30 Ekim 2016 Pazar

Kış Gezisi - Nürnberg

Hava soğudu, çok soğudu. En azından İstanbul'da, poyraz da karayel de içimize işlemeye başladı. Bir de üstüne gecenin kör karanlığında evden çıkıp işe gitme serüveni başlayınca jetlag kafası yaşamaya başladık. Yalan mı? Saat 7'de uyanıyorsak sanki sahura kalkmışız gibi işe gidiyoruz ee zaten eve gelişimiz de güneş battıktan sonra. Gün yüzü görmüyoruz artık aa dostlar!

Neyse ben yine bunu anlatmayacaktım ama aklımdan geçenler dilime vurduğundan gevezelik yapıyorum. Ne diyordum kış kapıya dayanınca hemen kış gezmesi moduna giriyorsun, kalın kalın kabanlarla kat kat çoraplarla süsünün püsünün belli olmadığı fotoğraflara razı olmak zorunda kalıyorsun.

Şu günlerde öyle hissederken, tam bir yıl önce gidip de nedense yazısını yazmadığım Nürnberg'i anlatayım dedim. Hazır Christmas yaklaşıyor, belki gitmek isteyeniniz olur diye yine vatana ve millete hayırlı bir yazının altına imzamı atmaya karar verdim. 


24 Ekim 2016 Pazartesi

Sevgi Neydi? Sevgi Emekti...


Sevgilim yurt dışında yaşamaya başlayalı bir yıl oluyor. Bu arada konuya başlamadan başkalarına ondan bahsederken sevgilim demek buldumcuk gibi hissettirdiğinden ben bundan sonra kendisine Muro diyeceğim, şimdiden anlaşalım. Evet çok Puccavari bir yaklaşım oldu ama napıyım ismini de ifşa etmek istemiyorum burada. Neyse ne diyordum, Muro gideli bir yıl oldu. Bir yıldır edindiğim tecrübeyle şu an artık “Uzak mesafe ilişkisi yürütebilmenin 100 yolu" adlı kitabı rahatlıkla çıkarabilirim.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Kış çetindi, Deli Raşit korkutucu...


90’larda çocukluğunu geçirmiş bir insan olarak şimdilerin iPad’lerle büyüyen nesline göre o zamanlar hayat bize çok zormuş azizim. 90’ların başında uzaktan kumanda olarak kullanılırken, 90’ların sonunda takoz da olsa cep telefonuna sahip olan nesildik biz, nasıl zorlanmayalım? Sen kalk yerden bulduğun jetonla kulübenin birinden 166 Masal Müzik’i ara masal dinle, sonra bir bakmışsın kısa mesaj atıyorsun elindeki aletle. Darwin yaşasaydı Evrim Teorisini ve adaptasyonu bizler üzerinde inceleyebilirdi yani. İşte bizler böyle uyum zorlukları yaşarken İç Anadolu’nun çetin hava koşullarına ayak uydurmak zorundaydık bir de, hiç başka derdimiz(!) yokmuş gibi…

Coğrafya derslerinden belki hepimizin ezbere hatırladığı yegâne şeydir Türkiye’nin iklimi. Akdeniz Bölgesi, Ege Bölgesi ve hatta çoğu zaman Marmara Bölgesi’nin yazları sıcak ve nemli geçer; kışları ılık ve yağışlı. Yurdumuzun kalan iç ve doğu bölgeleri ise yazları sıcak ve kurak bir hava ile uğraşırken, kışları soğuk ve yağışlı iklim ile mücadele eder. Tabii bizler, coğrafya kitabı yazarlarının gözümüzü korkutmamak için “soğuk ve yağışlı” şeklinde yumuşatılmış bir terim kullandığı gerçeğiyle gelen kış mevsimi ile anlardık. Sınıflarımızın arkasında panoda asılı olan mevsimler şeridi İç Anadolu için yalandan ibaretti mesela; çünkü yaz mevsimi haziranda başlar ağustosta biterken, kalan dokuz ay kış mevsimi yaşanırdı. Adında ‘bahar’ içeren diğer iki mevsimi 21 yaşımda İstanbul’a yerleştiğimde keşfetmiştim.

