27 Mayıs 2016 Cuma

Bezdim vallahi bezdim...



Son zamanlarda öylesine depresif bir ruh hali içindeyim ki selamlaşmak için “naber, nasılsın” diye soranlara formaliteden olsa bile “iyiyim” diyemiyorum. “Kötüyüm, baya mutsuzum” diye cevap verince karşıdaki de bir afallıyor, sorduğuna soracağına pişman olup sessizce uzaklaşıyor yanımdan.

Öyle dram modundayım ki Karagül diye saçma bir dizi var, orada paso ağlayan bir ergen delikanlı var, aynı onun gibiyim. Diziyi izlemiyorum ama sanırım üç ay önce gittiğim bir ev oturmasında ev sahipleri izlediği için benim de gözüm takılmıştı, çocuk bi mezarın başında ağlıyordu. Sordum, Özcan Deniz babasıymış ama çocuk babası olduğunu bilmeden büyümüş, tam öğrenmiş babasına kavuşacak derken Özcan Deniz ölmüş. Ama bu arada Özcan Deniz’in dizideki ikinci ölümüymüş, birincisinde öldü sanmışlar ama ortadan kaybolmuşmuş (ki bu arada Özcan Deniz gidip bir başka dizide oynamış) tabii herkes adam öldü sanıp hayatına devam etmiş. Sonra Özcan dönmüş, herkeste bi sevinç bi mutluluk. Bir iki bölüm takıldıktan sonra bu sefer sahiden ölmüş. Çocuk da mezarı başında ‘geç buldum tez kaybettim’ diye ağlıyordu. Neyse aradan üç ay geçti, geçen günlerde yine aynı eve ev oturmasına gittim, Karagül günü, yemin ederim çocuk yine mezar başında ağlıyordu. Üç ay ya, 12 bölüm geçmiş aradan adam hala bıraktığım yerde duruyor. Bu sefer de anası ölmüş. Dedim ne bitmez çilesi varmış çocuğun. Bir yandan da cenabetlik çocukta mı diye de düşünmeden edemedim ya neyse.

İşte ben de bu çocuk gibi senaristin gazabına uğradım sanırım. Hiç mi güzel bir gelişme olmaz hayatımda ya! Neye elimi atsam elimde kalıyor. Senelerce ne çilem varmış, çek çek uğraş uğraş bitmedi. Başrol oyuncusu olarak bir benim bir de Arka Sokaklar ekibinin başına dünya kadar olay geliyor. Günün birinde pes edicem, bu dünyadan Hodor gibi göçüp efsane olucam az kaldı.

Mutsuzluk öyle darlıyor ki içimi ota boka ağlıyorum artık. Bir insan bulaşık makinesini boşaltırken elinden kaşık düştü diye ağlar mı? Ya da bakın bu daha absürd, kursta almanca cümle kuramadı diye gözleri dolup sınıfa trip atar mı? Ben yapıyorum. Yaptıkça kendime daha çok sinir oluyorum böyle mızmız bir insana dönüştüm diye.

Öfke… Her şeye öfkeleniyorum, bana yardım etmeyenlere, hislerimi hafife alanlara, “sabret muradına ereceksin, olacak elbet” diyenlere, bu kadar zor olduğu için Almanca’ya, uzaklara gitti diye sevgilime ama en çok da kendime öfkeleniyorum. Her şeyi kendi başıma ben açıyorum en nihayetinde. Hiç kimsenin bu durumda suçu yok ve bundan dolayı hıncımı en fazla kendimden çıkarıyorum, kendi canımı en çok kendim yakıyorum.

“Döndüm kıbleye doğru açtım ellerimi, yalvardım allahıma duysun diye beniii” diye İbo şarkıları söylüyorum evde. Hayır sesim de kötü, çevreye de birazcık rahatsızlık veriyorum ama napıyım, canımız sıkkın “ben her geceee sarhoşum derdimdeeen böyleeee, aşk yolundaaa berduşum kaderim böyleee” diye iki tek atıp efkarlanamıcaz mı canım aaa!!!

