28 Haziran 2016 Salı

Her Şey Bitiyor...

Bu sıralar her şey bitiyor, sona eriyor, final yapıyor. Tamam ben tükenmişlik sendromu yaşıyor olabilirim ama dünyadaki diğer kaynakların tükenmesine gerek yok bence. Dolaptaki ice teaden raid sineksavara, Almanca kursumdan sahip olduğum dostluklara, Person of Interest’ten Game of Thrones’a kadar sevdiğim her şeyi teker teker elimden alıyorlar. Uyuz oluyorum.

Doğanın dengesi falan tamam ama bazı şeyler hiç bitmese ya!

Person of Interest mesela az bir kesimin bildiği, John Reese’iyle, Machine’iyle, Root’uyla gönülleri fetheden canııım dizi final yaptı, bitti arkadaş. Hem de apar topar… Sanki “oha lan çok az bütçemiz kalmış, bu paraya ancak şu kadar bölüm çekebiliriz” deyip alelacele uyduruvermişler gibi. Spoiler vermek istemiyorum ama neden o öldü de diğeri yaşadı, devamı çekilir mi gibi soru işaretleriyle bıraktı beni zalım dizi. Yıllar önce Dexter bittiğinde de aynı duyguyu yaşamış, Dexter’ın aslında ölmemiş olması nedeniyle çok ümitlenmiştim günün birinde kesin devam edecekler diye ama her zaman olduğu gibi bu konuda da avcumu yalamıştım. Breaking Bad’den hiç bahsetmiyorum bile sinirlerim bozuluyor.

Sevgili yabancı dizi sektörü yapımcıları, gelin azıcık Türkiye’deki dizi sektörünü inceleyin. Zira buraya gelip de öğreneceğiniz ilk kural bir dizi tuttuysa o diziye final yapılmaz. Yakışmaz. Ne o öyle tadında bırakalım, biz zaten üç sezon için anlaşmıştık, karakterler ömrünü tamamladı tribi falan. Adam gibi otuz sezon yapacaksınız diziyi birincisi. Ana karakterleri öldürmeyecek, öldürür gibi yapacak ancak bi yoğun bakım sahnesiyle, bir iki elektroşok sahnesiyle yaşatacaksınız mesela. Ne o öyle Game of Thrones’taki gibi çatır çatır başrol öldürmek… Başrol dediğin Polat Alemdar gibi olacak, ölmeyecek, öldürecek. Aşk mesela, esas oğlan esas kıza aşık olacak, sonra küsecekler, birbirlerinin düşmanlarına aşık olacaklar, sonra pişman olacak birbirlerine kavuşmaya çalışacaklar derken köpek olup aşk denen olguyu da sakız edecekler. İçinde yasak aşk içermeyen, dürüst ilişki barındıran dizi mi olur allahasen!! Yaparsan senaryon biter, yapımcın bütçeni keser, beşinci sezonda elveda dersin tabi ekranlara…


Game of Thrones’un sezon finali yapışına hiç girmiyorum zaten. Allahsızlar nisan 2017’ye kadar bizi ortada bırakıp gittiler yine. Kitap da yok okuyacak, artık Game of Thrones açlığını gidermek için 42 hafta boyunca ekşi sözlüğe girilen GoT entrylerini okuyup kaçırdığım detayları öğrenip teori kasarım. Ejderha alıp büyütsem mi acaba, saçlarımı da Khaleesi gibi uzatır, “I am Daenerys Stormborn, of House Targaryen. Rightful heir to the Iron ... and the First Men. I am the Mother of Dragons, the Khaleesi of the…” diye kafa ütülerim.

Konu yine alakasız yerlere saparken mevzumuza dönersek, evet her şey tükeniyor. Bitiyor. Almanca kursum da bitti canımslar, ben kendimi biliyorsam hemen bir boşluğa düşer, bunalıma girerim hiçbir işe yaramıyorum diye. Gerçi Almanca’yla olan beraberliğimiz bitti mi? Hayır. Beraber yürüdük biz bu yollarda neticede, gittiği yere kadar gidecek, Merkel’le kanka olup Alman Milli Takımının yakışıklı oyuncularını tavlayana kadar devam kısmetse.