Okulların kapanmasıyla kendini sokaklara atan İç Anadolu çocuğu kuru sıcakta, nemli sıcak ikliminde yaşayan yaşıtlarına göre biraz daha avantajlıydı. Zira sabahtan akşama kadar sokakta oynasa bile nem olmadığı için çok terlemez, annesine her gün banyo işi çıkarmazdı. (Gerçi o zamanlar her gün banyo yapmak diye bir şey mi vardı ki!) İstop, yakar top, taso, yakalambaç, saklambaç, yumurta, dokuztaş, yerden yüksek oynayarak geçen yaz mevsimi eylül ayının gelmesiyle yerini serin havaya bırakır, zaten sonra okullar açılır, sokaklar birden ıssızlaşırdı. O zamanlar birçok okulda sabahçı ve öğleci (uzun yıllar kelimenin doğrusunun ‘öğlenci’ olduğunu sanmıştım) kavramı vardı. Sabahçı mı öğleci mi olduğun okulun açılmasına bir hafta kala o yıl okutulacak kitapların listesini almak için gittiğinde(Evet, o zaman kitapları veliler alıyordu, devletin kitapları bedavaya verdiği döneme yetişemedik biz!) okul bahçesinde gördüğün müdür yardımcısından öğrenilirdi. Eğer sabahçıysan sevinilir, mahalleye dönüldüğünde arkadaşlardan kendin gibi sabahçı olanlar bulunur ve öğleci arkadaşları dışlayıcı oyun planları yapılmaya başlanırdı. Her ne kadar sabah kargalar mamasını yemeden kalkıp gitmek zorunda kalsan da okula, bütün öğleden sonra sana aitti, ödevler akşama kalabilirdi, sen de özgürce sokakta oynayabilirdin.

Sabahçı olmanın en büyük talihsizliği kış mevsiminde ortaya çıkardı. Zira İç Anadolu’da kış mevsiminde bazen neredeyse geceden sabaha kadar kar yağar, şanslıysanız okul tatil olurdu. Valilik karın okulları tatil edecek kadar yağmadığına kanaat getirirse de o kar kışın içinde okula gitmek zorunda kalırdınız. Gerçi bazı günler okulun tatil olduğunu öğreneceğimiz şimdiki gibi anlık haber veren mecralar olmadığından olsa gerek, okula gidilir, tatil olduğunu öğrenilir ve tüm o yol geri tepilirdi.

Bizim evimiz okulumun bulunduğu mahallede değildi. Aslında birinci sınıfa kayıt yaptırıldığı sırada oturduğumuz mahalleye en yakın okul seçilmiş; ancak okulların açılmasından bir ay sonra o evden hazin bir şekilde taşınmış, yan mahalleye geçmiştik. Beni yeni mahallemizin okuluna göre çok daha iyi kadrosu olan okulumdan ve yeni edindiğim sınıf arkadaşlarımdan ayırmak istemeyen annemlerse, kaydımı aldırmamıştı. Bu demekti ki, eskiden yürüyerek on dakika süren okul yolum artık yarım saate çıkmıştı, ihtiyatlı davranmak adına kırk beş dakika önce evden çıkıyordum, bunun için de neredeyse diğer arkadaşlarıma göre bir buçuk saat erken kalkmak zorunda kalıyordum. Servisiniz yok muydu diye soranlarınız olabilir; onlara şöyle bıyık altından gülüyorum. Zira bizim okulda tek bir servis vardı, o da en yakın köydeki öğrencileri taşıyordu. Kalanlardan durumu iyi olan tek tük çocuğu babası arabayla bırakır, birkaçını babaları bisikletle getirir, birçoğu da benim gibi ‘tabanvaya kuvvet’ seyahat ederdi.

Ankara, Eskişehir, Kayseri gibi kışı çetin geçen yerlerde yukarıda anlattığım yolculuğun o yaşlardaki çocuklar için ne kadar meşakkatli olduğunu siz düşünün. Vücut ısınla yatağındaki bir metrekare alanı ısıtmış ve cenin pozisyonunda uyurken annenin seslenmesiyle uyanır, çivi gibi suyla yüzünü yıkar, bir iki dilim ekmek yer, Eskimo gibi giyinir ve yola çıkardın. Yine gece kar tipi şeklinde yağmış, ara sokaklar kapanmıştır; kırışıksız bir çarşaf gibi duran kar birikintilerine ilk adımları sen atardın.

İşte ben de ilkokulda beş yıl boyunca sabahçı olmuş bir çocuk olarak yarım saatlik o yolu bütün kış boyunca kat etmek zorunda kalırdım, hem de tek başıma. Sevgili kardeşim o yıllarda yeni doğmuştu, annem onu evde tek başına bırakamadığından bana kendimden büyük çantayı ‘gocuğumun’ üzerine sırtlanıp yola koyulmak düşerdi. Ayaz içime işler, bacaklarımı battığı kar birikintisinden çıkarmaya uğraşırken kahvaltıda yediğim iki dilim çokomelli ekmekten aldığım kaloriyi de eritirdim. Dedim ya, benim okul uzak mahalledeydi; oturduğumuz mahalledeki okula giden çocuklarla yolarımız tam tersi yönde idi. Beni onların okulundan zıt bir yönde yürürken görünce bir umut “Okullar tatil mi?” diye sorarlar, bense atkımı ağzımdan indirir, “Hayır, ben Ziya Gökalp’e gidiyorum.” derdim. O an onların yüzünde gördüğüm okulların tatil olmadığı gerçeğinin yarattığı hayal kırıklığı ifadesini ben içten içe “Ziya Gökalp daha iyi okul olduğu için beni kıskanıyorlar, hıhh!!” şeklinde yorumlar, Nasuh Mahruki gururuyla karlı yollar üzerindeki yolculuğuma devam ederdim.