Çok şey değil, ufacık bir işaret istiyorum, geleceğin güzel olacağına dair minik bir işaret. Kapkaranlık iç dünyamı aydınlatacak bir mum ışığı. Şımarık bir insan değilim, “küçük şeyler illa ki oluyordur, sen görmeyi bilmiyorsun” demeyin gözünüzü seveyim, olsa benim gibi bir insan bu kadar olumsuz olur mu, her gece “çok mutsuzum” diye ağlar mı. Yok! Beni gelecek için umutlandıracak hiçbir şey yok! Olmuyor ve olacağı da yok.

Artık “eninde sonunda olacak” cümlesini duymaktan, “sen inan, inanırsan olur” klişelerinden de bıktım. Yeterince beklersen her şey olur tabi, ama evrenin ‘yeterince’si üç yıl mı beş yıl mı kim bilecek… Ben inanırsam olurmuş. Ulan inanmayı bırak ben kafa olarak artık burada yaşamıyorum, inanması mı kalmış. Hani? Bir bok olduğu yok işte. Myth busted canımslar.


Valla billa kendi hayatımdan o kadar bezdim ki, Arka Sokaklar dizisine geçicem. Bak Hüsnü Çoban öldü sandık, bir yoğun bakım sahnesi, iki elektroşok, bir doz epinefrinle adamı beş çocuğuna, Suat yengemize bağışladılar. Senarist dediğin böyle olur arkadaş, benimki Bihter Ziyagil gibi sıktıracak iki göğsümün arasına! Olmaz ki böyle…

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Üstgeçitteki Burger King

İnsan küçük şeylerle mutlu olabilmeli değil mi? Zira son on yılda sosyal dünyada kendimize ve birbirimize pompaladığımız yegane mesaj hep bunun üzerine. Kuşun kanat çırpmasından tutun da, metrobüste oturacak yer bulmaya kadar ufacık şeylerden mutlu olabilmeliyiz aslında. Peki ne kadar yapabiliyoruz bunu? Becerebiliyor muyuz gerçekten meyveli dondurma yerken şükredebilmeyi, pasparlak bir havada gözlerimizi kısıp güneşe bakarken gülümsemeyi?

Sanırım ben eskiden daha çok yapıyordum bunu, evime her gün girdiğimde derin bir ohh çekiyordum falan. Ama son altı aydır yaşadığım heves kırıcı olaylardan dolayı kırılgan hissediyorum ve ufak kıvılcımlar mutluluğumu alevlendirmeye yetmiyor gibi. Mutsuz, ağlak ve huysuz bir insan olup çıktım sanki. 2016’yı şu an bulunduğum koşullarda tamamlamak istemiyorum diye hedef koymuştum kendime, bitime altı ay kala hedefime yaklaşamamış, bir arpa boyu bile yol gidememişim gibi geliyor. Ot gibi yaşıyorum ruhen, zira bedenen oradan oraya uçan amaçsız kör sinek gibiyim, hani yakalasan yakalayamazsın sinir bozucu bir şekilde uçarlar ya, ben de öyle saf saf koşuşturuyorum oradan oraya.

Ay topu topu iki paragraf yazdım, yemin ederim ben kendimden soğudum  siz bana nasıl tahammül ediyorsunuz şaşırıyorum. Mesela ben sevgilimin sabrına hayranım, bazen öyle olumsuz, dünya başıma yıkılmış modunda oluyorum ki, adam buna rağmen yılmadan benimle konuşuyor. Arkadaşlarımı hiç söylemiyorum zaten, her gün aynı mızmızlıklarımı bıkmadan dinliyor garibimler ya, haklarını ödeyemem. Gerçi gelin çiçeğini bana atmayan adını vermeyeceğim yakın arkadaşımla gayet ödeştik sayabilirim >.< O kadar da ayarlamıştık koordinatları, gitti kime attı yaaa!!!