Dolaptaki ice tea ve sivrisineksavar için oturup ağlamayacağım tabii ki, gidip marketten alırım onları da bin şükür. Ama yine de gece vız vız kulağımın dibinde uçunca o sivrisinek duvarları tırmalayasım gelmiyor değil. Ama neyse. Ne kadar agresif bir insan olduğum gerçeğiyle tanışmanızı istemem.

Acaba başka neler bitecek bugünlerde? Bitenlerin yerini neler alacak? Bir şeyin yarım yamalak ağır aksak devam etmesindense bitmesi daha mı iyidir ya da? Daha da klişesi her son yeni bir başlangıç mıdır J Bilmem ki! Göreceğiz.

PS: Son zamanların en kötü yazısı olduğuna kalıbımı basarım. Ay yoksa yazma yeteneğim de mi bitiyooooor L

PS 2: Size Person of Interest’in finalinde Machine’in son sözleriyle veda edeyim, bence yazımız boktan olsa da ana temayla çok alakalı bir alıntı olacak, gerçekten!

“Eğer bunu duyabiliyorsan, yalnızsın demektir. benden geriye kalan tek şey sesim. herhangi birimiz kurtuldu mu bilmiyorum. kazandık mı? kaybettik mi? bilmiyorum. ama her halukarda, bitti. sana kim olduğumuzu anlatayım... sana kim olduğunu anlatayım. biri bana daha önce tüm bu olanlardan bir şey öğrenip öğrenmediğimi sormuştu. sana ne öğrendiğimi anlatayım. herkesin yalnız öldüğünü öğrendim. ama eğer birileri için bir şeyler ifade ettiysen... eğer birilerine yardım ettiysen... ya da birilerini sevdiysen... eğer tek bir insan bile seni hatırlarsa... belki o zaman aslında hiç ölmezsin.




ve belki... bu bir son değildir.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Bunalımdan Çıkmanın 10 Yolu


Efendim ben ayda bir bunalıma girip, dünyayı kendime dar ettiğim için artık bu konuda kaşarlanmış biri olarak tecrübelerimi neden okuyucularımla paylaşmayayım dedim ve "Bunalımdan Çıkmanın 10 Yolu" isimli klişeler klişesi bir yazı yazmaya karar verdim. İnternette zaten zebille yazı, görsel, tavsiye vardır bununla ilgili, sana mı kaldık derseniz; tabii ki kalmadınız, beğenmezsen yapmazsın arkadaşım, zorla yazıyı ekranınızda tutacak değilim ya! Allah Allaah…

Neyse dedim ya ben mütemadiyen bunalıma girerim, hatta ay içinde normal geçirdiğim gün sayısı bunalımda geçirdiğim gün sayısından baya bi azdır. Ota boka, olana olmayana, geçmişe geleceğe, akıllısına delisine, varlığa yokluğa dertlenip kendime hayatı zindan ederim, itinayla… Hayır bir de çoğundan kimseciğin haberi olmaz, zira işyerinde pek de bunalım yapacak vakit olmuyor, çalış didin falan ama eve gidince bana basıyorlar, düşün düşün yaz yaz oyna oyna derken bir güzel kendimi üzüyor, salak salak ağlıyorum, sonra da ağlamam bitince yüzümü yıkayıp çamaşır katlamaya devam ediyorum. Çünkü dağ dağa küsmüş dağın haberi yok misali mesela sevgilime kızsam, alınsam genelde çocuğun bundan haberi olmuyor, ben kendi kendime küsüyoruuum, ona bağırıyoruum falan sonra da öfkem ya da kızgınlığım geçiyor, adam aradığında zaten normale dönmüş oluyorum. Ya da arkadaşlarıma tripliysem kendi içime kapanıp kimseye bişe söylemediğimden onlar da her şey yolunda sanıyorlar, kısır bir döngüde takılıyorum yani.