Okula gitmeye çabaladığım bu çetin kış günlerinden birinde, her zaman geçtiğim bir sokakta bulunan kaldırımlardan birinde bembeyaz karların üzerinde simsiyah bir şey fark ettim. Yaklaştıkça karlar üzerinde uyuyan bir insan olduğunu anladığım karaltının, iyice yanına geldiğimde Deli Raşit olduğunu anladım. Deli Raşit –lakabından da anlaşıldığı gibi- bizim mahallenin delisiydi. Karısı kardeşiyle kaçtıktan sonra delirdiği, birlikte yaşadığı annesini öldürdüğü, akli dengesi yerinde olmadığı için de akıl hastanesine kaldırıldığı, oradan da kaçıp tekrar memleketine -yani bizim mahalleye- döndüğü iddia edilirdi. Oturduğu bir evi vardı, zaman zaman elinde sigarayla uyuduğu için yanan. Siyah birbirine karışmış kirli saçları ve hayli uzun sakalları vardı. Kimbilir hangi mahallelinin verdiği siyah bir palto giyerdi kışları. Bu yüzden anne babalarımız ondan Deli Raşit diye bahsederken, biz çocuklar ona ‘Paltolu Adam’ adını takmıştık. İşte zaman zaman uzaktan gördüğümüz, gördüğümüz zaman da kaçışarak saklandığımız Paltolu Adam on metre önümde karların üzerinde uyuyordu. O olduğunu anladıktan sonra saniyesinde kafamda yazıp oynadığım senaryodan olsa gerek kalbim deli gibi atmaya başlamıştı. “Ya uyanırsa? Uyanınca beni kaçırıp öldürürse? Sokakta da kimse yok, annemler ölümü hiç bulamazsa? Ya bedenimi parçalara ayırıp çöpe atarsa? Bu arada saat kaç oldu? Geri dönüp alt sokaktan yürüsem kesin Andımız’a geç kalcam, öğretmen de beni haşlıcak. Çare yok, yanından geçmem lazım.” şeklinde bir hesaplaşma sonrası aldığım kararı uygulamaya başladım. Sessizce yanından süzülürken ayaz sonucu donan kanım pompalanan adrenalin sonucu gürül gürül damarlarımda akmakta, kalbimse kulaklarımda atmaktaydı. Ah bir de kara batıp çıkan ayaklarımın çıkardı o ses de olmasaydı? Sanırım çok yorgundu Deli Raşit ya da beni öldürmeye henüz hazır değildi, bilemiyorum, ama ben onu uyandırmadan geçip gittim. Köşeyi dönerken kısa bir bakış attığımda hala uyuyordu.

O gün önce okulda sonra da evde hikâyemi herkese anlattım. Okulda Paltolu Adam’ın yanından korkusuzca geçtiğim için bir süre kahraman gibi saltanat sürdüm. Evdeyse telaşlanan annem, kardeşimi ananeme bırakıp bir iki hafta beni okula götürdü, sonraysa yine tek başıma gidip gelmeye başladım. Bu olayı çocuk aklım hemen unuttu; kış benim için yine kartopu, kar tatili, kardan adama eş hale geldi kısa sürede. Üniversiteyi bitirene kadar da her kış karla mücadele ettim, çocukluğumdaki gibi maceralı olmasa da. Ne de olsa İç Anadolu çocuğuyduk, kışlarımız ‘soğuk ve yağışlı’ geçer diye baştan söylemişlerdi.


Büyüdükten sonra bir gün öğrendim ki, Deli Raşit yakalanıp tekrar kaldırıldığı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinden kaçmış, kaçarken kendisine çarpan bir araç yüzünden ölmüştü. Şok olmuştum, Paltolu Adam’ımız, o korkup kaçacak delik aradığımız, biraz uzaklaştıktan sonra da “Deli Raşiiit Deli Raşiiiit” diye arkasından bağırdığımız o adam ölmüştü. Zaten o öldükten sonra artık kışları o kadar da çetin geçmedi. Uzmanlar buna ‘Küresel Isınma’ dedi, ama ben biliyorum ki Deli Raşit öldüğünde yanında İç Anadolu’nun ayazını, üzerinde uyuduğu kardan döşeğini ve çetin kışını da alıp götürmüştü… 


Hamide T.
hayatadokunansatirlar.com

14 Ekim 2016 Cuma

Yazı Dizi'si #33 - NARCOS

Eminim duymayanınız kalmamıştır, son zamanların en çarpıcı ve damaklarda Breaking Bad tadı bırakan dizisi Narcos. 80li yıllara damgasını vuran, Kolombiya’ya ateşler salan, Amerika halkını kokaine alıştıran uyuşturucu baronu Pablo Escobar’ın hayatını anlatan, şu an iki sezonu yayınlanmış, iki sezon için daha anlaşma yapılmış Netflix dizisi.