Neyse yine de küçük şeylerle mutlu olabilme konusunda hala umudum var. Hemen size içinizi ısıtacak bir hikaye anlatayım:

8 yıl önceydi, Tüyap’taki bilişim kongresi için İstanbul’a geldim, 11 yaşımdaki Topkapı-Sultanahmet ve Tatilya üçlemeli okul gezisinden sonra hayatımdaki ilk ‘büyük insan’ gelişim. Otobüsteyiz, Sapanca yolu üzerindeki üstgeçit McDonalds’ı görüyorum ve adeta büyüleniyorum ama maalesef otobüsle olduğumuz için uğrayamıyoruz. 20 yaşındaki tıfıl kız için ölmeden önce yapılacak şeyler listesine giriveriyor o üstgeçidin içinde olup alttan gelip giden arabaları izlemek… Bir yıl sonra İstanbul’da çalışmaya başlıyorum ve o zamandan bu yana o yolu defalarca kullanıyorum. Ama maalesef yine otobüsleyim ve yine uzaktan bakıyorum hayallerimin üstgeçitine.

Gel zaman git zaman aradan öyle uzun zaman geçiyor ki mekan el değiştirip Burger King oluyor. Aman olsun ne fark eder pavyon bile olsa ben oraya girip bi’tek atmalıyım öyle bir yer yani bana göre. Sonra bir gün bir arkadaşımla hem de özel araçla Abant’a gidiyoruz, dönüşte de bu hazin hikayemi dinleyen arkadaşımla uğramaya niyetleniyoruz, ancaaak maalesef yanlış yerden İstanbul yoluna çıkınca bir kez daha hayallerim suya düşüyor.

 
Olmayacak derken, vazgeçmek üzereyken, orayı uzaktan sevmek aşkların en güzeli derken geçen Cuma günü, Ankara’dan dönerken bu hayalim gerçekleşiyor, sevgilim sağolsun anlattığım bu hikayeden çok etkilenerek (biraz da “ye de sus be kadın” diye düşünerek) üstgeçit Burger’da duruyor veeee beni o yarım saat için dünyanın en mutlu insanı yapıyor.



O hamburger sanırım yediğim en lezzetli Burger King hamburgeriydi. Suratımda öyle salak bir mutluluk vardı ki adam içinden “kimisi boğazda yemeğe bile burun kıvırır, bizimki üstgeçit köşelerinde mutluluktan uçuyor” demiştir eminim. Ay ama bak şu an bile o anı yaşadığıma bir kez daha mutlu oluyorum. Lacivert’te yemek de neymiş!


İşte size küçük şey ve bundan delicesine mutlu olan bir kızın hikayesi. Ama bu kız bir yandan da koca bir denizde bir sürü sorunla baş etmeye çalışıp, umutsuzluk denizinde sürükleniyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu di mi? Teraziyim ya, denge (!) benim göbek adım.


PS: Bir kez daha bana bu mutluluğu yaşattığın için teşekkür ederim sevgilim. Ich liebe dich <3