Bunalım ya da depresif ruh hali berbat bişe, insanı hayattan soğutuyor. Domino taşı gibi tek bir şeyin kötü olduğuna kanaat getirince diğer her şey de kötüymüş, karanlıkmış gibi geliyor, üzülürken komple ciğerlerim soluyor. Neye üzüldüğümü bir kez daha yazmıcam, temcit pilavı gibi her yazımda anlatıyorum, siz de bıktınız biliyorum ama işte o şeylere düşün, üzül, öfkelen, kavga et, ağla, barış derken kendimle mücadele veriyorum resmen. Şizofreni tanısı konulmadı henüz ama bence kendisiyle bu kadar mücadele veren bir insan normal kafada olamaz. Bence deliyim ben, net!

Bak yine vır vır vır başladım, ne diyordum, aslında bunalımdan çıkaracak reçeteyi pazarlıyorduk. Bir değil, iki değil, üç değil, dört değil, tam beş kavanoz bal şeklindeki damping paketime hayran kalacaksınız J

1 – Dizi ya da film izleyin. Ben diziciyimdir, bazen üç dört bölüm arka arkaya izlerim falan, o arada hem zaman geçer hem de kafamdaki dişliler bir süreliğine dönmemiş olur. Takip ettiğim dizilerin neredeyse tümü gerilim, polisiye, bilim kurgu vs olduğundan salya sümük olacak da bir durum oluşmaz. Film seçerken de öyle olmasına dikkat ederim. Bir kez bunalımdayken “Aynı Yıldızın Altında” filmini izleyeyim dedim, yemin ederim sümüğümde boğuluyordum. Siz yapmayın!


2 – Belgesel izleyin. Entellik yapmak için sıkmıyorum, hafta sonları benim televizyonda NatGeo ya da NatGeo Wild açıktır. Vahşi Rusya’yı beşbininci kez izleyip kurtların hayatta kalma uğraşına hala şaşırır saygı duyar, evlere sinsice giren yılanlardan tırsarım. Fobiniz yoksa deneyin. İşe yarıyor.

3 – Kitap okuyun. Ama sürükleyici, bir sonraki sayfayı merak ettirecek hikayesi olan kitapları okuyun. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmazsınız.

4 – Müzik dinleyip dans edin. Tercihen aynanın önünde elde kumandayla. Bende çok işe yarıyor, Rihanna’ymışım gibi tepinirken baya eğleniyorum evde. Tabii komşuların özellikle sesimden memnun olmadığına iddiaya girerim.

5 – Sevdiğiniz şeyleri yiyin. Oburluk olsun diye değil, kendinizi ödüllendirmek için. Ben mesela dün akşam canım Burger King çekti diye söyledim yemek sepetinden, yarısını yiyemedim ama olsun. Sarımsaklı mayoneze bandıra bandıra yedim patatesleri, ohh sefam olsun.

6 – Spor yapın. Ama spor salonunda değil, parkta bahçede kırda bayırda ormanda yaylada yürüyerek koşarak sekerek yapın. Oksijen alın, endorfin salgılayın.

7 – Arkadaşlarınızla vakit geçirin. Ama oturup onlara bunalımınızı anlatmak ya da onların bunalımını dinlemek için değil, gülmek saçmalamak için görüşün. Size iyi gelen insanlarla olun, size negatiflik yükleyen, kötü hissettiren, yanından ayrıldığınızda başınızın ağrıdığını hissettiğiniz insanlarla değil.


8 – Bebek sevin, kedi köpek sevin. Benim gibi ikisini de yapamıyorsanız yine bir klişe olan komik bebek ya da kedi köpek videolarını izleyin. Şebekler ne kadar gudubet hissederseniz hissedin size tebessüm ettireceklerdir emin olun.