Son bir aydır yemeden içmeden kendimi Escobar’ın hayatına vermiş durumdayım. Game of Thrones’un yokluğu, Dexter ve Breaking Bad’in sonsuzluğa gömülmesinin ardından en az onlar kadar vuran bir hikayeyle karşılaşmak sanırım beni hipnotize etti. Tamam dizinin Kolombiya’da geçmesi ve dilinin İspanyolca olması da biraz etki bıraktı üstümde kabul ediyorum ama yine de aptal aşiret dizileri, salak aşk hikayelerinden kusma noktasına geldiğimiz şu günlerde inanın size de ilaç gibi gelecektir, uyuşturucu gibi de gelebilir söz vermiyim :p

Kendisiyle henüz tanışmamış olanlar için müsaadenizle Pablo Escobar’ı anlatmak isterim. Kendisi 1949 yılında Kolombiya’da dünyaya gelmiş, çiftçi ailesinin yedi çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiş. Önceleri ufak ufak hırsızlık yaparak giriş yaptığı suç dünyasına karaborsa mal satarak devam etmiş. Sonra bakmış, bu böyle olmayacak 70’li yılların başında uyuşturucu üretmeye ve kaçakçılığını yapmaya başlamış. Amerika’ya ilk kokaini Escobar satmış mesela, bunun için üretim tesisleri, nakliye yöntemleri kurmuş. Ordunun, devletin, bir sürü otoriteden biri sürü kilit adamı satın almış. 80’li yıllara gelindiğinde ise artık Kolombiya’nın ve dünyanın en büyük uyuşturucu karteli olan Medellin kartelinin başına oturmuş.


Escobar, kuzeni birlikte yürüttüğü uyuşturucu işinden o kadar büyük paralar kazanmış ki, Kolombiya’daki fakir ailelere yardım etmiş, onlara evler yapmış, yaşadıkları semtlere belediyecilik hizmetlerinin tümünü götürmüş. Böylece fakir halkın gönlünü kazanan Escobar (bu olaya aşinayız değil mi?) gaza gelip Mecliste parlemento üyesi olmak için Kolombiya Liberal Partisinden adaylığını koymuş. Böyle de bir pişkin yani kendileri. Ama aynı zamanlarda Amerika ve Kolombiya arasında imzalanan suçlu iadesi anlaşması işine gelmediği için bu kararı kalkmasını istemiş ve Kolombiya Yüksek Mahkemesine saldırarak bir sürü yargıç, avukat ve sivili öldürmüş ve kendisiyle ilgili mahkeme arşivlerinde tutulan tüm suç dosyalarını yakarak imha etmiştir. Kendisiyle ilgili tanıklık yapacak bir muhbiri taşıyan uçağa muhbirin konuşmasını engellemek için bomba yerleştirmiş ve havadayken uçağı patlatmış. Yüzden fazla sivilin ölümüne sebep olduktan sonra sivil halkın desteğini yitiren Escobar, Kolombi’ya hükümetiyle kendisinin ve kartelinin kapatılacak El Katedral diye bir cezaevi inşa edilmesi ve askerle polisin bu cezaevine müdahale etmemesi üzerine anlaşarak cezaevine girmiş. Ama orada da rahat duramayan ve birçok insanın ölümüne sebep olmaya devam eden Pablo’nun kaçak hayatı başlamış.


Daha da uzun anlatıp her şeyi söylemeyeyim ama şu kadarı bile bir suç makinesinin, bir uyuşturucu baronunun önü alınamaz yükselişini görmenize yeter durumda. Olaylar birebir gerçeklerden yola çıkarak yapıldığı için sıkılacağınızı düşünmüyorum. Ben kefilim. Zaten arada gerçek görüntüleri de göstererek dizinin biyografi özelliğini güçlendiriyor, sizi daha sonra olacaklar için heyecanlandırıyor.