PS 2: Fotoda da kendimle çelişiyorum, pek bi cool çıkmışım :p

17 Mayıs 2016 Salı

Falcı Bacılar ve Kahve Falları

Şu sıralar hayatım o kadar karışık ve belirsiz ki son günlerde kendimi fallara vermiş durumdayım. Normalde migren hastasıyım, öyle kahve falan içemem yani. Ayrıca sevmem de Türk kahvesini. Çok acı geliyor, içerken midem o kadar bulanıyor ki yeminle ucunda falcı bacıya gönderilecek fal olmasa hayatta aklıma gelmez ‘ay bir keyif kahvesi içeyim’ diye bir düşünce. Ben çay insanıyım, ama onun da falına bakan bi uygulama yok henüz. Neyse ne diyorduk, hayat karışık ve belirsiz. Öyle ki bir gün içinde birbirinin zıttı olan bir sürü karar verip sonra cayabiliyorum. “Ay aman olmazsa olmasın canından kıymetli mi yaşar gidersin burada” dememden on dakika sonra “ben napıcam burda tek başıma. Gideceğim banane” diye yaygara yapıyorum. “Almanca’dan nefret ediyorum, öğrenemiyorum da zaten girmiyor kafama” diye zırlamamın peşine “B1 sınavına girip sertifika alayım da hazır olsun” diye salakça arayışlarda buluyorum kendimi. Yani bu dönem saçımı pembeye de boyatabilirim, tesettüre de girebilirim, tasımı tarağımı toplayıp yurt dışına taşınabileceğim gibi, ne varsa memlekette var deyip Eskişehir’e de dönebilirim. Kendi ipimle ben bile kuyuya inmem öyle karanlık kuyunun dibi.

Hal böyle olunca dedim ya kendimi fallara vermiş durumdayım. Fal bakan ne kadar uygulama varsa indirdim, iki günde bir o zıkkım Türk kahvesini içip bilimum ablalara gönderiyorum. Hayatımda hiç falcılığı profesyonel meslek edinmiş birine fal baktırmadım. Zira genelde profesyonel bakanlar bir şekilde bence tutturuyorlar, yeter sayıda örnekten duyduklarımla bu bilgiyi teyit ettiğim için kendimle ilgili şeyleri duymaya korkuyorum ben. Hayır şimdi abla atış serbest diye bir şey söyler, ben düşünce gücümle olmayacak şeyi oldururum, sonra da bir ömür kendimi suçlarım. Zaten kendimi suçlama üzerine tez yazarım, öyle bir karakterim, bir de bu yükü taşıyamam diyerek uğramam falcılara. Ha ben böyleyken annemle kardeşim Eskişehir’de bir falcıya dadandılar, her hafta sonu gidiyorlar, öyle ki kıza verdikleri parayla aylık geçimini sağlıyordur bence hatun. Tamam bir kere gittiniz, eyvallah baya da yerinde tahminler yaptı ama aynı kıza sekiz hafta üst üste gittiğinizde artık o fal olmuyor. Aileden biri gibi “abla senin kızının böyle bir dileği var gerçekleşecek, bir uçak görüyorum, valla gidecek” dediği zaman benim gözümde uygulamadaki Derya Abla’dan daha az değeri oluyor, bilesiniz.

Falcı Bacı var hani, application dünyasında kimsecikler yokken kırmızı eşarbı ve İzzet Altınmeşe beniyle ilk o bakmaya başladı fallarımıza. Canım… Falcı bacıya inanın a dostlar… O biliyor, cidden biliyor. Zira hani benim telefonum çalındı ya (evet bu yazımda da bu duruma değindiğime göre yeterince bokunu çıkarmışım demektir J) hah o olaydan bir iki hafta önce kendisine gönderdiğim dört fincandan üçüne “Yakın zamanda polise ya da savcılığa işin düşecek, canın sıkılacak, üzüleceksin” dedi, ben de Allah var hiç inanmadım. Aradan üç beş gün geçtikten sonra savcının karşısında ağlayarak ifade verirken falcı bacı bana kıs kıs gülüyordu eminim. Demem o ki falcı bacıya inanın. Ha kendisi yıllardır “üç vakte kadar bir hediye alıyorsun, bir yüzük görüyorum, muradına ereceksin” de diyor, nedense bunlar hiç gerçekleşmiyor ama olsun en azından kötü bir şey söylüyorsa inanın derim.