9 – Sarılın. Sevgilinize, annenize, kardeşinize, çocuğunuza sıkı sıkı sarılın. Şimdi bir şey dicem, mağdur edebiyatı yapıyorsunuz diyeceksiniz ama valla benim sarılacak kimsem yok. Daha Türkçesi sarılacaklarım uzaklarda. Hal böyle olunca kucağım boş kalmasın diye (hemen kötü düşünün, yazın senaryonuzu!) yataktaki diğer yastığa sarılıyorum. Baya da pofuduk bir şey, sarılma güdüsünü doyuruyor. Hem yazın et ete değmesi terlemece gibi sıkıntı da yaşamıyorsun, kolum uyuştu, az kenara kay tripleri de yok, canım yastığım benim J



10 – Geçmişte kendinizi dipte hissettiğiniz, umutsuz hissettiğiniz anları hatırlayın. Bakın, hepsi geçti. Demek ki bu yaşadığınız da geçecek. Tamam geçerken biraz anamızı ağlatacak ama napalım, güzel günler gelecek. Sonuçta dipte olmanın tek güzel yanı, daha da dibinin olmamasıdır. En kötü dediğiniz yerdesinizdir ve bundan sonrasının çıkış olacağı aşikardır. Dipte kalmaya devam etmek de çıkışa doğru harekete geçmek de bizim elimizde.


Bunlar bana iyi hissettiren, kendimi jiletleyip üçüncü sayfa haberi olmamı engelleyen şeyler. Sonuçta her belirsizlik eninde sonunda bir açıklığa kavuşuyor, evet şu anki süreç oldukça can sıkıcı ama elimden geleni yaptığım için içim rahat. Gerisini allaha havale ettim, havalemi alıp cukkalayıp sebepsiz zenginleşme yaşayamayacağına göre bakar heralde bir hal çaresine…

17 Haziran 2016 Cuma

Almanca öğrenirken...


Yılların İspanya hayranı, İspanyolca öğreneceğim diye senelerce kafa ütülemiş, didinip çırpınıp kurs bulup gitmiş öğrenmiş, Enrique'sine İspanyolca seslenebilmiş bir insan olarak artık gecem gündüzüm Almanca oldu canımslar.

Yaklaşık altı aydır haftanın üç günü Almanca öğreniyorum ve farkındaysanız buna ilişkin hiçbir paylaşımda bulunmadım. Ben -ki en ufak bir hobisini bile bokunu çıkara çıkara anlatırım- konu Almanca olunca nedense elim gitmedi klavyeye, yazamadım. 

Üçüncü dili öğrenme çabalarım yine sitcom tadında geçiyor. Bir kere uygun kursu bulana kadar başıma gelenler ancak benim başıma gelebilirdi. Zira ilk başta yazılıp ücretini peşin gönderdiğim kurs dolandırıcı çıktı ve paramı da alarak ortadan toz oldu. Aylardır ödediğim paranın peşindeyim ama gelmez yani eminim artık. Tabii bir kurstan kelimenin gerçek anlamıyla kazık yiyince apar topar yeni bir kursa yazıldım. Çok şükür ki bu sefer namuslu bir öğretim kurumu çıktı da efendi efendi gidip geliyorum. 

Almanca çok zor bir dil, öğrenmek isteyenlere ilk ve en önemli tavsiyem eğer mecburiyetiniz yoksa öğrenmeyin. Gerek yok. Oscar Wilde boşuna dememiş "Hayat Almanca öğrenmek için çok kısa" diye. Enerjinizi, paranızı daha güzel dillere harcayın. Fransızca öğrenin, ne bileyim İtalyanca öğrenin ama Almanca'ya bulaşmayın.

Ha ama benim gibi bulaşmak zorunda kaldınız diyelim, İngilizce gibi hayatımızın her alanında maruz kaldığımız bir dil olmadığından acayip nankör bunu aklınızdan çıkarmayın. Bir hafta Almanca'ya dair bir şey yapmadığınızda yavaş yavaş siliniyor der'ler, die'ler, das'lar... Çalışın. Ama öyle yalandan değil, dinleyerek okuyarak alıştırma yaparak çalışın. Gençseniz, lisede, üniversitedeyseniz cillop gibi vaktiniz var, ama benim gibi yaşınız kemale ermişse, zaten modern köle misali işyerinde beyniniz yanıyorsa kalan vakitlerinizde Almanca öğrenmeye çalışmak mangal gibi yürek istiyor. Valla abartmıyorum. Bu zorlukları peşinen kabul edin.