Bir de Escobar’ı canlandıran Wagner Moura’ya değinmeden geçemeyeceğim. Adam bu kadar mı Escobar olur. Helal olsun. Tabii diğer bütün oyunculara. Vee Game of Thrones’un Oberyn Martell’i Narcos’un DEA ajanı Pena kalp ben <3

10 Ekim 2016 Pazartesi

İki Kız, Dört fotoğraf makinesi, Bir şehir - Prag

Arkadaşlarım tarafından “Leyleği havada gören kişi” olarak adlandırıldığım 2016 yılının son gezilerinden birini Prag’a yaptım geçenlerde. İki kız, dört fotoğraf makinesi ve bir şehir şeklinde özetleyebileceğim bu seyahatte yine çok eğlendim, tabii ki binlerce fotoğraf çektim ve geri dönmeyi hiç mi hiç istemedim :(


Prag’a 12:45 uçağı ile gittik, Prag Vaclav Havel havaalanına yerel saatle 14 civarı vardık. Ama pasaport kontrolünde abartmıyorum gerçekten 1,5 saat bekledik, ruhumuzu teslim ediyorduk neredeyse. Günümüzün yarısını havaalanında yedikten sonra çıktık, şehir merkezine nasıl gideriz diye bakınmaya başladık. Sanırım şu ana kadar havaalanından şehir merkezine gitmenin en meşakkatli olduğu yer Prag. Zira önce 32 koruna’ya (Çek cumhuriyetinin anlamsız para birimi) otobüs bileti alıp havaalanından Zlicin metro istasyonuna götüren 100 ya da 119 nolu otobüslere biniyorsunuz. Sonrasında Zlicin metro istasyonunun son durağı olduğu sarı B metro hattına binerek merkezdeki bir istasyona varıyorsunuz. Merkez derken Prag’ın olayı Old Town ya da Stare Mesto olarak adlandırılan Eski Şehir’den bahsediyorum. Eğer siz de bizim gibi (ki turistik amaçla gidiyorsanız kesinlikle Stare Mesto yakınlarında kalmalısınız) Old Town yakınlarında kalıyorsanız Staretestko Mesto ya da Mustek istasyonlarında inebilirsiniz. Metrolarda bilet kontrolü yapan görevliler bulunuyor ve eğer turistseniz (valizlerinizden ya da elinizdeki haritaya alık alık bakmanızdan çok rahat anlıyorlar) sizi durdurup bilet soruyorlar. Biz iki kez metro kullandık, iki istasyonda da durdurulduk. O yüzden bilet almazlık etmeyin, ceza ödersiniz yoksa.

Biz booking.com’dan bulduğumuz Apartments Pushkin’de konakladık, seyahati geç bir vakitte planladığımız için normale göre biraz pahalı ödediğimizi düşünsek de Prag’da konaklama diğer Avrupa kentlerine göre çok pahalı. Bizim kaldığımız otel Astronomik Saat Kulesinin hemen yanında Karlovy caddesinin köşesinde çok merkezi bir yerdeydi ve stüdyo daire tarzındaydı, yani kendi mutfağı salonu vs vardı. Geceliği kişibaşı 35 €’ya geldi ki Prag için gayet uyguna kapattık :)


Prag’da para bozdurmak gerçekten uyanık olmanız gereken bir iş. Her köşede exchange var, ama komisyon almayanı yok gibi bir şey. Biz ilk gün 20 € bozdurduk, 4 € komisyon aldılar fırsatçılar. O yüzden bir daha da para bozdurmadık, hep kartla harcadık. Korunamız olmadığı için mağdur olduğumuz tek bir mekan vardı, oranın da Allah cezasını versin!!

Gelelim Prag’da nereleri gezelim görelim kısmına. Prag, şu bir avuç Avrupa kenti görmüşlüğümden yola çıkarak söylüyorum ki en Ortaçağ kokan en otantik en korunmuş kent (Evet hala Viyana’ya gitmedim, çok belli oluyor dimi :)). Klişeler klişesi bir cümle kuracağım ama cidden sokaklarında gezerken kendinizi Ortaçağ’da gibi hissediyorsunuz. O yüzden kapalı mekan gezmek yerine sokaklarda kaybolmak istiyorsunuz, müze falan gezmeseniz de olur bence yani (İmza: Müzede geçirilen zamanın ve verilen paranın ziyan olduğunu düşünen kara cahil sanat yoksunu insan :))



Astronomik Saat Kulesini yüzlerce metre öteden fark edersiniz zaten, hayır kulesinin uzaktan görünür olmasından değil, çevresinde toplaşan ve saat başlarında saatin yaptığı atraksiyonu görmek isteyen milyarlarca insan yüzünden… Şahsen ben o kadar insanı görünce saat başlarında “big bang”i yeniden yaşatıyorlar zannetmiştim ama bildiğimiz guguklu saatin devasası (imza: Evet yine ben, kara cahil :)) Ama görün tabi, bi video neyin çekin anı olsun.


