolsun' Canım sağolsun daa telefon gitti ya :( Parasını geçtim, aşırı bağ kurduğum bir organım hale gelen o pembiş telefonum gitti :( 

Herkes telefonuna sahip çıksın, çantasının fermuarını tam kapatsın, -yöneticimin önerisidir- müzik dinlemeseniz bile metro, metrobüs, otobüs gibi toplu taşımaya bindiğinizde kulaklığınızı telefona takın. Ama tüm bunlara rağmen telefonunuz çalınırsa yapılacakları da kısaca anlatayım (Allahım her bilgiyi de bana verdirtmek zorunda mısın kamuoyuna, KAP gibiyim, köpek ısırılınca yapılacakları da bana anlattırmıştın, senin benimle zorun ne canısı?)

Telefonunuz kaybolur ya da çalınırsa ilk iş operatörünüzü arayıp hattınıza bloke koydurmak. Sonra IMEI numaranızı biliyorsanız (bilmiyorsanız da operatörünüzden isteyebilirsiniz) BTK'nın oluşturduğu ihbar hattı olan 0312 294 94 94'ü arayarak cihazınıza bloke koydurmak. Böylece telefon sizden sonra herhangi birine satılır ve sim kart takılıp açılırsa 'telefonun çalıntı olduğuna dair' bir SMS gönderiliyor ve eğer iyi niyetli bir kişiyse telefonunuz polise teslim ediliyor ve emniyet de size ulaşılıyor falan. Blokelenen cihaz bloke sizin tarafınızdan kaldırılmadığı sürece telefon olarak asla kullanılamıyor. Ha ama IMEI değiştirme denen bir zıkkım varmış, onu falan yaparlarsa bilemem. Hattı ve telefonu blokeledikten sonra kayıp-çalıntı vakasının yaşandığı ilçenin bağlı olduğu adliyeye gidip suç duyurusunda bulunuyorsunuz. Matbu bir dilekçe var, onu doldurup savcıya ifade verip şikayetçi oluyorsunuz. Nasılsa hat ve telefon blokeli diye suç duyurusunda bulunmaktan kaçınmayın, zira telefonunuz herhangi bir suça karışırsa bu suçta sizin parmağınızın olmadığının kanıtı oluyor bu suç duyurusu. Savcı Bey'e ifade verdikten sonra da yasal süreç başlıyor, söylenene göre kamera görüntüleri vs izleniyor, araştırılıyor ama genelde bulunamayarak faili meçhule düşüyormuş dosya. Ha bulunma ihtimali de var tabi, hani ikinci el olarak telefonu alan biri ona giden SMS'ten tırsarsa, polise gidersee... Ölme eşeğim ölme...

İşte tüm bunlarla uğraşmamın ardından üç gündür telefonsuzum. Arafta gibiyim, ne biri arayabiliyor ne de ben birine ulaşabiliyorum. Arkadaşlarımla mailleşiyor, sevgilimle ergen gibi facebooktan yazışıyorum. Zaten en çok da sevgilime ulaşamayacak olmama üzüldüm sanırım, zira uzak mesafe ilişki yaşayanlar bilir, telefon sevdiğine ulaşmak için yegane araçtır. Telefonum gidince bir daha ona hiç ulaşamayacakmışım gibi hissettim, çok üzüldüm. Tamam saçma, zira tabletten bilgisayardan, iş yerinde mailden bittabii haberleşebiliyoruz üç gündür ama ne bileyim ilk etapta beyin tutulmasının etkilerinden biri bu.

Ay bir de Amsterdam'a gitmiştim geçen hafta sonu, tam da olayın gerçekleştiği akşam fotoğrafları bilgisayarıma atmayı düşünüyordum ki heeeeeeepssiiiii uçtuuuu gittiiiiiiiii... Kesin nazar değdi zaten, niye göz koyuyorsunuz ki saadetime? Ne var dört kız Amsterdam'a bekarlığa vedaya gittiysek! Gözü kalanlar yüzünden gitti telefonum :( Amsterdam yazısı yazıyor olmam gerekirken "Telefonunuz çalınınca yapılacaklar" şeklinde kamu spotu yazıyorum! Peh...

Neyse, cana geleceğine mala gelsin diyelim. Artık mecburen yenisini alacağım, ama almadan önce belki bir ihtimal bana döner -sonuçta helal parayla satın alındı- diye bir ay kadar bekleyeceğim. Ne demişler dönerse benimdir dönmezse hiç benim olmamıştır...

1 Nisan 2016 Cuma

30 yaşına gelmeden önce derken!?