Bir kere hobi gibi bir şey değil, hani spor olsa, ebru atölyesi olsa, takı kursu olsa cidden rahatlarsın ama dil öğrenirken kafayı boşaltamıyorsun ki, aksine pür dikkat dersi dinliyorsun, aman bir şey kaçırmayayım diye. Hal böyle olunca da zaman geçtikçe zombiye dönüşüyorsun. Bu da kafa yani. Yazık günah...

Artikel olayından yakınmayacağım, çok klişe bir mızmızlanma bence ki beni en zorlayan kısmı "ulan Strand'ın artikeli neydi" diye düşünürken cümlenin geri kalanına odaklanamamak olmasına rağmen artikel olayını kabullendim bağrıma bastım. İspanyolca gibi cinsiyet yüklemişler, sorgulaması bana düşmez. Koskoca Goethe sorgulamamış benim ne haddime zaten. Neyse ama şikayet etmek istediğim bir nokta var ki bu dilde olsa olsa on bilemedin on beş fiil düzenli, geri kalan ve hayatta en çok kullanılan fiiller (gitmek, gelmek, yazmak, okumak, yemek vs) hep düzensiz. Fiilin ikinci hali ayrııı, üçüncü hali ayrııı, aldığı yardımcı fiili ayrııı, dativ mi akkusativ mi o zaten apayrı derken kurallar ve istisnalar içinde boğuluyorsun. Der die das ne ki diyebiliyorsun hal böyle olunca.


Bundan bir yıl önce "bu hayatta hangi dili öğrenmeyi istemezdin?" diye sorsalar bir dakika bile düşünmeden "Almanca" cevabını verir, "Ugandaca bile öğrenirim (öyle bir dil var mı bilmesem de) Almanca öğrenmem, ona ne zamanımı ne paramı harcarım" diye de eklerdim. Ama her zamanki gibi büyük konuşmamın sonucu olarak şu an "Ich möchte gern Deutsch sprechen" diye cümleler kuruyorum.

Yakın arkadaşlarım artık bu halimde dalga geçiyor: Yıl 2023 olmuş, ben altıncı dili mesela Çince'yi öğreniyorum çünkü sevgilim Çin'e gitmiş falan. Çok ayıp! Hem ne var Çince de gayet enteresan bir dil bence, öğrensek fena da olmaz. Zaten günün birinde o kadar dil biliyor olursam önceki yazılarımda bahsettiğim hosteslik kariyerimde emin adımlarla ilerleyebilirim, fena mı!

İşte böyle canımslar... "Bir dil bir insan" diye çıktığım bu yolda şu an üçüncü dili öğreniyorum. Yorucu evet ama yine güzel insanlar tanıyorum, işe yaradığımı hissediyorum, kendime bir şeyler katıyorum. Umarım hedeflerime ulaşmamda güzel bir basamak olursun Almanca. Ve yarim İspanyolca merak etme en kısa zamanda sana geri döneceğim, bunlar hep geçici sevdalar :)


12 Haziran 2016 Pazar

Salzburg Günlüğü

Yine bilgilendirici bir gezi yazısından önce kamuoyunda oluşan "ne kadar geziyorsun yahu, anasını ağlattın ortalığın" inancını çürütmek istiyorum. Aslında çok gezmiyorum arkadaşlar, hatta sizler benden fazla geziyorsunuzdur. Bir kere ben haftaiçi üç akşam Almanca kursuna gidiyorum, hiçbirinizin haberi yok. Kalan iki gün de mutlaka bir şey çıkıyor, ki şu sıralar kendimi cidden döyç öğrenmeye adamışım, evde oturup kuzu kuzu ders çalışıyorum. Lütfen kimse bana geziyorsun demesin. Tamam arada haftasonu kaçamakları yapıyor olabilirim ama o kadarcık da olur ben canımslar. Hem pazarlamasını bileceksiniz, ben bir yere gidiyor altı ay orada çektiğim fotoları paylaşıyorum, sanıyorsunuz ki gittim yerleştim oralara, oysaki ben burada metrobüste. Ben şok!!