Astronomik saat kulesinin çevresi tam bir Avrupa kent meydanı havasında. Sudan baloncuk yapan amcalar, heykel taklidi yapan abiler, sokak müzisyenleri falan derken dalıp saatlerinizi harcayabilirsiniz, hele de şansınıza hava güzelse. Biz normalde dünyanın iki bahtsız insanı olsak da herhalde iki eksi yan yana gelince artı yapmış olmalı ki Prag’da kaldığımız süre boyunca etek, şort falan giyip gezdik (Ekim ayında evet!!)





Prag da ortasından nehir geçen ve bu nehir sayesinde şehre huzurun geldiğine inandığım bir kent. Zira Floransa, Pisa, Frankfurt ve Amsterdam için de aynı düşüncelere sahibim. Su hayattır. Şehri ikiye bölen nehir de Prag’a gerçekten bambaşka bir boyut kazandırmış bence. Bir kere nehir olunca köprü oluyor, köprü demek de güzel instagram fotoğrafı demek (İmza: Ehehe yine ben :))

Prag’da nehrin iki yakasını birbirine bağlayan bir sürü köprü var ama bunlardan en ünlüsü ve 7/24 üzerinde milyarlarca insanın bulunduğu Charles Köprüsü. Aramak için çok uğraşmanıza gerek yok. Prag’da kalabalığı takip ettiğiniz sürece ya Astronomik saat kulesine ya da Charles Köprüsüne varırsınız :) Köprünün üzerinde bir sürü heykel var, ama insan kalabalığından dolayı pek de bir şey anlamayabilirsiniz köprü üzerindeyken. O yüzden size tavsiyem Charles Köprüsünden bir önceki ya da bir sonraki köprüye gidip Charles’ı oradan izlemek ve fotoğraflamak :) (Hadi kaptınız yine +10 like’ı :))







Bir de kale bölgesi var ki Avrupa’da gördüğüm en görkemli katedrallerden biri olan St. Vitus Katedraline ev sahipliği yapıyor. Yürüyerek yarım saatte ulaşacağınız bu bölgede kale içini, katedrali ve yüksek bir noktadan Prag manzarasını görebilirsiniz.






Prag Franz Kafka’nın memleketi, bir zamanlar yaşadığı yeri de tabii ki fırsatçı Avrupa zihniyeti müzeye çevirmiş. Müzeyi girip gezmedik (Tabii ki !!) ama bahçesine girin ve “Peeing men” (İşeyen adamlar) heykelini görün mutlaka. Bence müzeden daha eğlencelilerdi :)



Gitmeden önce ballandıra ballandıra anlatılan, gittiğimde de “bu muymuş” dediğim diğer bir yer de Dancing House. Şu an ofis olarak kullanılan bu binanın tek özelliği dışarıdan dans eden bir çifti andırıyor olması (ki bana ne dansı ne de bir çifti çağrıştırdı) Charles Köprüsünden sonraki üçüncü köprünün ayağında, yürüyerek ya da tramvayla gidebilirsiniz. Gitmişken görmeden dönmeyin artık, napalım…


Biz iki günlük gezimizde müze, kilise gezmek yerine Prag’ın sokaklarında kaybola kaybola günde yaklaşık 20 km yürümek suretiyle şehri yaşayarak gezdik. Diğer bloglarda İşkence Müzesi, Seks Makineleri Müzesi, Oyuncak Müzesi, Balmumu Müzesi gibi müzelerin olduğunu gördük ama gitmedik ne yalan söyleyelim gitmeyi de tercih etmedik.

Prag’da kahvaltı diye bir kültür yok diyebilirim. Zira biz iki sabah da yiyecek bir şeyler ararken helak olduk, imdadımıza Starbucks ve sandviçleri yetişti. Peki insanlar ne yiyor derseniz delirmişçesine Trdelnik denen yerel bir tatlıyı tüketiyorlar sabahları. Kafayı yemişler evet. Öğlenleri yemek yemedik, gördüğümüz marketlerden bir şeyler alıp onları atıştırdık (Fakirliq J) Akşam yemeklerinde ise bir akşam Charles Köprüsünü kesen caddenin sol paralelindeki caddede olan Di Finestra’da ve bir akşam da saat kulesinin dibindeki El Minuto’da yedik. Fena değildi, tavsiye ederiz.