Geçen gün onedio.com’da “30 Yaşına Gelmeden Önce Gezmeniz Gereken 30 Şehir” diye bir liste gördüm. Görmez olaydım! Bir insanın loserlığına bu kadar mı vurgu yapılır? Yaşım 28,5 şurda 30’a kalmış 1,5 sene ve benim gördüğüm şehir sayısı Roma, Barcelona, İstanbul ve haftaya Amsterdam’la birlikte sadece dört… Bir elin parmakları bile değil, dört…

Ay otur vur kafanı taşlara… Kalan 26 ülke nasıl gezilecek bir buçuk yılda? Kiminle gezilecek? Hangi parayla gezilecek? Seyirci jokerimi kullanmak istiyorum Kenan Bey…

Bu arada “30 yaşına gelmeden önce” ile başlayan her cümleye, listeye, tavsiyeye de kılım bu sıralar. Ulan madem böyle listeler vardı elinizde, neden 28 olduğumda çıkardınız sandıktan, 22-23 yaşındayken söyleseydiniz de yedi senede yaya yaya yapsaydık. Şimdi kalmış iki sene, yumurta kapıya dayanmış biri bir yandan ‘30’una kalmadan hayırlı bir kısmet bul evlen’ derken öbürü ‘gez, toz, nerde akşam orda sabah diye takıl’ der. Ortanız yok ortanız. Evleneyim diye uygun aday bulma/ilişki sürdürme/evliliğe ikna etme sürecini mi yürüteyim yoksa 'nerde akşam orda sabah' sürtüklüğüyle günümü gün mü edeyim. Ay lütfen “ikisini birden yapabilirsiniz şekerim” demeyin. “OKOSONO BORDON YOPOBOLORSON ŞIKIRIMM” miş. Hadi ordan! Hiç bile yapamazsın. Bir kere düzenli güzel bir ilişkin varsa öyle alem insanı gibi yaşayamıyorsun. Tamam medeni insanlarız, gez toz eğlen kimse o kadarına ses çıkarmaz ama, sen her gün feneri başka yerde söndür de göreyim bakalım senin o ‘medeni’ sevgilini. ‘Godoş, gavat, öyle böyle’ gibi sıfatlarla çağrılmıyorsa kendisi, senin ‘OY OMO BON OZGOR BO KOZOOOM’ cümlen bitmeden kendini  terk edilmiş bulursun cicim. Tam tersi erkek için de geçerli. İlişkin varsa sorumlulukların da var, havai havai takılamazsın. O yüzden 30’una kadar ya tek tabanca olarak ne bok yiyeceksen yiyeceksin ya da limitler dahilinde yaşayabildiklerine şükredeceksin.

Neyse konumuza dönersek, ben napıcam ya nasıl gezicem o kadar şehri? Düzenli ilişkimin limitleri dahilinde 24 şehir kiminle nasıl keşfedilecek? Tek başıma gitsem diye hevesleniyorum bazen ama Pippa Bacca geliyor aklıma, yol kenarında tecavüze uğrayıp elin yaban memleketinin ormanlık alanında cesedim kurda kuşa yem edilecek diye korkuyorum. Hayır neden dağda bayırda geziyorsun dersen evet saçma, ama ne bileyim tek başına yurt dışına çıkmak denince aklıma gelen senaryo bu oluyor. Hep Amerikan filmlerinin suçu. Yoksa Paris’te Eyfel’e çıkarken, Venedik’te gondolla gezerken pek de canice bir şey gelmez kimsenin başına.

Tek başına seyahate uzak durmamın bir diğer sebebi de fotoğrafımı çekecek kimsenin olmaması. Bilen bilir, ben fotoğraf çekmeyi de çekinmeyi de (tamam, çekinmeyi biraz daha fazla seviyor olabilirim) çok severim, gittiğim yerlerde de ‘anı olsun’ görünen sebebi altında ‘instagram fotoğrafı’ çıkarma sevdasıyla delice fotoğraf çekinirim, yanımdakilere gezmeyi tozmayı zehir bile ederim. Böyle bir insan tek başına bir yere giderse, cidden hayat damarlarından biri kopmaz mı soruyorum size? Ne yani selfie çubuğuyla Sagra da Familia önünde kendi fotoğrafını çeken ezik japon kız gibi mi olayım!! Oh nooo, tecavüz senaryomdan daha tüyler ürpertici bence…

Sözün özü tek başıma biraz zor giderim ben oralara. 1,5 yılda 24 ülke gezecek enerji/para/partner üçlemesiyle de ancak rüyalarda buluşuruz herhalde.

30’uma 1,5 kala kafayı yedim. Yapacak çok şey var ve tren perondan kalkmak üzere gibi bir baskı oluşturdu hayat üzerimde. Ne hayatı be! Siz yaptınız… Kiminiz evlendi, kiminiz doğurdu, mutlu aile tablosuna ince fırça darbeleriyle dokunuşlar yapıyorsunuz; kiminiz de yaldır yaldır geziyorsunuz. Bir yandan o şirin şirin konuşan bebişlerinize özeniyorum, bir yandan da Ibıza’da ettiğiniz danslara iç çekiyorum. Manyak ettiniz beni.

Neyse ki haftaya Amsterdam’a bekarlığa veda partisine gidiyorum, yıl sonuna kadar da listeden bir iki şehir daha silersek, geriye bir yıl kaldığında da THY’ye hostes olarak girer, üç dil bilen seksi hostes olup denizaşırı uçup uçup bir yılda hepinize fark atarım ^.^

30’umdan sonra da “30’unuza gelmeden Sri Lanka’yı mutlaka görmelisin, Chi Chi Adalarında gökkuşağı kokteyli içmeden ölmeyeceksin, Kongo’da epicilimus virüsü kapmadan dönmeyeceksin” diye ahkam keserim :)