Neyse geçtiğimiz haftasonu da yarimin yanına gittim, birlikte geçireceğimiz upuzuuuuun (!) iki günün birinde de Salzburg'a gidelim dedik. Şimdi bizim bir footprint yarışımız var ki sittin sene kendisini bu konuda alt edemem ama yine de mümkün olduğunca yeni yerler görmeye çalışıyoruz birlikte. Arayı kapatmak için de hostes olacağım inşallah boya sarısı saçlarımla, ülke ülke gezip ağlatıcam anasını dünyanın inşallah...

Yine konudan sapıyorum, Salzburg Münih'ten trenle yaklaşık 1,5 saat. Küçük, düzenli ve aşırı yağmurlu bir Avusturya şehri. Bizim gibi tek güne kolayca sığdırabileceğiniz için kalmalı bir seyahat ayarlamanıza gerek yok bence. Biz 12'de gidip 17'de döndük, tamam bazı yerleri "he he güzelmiş" diye sanat özürlüsü olarak gezdik ama bizce yetti :)

Salzburg Hauptbahnhof'tan indikten sonra asıl gezilecek yerlerin bulunduğu 'Eski şehir' kısmına yürüyerek 15 dkda varabiliyorsunuz. Toplu taşıma da var ama yürüyüş rotası üzerinde Mirabell Bahçeleri bulunduğundan bence üşenmeyin yürüyün. Bahçelerdeki çiçekler çok güzeldi ama az ağaç vardı gibi geldi bana. Şehri ikiye bölen nehirden (adını hatırlamıyorum) Eski şehire geçerken kilitli köprü var bir de, hani şu Paris'te de olan. Üzerine bir sürü asma kilit asılmış, hepsinin üzerinde tarih isim vs yazıyor, çok güzeldi ama bizim yanımızda kilit yoktu ve hediyelikçiler bir kilidi 12€'ya satıyordu, tabii ki pragmatist bir çift olarak bir kilide o kadar para vermedik ve aşkımızı mühürlemedik. Neyse Allahım sana sığındık sana güvendik, kilit falan hikaye zaten yahu :p






Salzburg denince akla gelen bence iki şey var: Birisi Mozart diğeri de Fortress Hohensalzburg yani kale... Bir meftanın üzerinden nasıl para kırılır, bir şehir tek bir insanla nasıl kalkınır'ın kitabını yazmışlar resmen. Her şey ama her şey Mozart'la ve müzikle alakalı. Zaten doğduğu ev, yaşadığı ev, bir ara uğradığı ev, girip tuvaletini yaptığı ev, yanlışlıkla kapısını çaldığı ev falan diye topu topu 35 yıl yaşayan adamın kanını emmişler resmen. Toprağı bol olsun, ömründe memleketine bu kadar faydalı olmamıştır merhum yemin ederim.


Mozart'ın doğduğu ev Getreidegasse denen Salzburg'un en şirin ve en hareketli caddesinde. Bu cadde aynı zamanda alışveriş caddesi normal ve pahalı markaların mağazalarla bezenmiş. Caddenin kilise tarafına yakın köşesinde orijinal Mozart çikolatasının satıldığı Fürst adlı şirin dükkan var, oradan mutlaka bir tanecik de olsa çikolata yiyin, tadı damağımda kaldı resmen.







Cadde ferforje tabela yapısıyla oldukça nostaljik ama çok kalabalık, doğru düzgün bir resim çekmek mümkün değil. Bu şirin caddede aynı zamanda deniz ürünleri fast food zinciri olan Nordsee ile Cafe Mozart bulunuyor, ilkinden bir şeyler atıştırdık ama ikincisine uğramaya vaktimiz olmadı.

Getreidegasse'yi tamamladıktan sonra karşınıza Makarplatz ve Kapitalplatz çıkıyor. Kapitalplatz'da oldukça değişik Sphaera heykeli var, yanında da bir satranç tahtası. 









Kapitalplatz'ın biraz yukarısından Salzburg Kalesi'ne giden finuküler kalkıyor, bilet 12 €, finüküler kale gezisi, audio guide falan hepsini içeriyor. Kaleden manzara müthiş. Tüm Salzburg'u görebiliyorsunuz, tabi bize diğer yerleri sıkıcı geldi. Tarihi yerler ve müze gezmek konusunda üşengeç olduğumuzu söylemiş miydim?