Bir de Derya Abla var, o yeni çıkmış, zannımca falcı bacımızdan daha genç olan bu ablamız daha senli benli yazıyor yorumlarını. Daha bugün kendisine gönderdiğim fincana “ay bu ne ya şeytan çıktı falında” yazarak adeta kendimi gün ortamında hissetmemi sağlamış bulunuyor. Hoş sohbet Derya Ablamız biraz da sivri dilli, yine bugünkü falımda “Sevgilinin başını fazla şişiriyorsun. Tavırlarına biraz daha dikkat etmelisin” dedi. Ben? Başını şişiriyorum? Hadi ordan! Bir kere ben kimsenin başını şişirmem, keşke şişirsem ama maalesef huyum kurusun ne edersem kendime ederim, o yüzden daha 28’imde kronik, mide-migren-astım hastasıyım, kolesterolüm çok yüksek, on yıl sonra tık gidebilirim o derece. Kafa şişiriyormuşum! Ensesine vur lokmasına al bir insanım yahu, adam tasını tarağını topladı ülke değiştirdi, gık demedim hanım sen ne diyorsun! Tamam azıcık trip atıyor olabilirim, hatta yakın arkadaşlarım da dahil ‘tribal’ diye dalga geçiyor olabilir ama valla billa herkesin yaptığı kadar yapıyorum. Azıcık ilgi istemek, azıcık naz yapmak kafa şişirmek kategorisine girmemeli Derya Hanım!!!


Evet Derya Ablaya da tribimi attığıma göre kendimle çeliştiğim bir yazıma daha son vereyim yavaştan. Hayatımı falcı ablaların – yani üç beş kodla yazılan uygulamaların – söylediği şeylere endeksledim şu aralar. Kısmetin var, beklediğin haberi alıyorsun, sana beyaz bir kağıt geliyor, yaşça büyük biri yardım edecek dileğin olacak, devlet dairesine işin düşecek, sevdiğinle olan aşkınız her geçen gün büyüyecek gibi birer cümlecik umut kırıntılarına bağlı neşem de hüznüm de...

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Detoks Yılı



Bakın canımslar beni kaç yıldır okuyorsunuz ve biliyorsunuz ki tek sayı ile biten yıllarda hayatımda güzel gelişmeler olurken çift sayı ile biten yıllarda burnum hep boka batıyor. Ve bilin bakalım bu yıl neyle bitiyor? Bildiniz: çift sayı…

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir hesabı bu sefer 2015’in sonlarında hissettirmişti zaten 2016’nın çok zor bir yıl olacağını. Tabii ki yanılmadık. Kasım ayından beri başıma gelenleri dizi senaryosu yapsalar Game of Thrones’tan fazla izlenir olur, Bihter Ziyagil’i unuttururdum sizlere ama yapımcılar kaybettiler, benim hayatımın saçmalıklarına da sadece yakınımdakiler şahit oldu.

Ünlü Türk düşünürü Serdar Ortaç’ın bir menkıbesinde söylediği üzere “Hayat beni neden yoruyosun?” diye isyan ede ede ağlamalarımı mı sayayım, kesemin dibine yaklaştığım anları mı sayayım, savcılıkta ifade verip koskoca savcıyı canından bezdirmemi mi anlatayım, yoksa en yakınım dediğim dostlarımdan yediğim kazığın ölçüsünü mü vereyim! Bakın sevgilimin gurbet ellere yerleşerek beni hayali Helgalarla zihinsel kavgalara atması, kavuşamama senaryoları yazarak Oscar aldırması, asker yolu bekler gibi şafak saydırmasını söylemedim bile…