Ve gelelim Prag’da gece hayatına. Mutlaka okumuşsunuzdur Prag’da gece hayatı baya bi hareketli. Anlatıla anlatıla bitirilemeyen beş katlı gece kulübü Karlovy Lazne’den başlayalım. Her katında farklı tarzların çaldığı, ergenus ya da kart çapkın dolu olan bu mekana aman diyim gitmeyin (yani yaşınız bizim gibi 30a dayandıysa :)) Girişi kişibaşı 200 koruna olan bu mekanın içinde ne kredi kartı ne Euro geçiyor. Kimse de bununla ilgili uyarmıyor girişte. Saf saf 9’ardan 18 € verip giriyorsunuz (ki zaten orada bir kazıklıyorlar zira 400 koruna baya bi <<<<<< 18 €’dan) sonra da içeride eğer yanınızda çek kronu yoksa mal gibi kalıyorsunuz. Giriş paranızı alıp çıkmak istediğinizde de bir ton kavga etmek durumunda kalıyorsunuz elin ecnebileriyle.

Biz Karlovy Lazne’de güvenlik görevlileriyle ve girişteki adamla muhteşem İngilizcemizle tartışıp giriş paramızı söke söke geri aldıktan sonra efendi gibi gittik Hard Rock Cafeye, bir güzel de eğlendik. Bir de Roxy diye bir kulüp varmış da biraz uzakçana, oraya da gidebilirsiniz.

İki gün iki gecede Prag’ı güzel güzel gezip dolaştık. Hem eğlendik, hem öğrendik, oldukça güzel zaman geçirdik. Darısı diğer seyahatlerimin başına. Amiiin :)

7 Ekim 2016 Cuma

Yoruldum

Her şeyden çok sıkıldım. En çok da kendimden… Şu bakış açımı değiştiremedim gitti zaten. Her felaketin benim başıma geldiği her sorunun beni bulduğu her kötü insanın benim hayatıma girdiği düşüncesi. Aramıyor diye üzülmek sevmiyor diye üzülmek yetmiyor diye üzülmek. Sürekli üzülüyormuşum gibi bir hal var üzerimde. Çok sıkıldım. Olayların iyi yönünü görmeye çalışmaktan, idare etmeye çalışmaktan, hayır diyememekten, ses çıkarmamaktan, kendi isteklerimi göz ardı etmekten, birilerinin peşinden gitmekten yoruldum sıkıldım. Daha özgür daha arsız daha bencil bir insan olmak istiyorum. Sadece kendimi düşünmek istiyorum. O ne der bu ne der beni seviyor mu beni ediyor mu aramadı sormadı mesaj atmadı ıvır zıvırlarıyla kafam meşgul olmasın istiyorum. Birilerinin beni sevmesindense kendimi en çok ben sevmek istiyorum. Bunu öğrenmek istiyorum. Biraz daha boşverebilmek, iplememek, aman be diyebilmek istiyorum. Gitmek istiyorsam gitmek kalmak istiyorsam kalmak istiyorum. İnsanlar beni kolayca saf yerine koyamasınlar istiyorum. Sırf kaba olmamak için ya da sırf sevdiğim için ya da sırf önem verdiğim için karşımdakilerin beni enayi yerine koymalarından kullanmalarından sonra da beni suçlamalarından çok sıkıldım. Bunu yapamasınlar istiyorum. Bu nasıl yaptırılmaz onu öğrenmek istiyorum. Siklememeyi öğrenmek istiyorum. Giderse ekime kadar deyip kendi yoluma devam edebilmek istiyorum. Geçmişim için artık kendimi daha fazla suçlamamak istiyorum. Yaşandı bitti diyebilmeyi ama gerçekten içten diyebilmeyi istiyorum. Güler yüzüme, sessiz mizacımı görüp insanların bana haksızlık yapmalarından bıktım. Nasılsa barışır nasılsa kabul eder nasılsa özür diler nasılsa bekler nasılsa gelir nasılsa arar nasılsa aklı başına gelir diye düşünmesinler istiyorum. Böyle düşündürttüğüm için, bu güne kadar katlandığım için, sesimi çıkarmadığım için, alttan aldığım için kendimden nefret ediyorum. Bazen yeteeeeeeeer diye yüksek sesle bağırmak istiyorum. İnsanlara aileme arkadaşlarıma beni tanıyan tanımayan herkese sokaktaki insanlara yeter demek istiyorum. Hayatın önüme çıkardığı taşlardan elime yüzümü çizen dikenlerden çok sıkıldım. Biraz da hayat bana kolay olsun istiyorum. Ufacık bir şeyi elde etmek için bile kıçımdan ter akmasın artık mesela. Yarın için hesap kitap yapmaktan şu anın tadını çıkaramamaktan anı kaçırmaktan bıktım. Hesapsız yaşamak istiyorum. Beni sevdikleri kadar sevmek istiyorum insanları. İsterlerse hakkımda burnu havada, götü kalkık, bencil, kendini beğenmiş, egoist desinler yine de sadece ve sadece kendimi düşünmek istiyorum. Bunu yapabilmek için antidepresanlar yutmak ya da her ay psikoloğa servet dökmek istemiyorum. İnsanların benim hakkımda ne düşündüğünü umursamamak istiyorum. Saçıma başıma fiziğime giyim kuşamıma maaşıma statüme işime çevreme oturduğum semte yaşadığım şehre göre değerlendirilmek istemiyorum, ben benim, saçımı sarıya boyuyorum, çakma sarışınım evet, çok zayıfım evet kilo takıntım var, kilo almak istemiyorum bunun için aç kalmak gerekiyorsa aç kalıyorum evet. Bazen trip atıyorum hatta fazla trip atıyorum. Çok alınganım evet. Yalnızlığı çok seviyorum ama yalnız ölmek istemiyorum, kokmuş cesedimi komşular bulmasın istiyorum. Seviyorsam dünyanın öbür ucuna giderim, bir dakika arkama bakmam ama gidene kadar kendi kendimi bitiririm evet. Kot giyerim, makyaj yapmam, güzel dans ederim, herkesi dinlerim. Bundan sonra beni ben olduğum için sevmek yerine, beni ben olduğum için kullanan insanlar istemiyorum hayatımda. Yeter gerçekten. Eşek oldukça semer vuran çok oluyor diyorlar ya, kimsenin eşeği olmak istemiyorum. Nasıl öğrenirim bilmiyorum ama hayır demeyi, bencil olmayı, önce kendimi düşünmeyi, fedakar olmamayı öğrenmek istiyorum. Yoruldum, kendi yüküm bana yetiyorken başkalarının yükünü de sırtımda taşımak istemiyorum.