Valla bundan sonrası da tufan. Dalga geçmiyorum, tam dönüş için yola çıkmıştık ki gök delindi resmen, ben böyle yağmur görmedim, kahramanlık yapıp "ne var canım otobüs bekleyene kadar yürürüz yaee" dedik, şemsiyemiz olmasına rağmen donumuza kadar ıslandık. Siz siz olun Avrupa'yı mevsim ne olursa olsun şemsiyesiz gezmeyin canımslar...

Evet bir gezi yazımız daha burada biter. Münih var anlatılacak ama orası da ikinci memleket gibi oldu, turistik bir gezi gibi gelmiyor bana oraya gidişlerim. Ama yine de amme hizmeti adına söz anlatıcam oradan bir şeyler de. Haydi auf wiedersehen ^^ 

9 Haziran 2016 Perşembe

Ramazan Ayı Klişeleri


Evet yine bir koca yıl geçti ve bir Ramazan ayına daha merhaba dedik. Nefsimizi açlıkla terbiye ettiğimiz, yemenin, içmenin, sahip olduklarımızın kıymetini anlamamızı sağlayan en güzel ibadetlerden biri bence oruç tutmak. İstanbul’da bir başıma iftar yapmak ve sahura kalkmak tatsız olsa da tutmaya çalışıyorum ben de. Hadi haftada üç akşam kursa gittiğim için ıvır zıvırla açıyorum orucumu, iftarı bir şekilde geçiştiriyorum yani ama gecenin karanlığında tek başına sahur yapmak Samanyolu TV’nin duygu sömürüsü dizilerine konu olur ve inanılmaz reyting alır yemin ediyorum. Bir kere zaten gece on ikide uyumuş bünye, iki buçukta tekrar kalkıyor uykudan. İtiraf ediyorum uykum kaçmasın diye yüzümü yıkamıyorum, çapaklı gözlerimle çayımı demliyorum, yumurtamı haşlıyorum falan, sonra da Nihat Hatipoğlu Beyciğimin Sahabeyle okey çevirmişçesine kendinden emin anlattığı hikayeleri dinleyerek yemeğimi yiyorum.

Maşallah günler de çok uzun, hayır bir kere ramazan ayında ilerledikçe iftar saatinin ileri gittiği bir dönem içerisindeyiz. Ramazan’ın birinci günü 20:41’de açtığın orucu, on beşinci günü 20:48’de açıyorsun. Beş saat sonra da sahur zaten. Midem bu kadar kısa aralıklarla tıka basa doymaya alışık değil bi kere, ne oluyor diyor garibim. Daha acıkmadan bir dünya yiyorum yine. Bir de su içme olayı var ki yemin ediyorum 19 litrelik erikli damacanası gibi hissediyorum sahurda kendimi. Neyse Allah benimkini ve herkesinkini kabul etsin inşallah.

Bugünkü asıl konumuz ramazan ayı klişeleri…Eminim hepinizin seneler içerisinde dikkatini çekmiştir, ramazanın başlamasıyla televizyonda her yıl birbirinin aynı haberlere, reklamlara maruz kalıyoruz. Acaba yemek yemediğimiz için salaklaştığımızı düşünüp mü böyle yapıyor medya dünyası? Azıcık kendinizi geliştirin arkadaş, zaten 30 gün ve konsept belli. Yılın geri kalan 11 ayı yeterince düşünecek vaktiniz var bence. Şu an açım ya sinirlendim, neyse dönelim konumuza ve gelelim klişelere…

Güllaç tarifi – Genellikle ramazanın ilk günündeki haber bültenlerinin vazgeçilmezidir. Hijyenik bir müessese mutfağında tombulcana bir usta tarafından aşama aşama anlatılır, yufka yaprakları söyle ıslatılır, nar böyle serpiştirilir diye tarifi verilir. Hayatımda hiç güllaç yemedim ancak tarifini bu haberler sayesinde ezbere biliyorum.