Neyse efendim, tabii sevgili takipçilerim bunların ve buraya yazamadığım bir yığın olumsuz ve karamsar gerçeğin farkında olmadıklarından hayatımı çok renkli olarak görüyorlarmış. Tamam itirazım yok, bok sarısı da yeni dönem hardal sarısı olarak renk skalamızda yer alıyor ama millet beni “disko disko partizani” diye nerde akşam orda sabah takılıyorum sanıyormuş. Evet son altı ay içinde önce İspanya’ya sonra Almanya’ya sonra Hollanda’ya gitmiş, Türkiye’de de bir sürü konsept doğum günü partisi düzenlemiş olabilirim ama bu renkli bir hayatım olduğunu göstermiyor. Mesela Yeşilçam konseptli partimizin sadece 6 saat öncesinde sağlık sıkıntılarım yüzünden ünite ünite kan verdiğimi, halsizlikten kolumu kaldıramadığımı bilmiyorsunuz. Almanya’dan dönerken, sevgilimden ayrılırken bütün seyahat boyunca ağladığımdan da haberiniz yok. Amsterdam’dan döndükten sadece bir hafta sonra yepisyeni telefonumun çalındığını biliyorsunuz onu da ben söyledim diye :p

Sözün özü, her şey toz pembe değil be canımslar. Ben son dokuz ayda önce en yakın dostumu kaybettim, nedensiz yere bambaşka bir insana dönüştü ve tüm ilişkimiz koptu gitti. Kardeşim dediğim insan el oluverdi minicik bir zaman diliminde. O kaybı atlatamadan sevgilim gitti. Tam her şey yoluna girdi demişken hayatım bir kez daha alaşağı oldu. -Derme çatma da olsa yeniden  inşa ettiğim dünyam yine yıkıldı. Ummadığım insanlardan ummadığım şeyler duydum, ummadığım şeylere maruz kaldım. Geceleri tek başıma ağlarken tek renk siyahtı.

2016 hayatımdaki en değişik yıllardan beri. İlk defa bu yılın sonunda nasıl bir hayatım olacak, nerede olacağım bilmiyorum. Belki bugünkü koşullarla aynı olur her şey, belki de dünyanın bambaşka bir yerinde kendime yeni bir hayat kuruyor olurum. Belki de hayatta bile olmam bilemeyiz sanki hiç göçmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ya küstahça. Belki çok mutlu olurum belki de yine mi be diye ağlarım. Bilmiyorum. Ve inanın belirsizliğin rengi gökyüzü mavisi değil…

Bu yıl detoks yılı… Beni üzen, kıran kim varsa ve ne varsa çıkarıyorum hayatımdan. Çıkaramıyorsam da amiyane tabirle “iplememeyi” öğretiyorum kendime. Kendimle övünmek değil amacım ama ben ince düşünceli bir insanım, kimsenin kalbini kırmamaya, sevdiklerimi mutlu etmeye önem veririm. Ama hep veren taraf olmak bu yıl bunca yükümün arasında artık zor geliyor. Ben düşünceli davranmama rağmen benim hayatımı önemsemeyen, bir mesajı bile esirgeyen, hep isteyen hiç vermeyen insanların hayatımdaki yeri fiziken devam etse bile kafa olarak sonlanmış durumda. Çünkü artık yoruldum. Kelin kendine sürmeye bile merhemi yok!

Öte yandan öyle insanlar var ki en yakınlarım bile “noldu” diye sormazken canımın sıkkınlığını görüp kayıtsız kalmayan, mesajla ya da basit bir instagram yorumuyla yanımda olduklarını hissettiren. Bu hayatta güzel insanlar da çok ve benim de etrafımda varlarmış, ne mutlu bana.

Kendimi manevi olarak rahatlatmaya, ruhuma su serpmeye çalıştığım şu günlerde Şems’in en sevdiğim sözüyle bitireyim yazımı: “Düzenim bozulur, hayatım alt üst olur diye korkma. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden güzel olmadığını!”


Rengarenk kalın…

3 Mayıs 2016 Salı

Tükenmişlik Sendromu Mode On



Çok canım sıkkın bu aralar... Hatta can sıkkınlığı az kalır, mutsuzum... 
(Gerçi inanırlığımı yitiriyorum üç ayda bir canım sıkkın postu yaptığım için)
Sanki telefonum çalınmış ve elimden tüm özel hayatım alınmış gibi hissediyorum diyeceğim ama zaten telefonum çalındı ve elimden tüm özel hayatım alındı, o sebeple bu tanımlama bile az kalıyor.