7.10.2016 16:54

Gidenlerden...


Bu sıralar hayatıma ucundan kıyısından dokunan çoğu insanın bir devinim bir sinerji içinde olduğunu görüyorum. 

Bekarsa evleniyorlar, evliyseler boşanıyorlar, yalnızsalar manita yapıyorlar, çocuksuzsa hamile kalıyorlar, çocukluysa ikinciyi üçüncüyü doğuruyorlar.

Evi olmayan ev alıyorlar, kiracıysa taşınıyorlar, arabası yoksa arabalanıyorlar, en olmadı arabalarını satıyorlar.

Ama şu ara dikkatimi en fazla çeken değişiklik sessiz sedasız bu ülkeden gidenler... Bir gün bir bakıyorsun veda maili, instagramda #yeni #hayat #newlife #in #bilmemnere hashtagleriyle selfieler, iş değişiklikleri falan derken ülkeyi, özellikle "bok çukuru" diye adlandırdığım İstanbul'u terk ediyorlar!

Yeminle kıskançlıktan orta yerimde çatlayacağım, şu kaos ortamından tereyağından kıl çeker gibi uzaklaşmıyorlar mı önlerinde saygıyla eğiliyorum.

Şahsen benim şu aralar yaptığım en büyük değişiklik pikeden yorgana geçmek, malum havalar baya serinledi. Onun dışında aynı tas aynı hamam... İşe git işten gel, #narcos izlerken uyuyakal, yatağa geç, sabah uyan, işe git şeklinde geçen Nuri Bilge Ceylan filmi gibi sıfır heyecan, sıfır aksiyon içeren bir hayat.

Hani benim hayallerim nerede? Sözde 2017'ye bulunduğum koşullarda girmeyecektim, en az bir şeyi değiştirmiş olacaktım. Ekim ayına girdiğimiz şu günlerde bırak değişikliği bazı şeyler daha da boka sardı, çıkamıyorum işin içinden.

Hayatını İstanbul dışında bir yerde sürdürüyorsanız bu serzenişlerim size "sahip olduklarına şükretmeyen şımarık kız" söylemi olarak gelebilir ama inanın burada yaşamak insanı içten içe çürütüyor. Trafikte geçirdiğiniz saatler, metroda metrobüste davar gibi seyahat etmeniz, kadınsanız taciz edilmeniz, durup dururken bombadan, kazadan, kafanıza düşen camdan, çöken evden dolayı ölmeniz falan yavaş yavaş kemiriyor yaşam enerjinizi. Yaşamıyor, sadece bu sisteme ayak uyduruyorsunuz.

O yüzden giden arkadaşlar en güzelini siz yaptınız. Sakın dönmeyin bence! Çivisi çıkmış buranın, geri de sokamıyoruz, aman diyim dönüp de kendinize yazık etmeyin.

Ben mi? Ben de bu haftasonu yazlık/kışlık değişimi yapıcam, #narcos izlemeye devam edicem, bir de yeni kitaba başlayacağım. Hepi topu bu kadar değişikliğe müsaade ediyor zira hayat...