Eyüp Sultan Camii’nde iftar – Bu da ramazanın ilk gününün vazgeçilmez haberidir. Haber bültenleri camiinin bahçesinden canlı yayın yapar, iftar için elinde sirke ve küp şekerle bekleşen din kardeşlerimizi gösterir, bir iki tane teyzeye mikrofon tutar, görev yerine getirilir.

Hurma çeşitleri ve fiyatları – Bu haber ramazandan iki üç gün önce başlar, ramazanın ilk iki üç günü devam eder. Medine hurmasından iran hurmasına, kilosu 10 TL olandan kilosu 3875 TL olana kadar tek tek anlatılır. Mekan olarak Eminönü tarafları seçilir. Her keseye göre hurma olduğu itinayla vurgulanır.

Ramazan gelince çarşı pazardaki fiyatlar – Bu haber de hurma haberi gibi <Ramazan +/- 3 gün> denklemiyle yayınlanır. Muhabirimiz bir halk pazarına gider, domatesten yeşilliğe, meyveden beyaz peynire her gıda maddesinin fiyatını sorar. Pazarcı esnafın “valla bizim malı halden alış fiyatımız çok yüksek” savunması ile müşterinin “her şey ateş pahası, bak cebimdeki 50 TL’yle ala ala bunları aldım” şeklindeki yakınmalarını dinler.

Ramazanın ilk teravih namazı – Bu da malum ramazandan bir gün önceki akşam yayınlanır. Eskiden canlı bağlantıyla yapılan haber, günlerin uzaması ve yatsı namazının gece yarısına yakın bir saatte okunması sebebiyle haber bültenlerinde hızlıca okunan bir haber olarak önemini yitirmiştir.

İftar çadırları – Kurulan iftar çadırlarından birine giderek bir yandan çadırın kapasitesi, verilen yemeklerin kalitesi anlatılırken arkada bir yerde 300 kişilik pilav hazırlayan aşçının tencerede tereyağını eritme görüntüsü verilir.

Bayramlık alışverişi – Ramazanın son günlerinde haberlerde yer bulan bu haberde genelde Bakırköy Cumartesi Pazarı ya da Bakırköy Meydan gibi adresler seçilir ve genelde çocuklu ailelere mikrofon uzatılır, miniğe “sana ne aldılar bakalım bayramlık olarak” diye sorulur, piyasadaki ayakkabının, elbisenin fiyatları esnaftan öğrenilir.

Duygu sömürüsü yüklü reklamlar – Davulcu, fakir fukara yurdum insanı, yalnız yaşayan ihtiyar temalarının kullanıldığı bu reklamlarda dede, nine, anne, baba ve çocuklar olarak geniş mutfaklı bir evde yaşayan ailemizin merhametli çocuğu reklamdaki ‘düşkün’ karakteri ya sofraya davet eder ya da yemeğini alır onun yanına gider. Bu davranışı gören dede de beylik bir laf ederek torununu onore eder.

Neşeli reklamlar – Türkiye’nin dört bir yanından iftar/sahur manzaraları içeren bu reklamlarda insanlar genellikle mutlu ve güler yüzlüdür. Masada 4839530 çeşit yemek vardır, içecekler masanın bir köşesine sıralanmıştır, doğu bölgelerimizi temsilen bir yer sofrası ve etrafında bekleyen 4363 kişilik bir aşiret ailesi vardır, Mardin’de bir evin damında kurulmuş bir sofra da olmazsa olmazdır, ezan okunur ve herkes mutlu mesut orucunu açar.

Ve son olarak orucu ne bozar ne bozmaz – Orucu bozup bozmadığı üç yüz yıldır tartışılan sakız çiğnemek, diş fırçalamak, göz damlası damlatmak gibi mevzulara bir İslam alimine danışılarak yanıt bulmaya çalışılır.


Benim yıllardır yaptığım gözlemlerde en sık rastladığım klişeler bunlar, eminim siz de bana hak vermişsinizdir. Yalansa yalan diyin yani ama güllaç tarifsiz bir ramazanınız geçti mi be gözünüzü seveyim


Ama yine de güzel ülkemin bozulmamış kirlenmemiş adetleri, güzellikleri bunlar… Hepimize hayırlı ramazanlar efendim…