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor, özellikle geleceğe dair planlarımla ilgili bir tuğla daha koyasım gelmiyor. 
Hürrem Sultan gibi tükenmişlik sendromu yaşadığım kanaatindeyim, ama onun yaptığı başını alıp gitme kısmını yapamadığımdan tükenmişliğimle başbaşa çekirdek çitliyoruz evde. 

Ben ki bu yaşıma kadar kafasına koyduğunu eninde sonunda bir şekilde yapan bir insan olarak, dış etkenlerden dolayı kafama koyduğum şeyi de indiresim geliyor. Zira ne yaparsam yapayım bir arpa boyu yol gidemiyorum.

Güzel bir şeyler olsun istiyorum mesela. Olmuyor. Olmadığı gibi bir sürü de kötü şeyi üst üste yaşıyorum. Bu noktada size bir uyarı yapmak istiyorum: Gözünüzü seveyim, "ama bak sağlığın yerinde" demeyin, çünkü değil. Bir de o tür şeylerle uğraşıyorum. Verdiğim kanlarla vampir sürüsünü doyururdum öyle diyeyim size. Tamam çok şükür, ciddi derecede bir rahatsızlık değil yaşadıklarım ama 28 yaşında bir insanda da 300'e ulaşmış kolesterol olmasın, midesi delinecek kadar bakteri dolmasın di mi? Yok!

İsyan etmiyorum. Bak tanıyosunuz beni az çok, halime binlerce şükür. Ama şu da var ki bir şeyler de biraz daha yolunda gitsin, hayat artık beni daha az yorsun istiyorum. Dertsiz insan yok eyvallah, herkesin büyük küçük derdi var, biliyorum. Ama bazen Allahın yüksek lisans tezi olarak beni ve yaşamımı konu aldığını düşünüyorum. Hatta eminim kafasından da böyle geçiriyordur:

"Tüm parametreleri değiştirerek deneğimizin nasıl tepki vereceğini izleyelim? Hmmm, şimdi sevgilisini gönderelim uzağa. Eveeet baya bir etkilendi. Ay dur köpek ısırsın. Peki terk edilse nasıl tepki verecek? Ooo sonuçlar ilginç... Telefonu çalınsın. Çok ağladı, salak... Şimdi de gelecek planlarını suya düşürelim. Yine ağladı... Sürekli ağlıyor."

falan diye notlar alıyor bence. Ay yeminle kandil günü çarpılacağım, hiçbiriniz de uyarmıyorsunuz. Allahım, kulunum neticede, dene tabii nolcak...

Saçmalamanın dibine vuruyorum. Dedim ya içimden bir şey gelmiyor diye, tek istediğim dizi izleyip uyumak. Bence işyerlerinde bu gibi durumlar için ücretli izin çeşidi olmalı. Eve gidip pijamam ve battaniyemle üstüme kırıklanan bisküvi parçaları, dökülen dondurma damlalarıyla sezonlarca dizi izleyip arada ağlayıp uyusam mesela. Amaaa work bitch...

Dün facebookta bu ruh halimi yazdım azıcık, yorumların ortak paydası 'her şey güzel olacak'

Ama nedense bu sefer içimde o umut yok, önümü göremiyorum. Karanlık içim ve zihnim. O pozitif, güzel günlerin geleceğine inanan Pollyanna'nın helvasını kavuruyorum.

Yine de kişinin kendisiyle çelişmesinin kitabını yazan bir insan olarak bugün Miraç Kandili, açılan eller geri çevrilmez diyerek istemeye de devam edeceğim. Belki bu sefer deneğinin tepkisini istediğini vererek ölçer, belli mi olur :)

Hayırlı kandiller...