29 Aralık 2016 Perşembe

Elveda 2016 ve Hoşgeldin 2017



Karmakarışık duygularla veda ediyorum 2016'ya. Size de çok uzun gelmedi mi bu sene ve çok fazla hüzün, çok fazla kayıp yaşatmadı mı her birimize?

Mikro anlamda da makro anlamda da belki de millenium denilen o süslü 2000 senesine girişimizden bu yana en "tanımlanamaz" yıl buydu.

Hem dünyada hem ülkemizde ve ben eminim her birimizin hayatında bir sürü kayıp yaşattı bu sene. Bombalar patladı, kasırgalar oldu, savaşlar çıktı, gemiler battı, uçaklar düştü, askerlerimiz yakıldı, polislerimiz şehit edildi, yani sözün özü aklımıza gelip gelebilecek tüm kötü senaryolar birbir gerçekleşti, Azrail'in en çok mesai yaptığı sene bu sene oldu.

O yüzden genel olarak uğursuz olarak anımsayacağımız bu senenin bitimine iki gün kala bile insanlar her gün "bugün ne oldu, kimin başına ne geldi" kaygısıyla uyanıyor.

Aslında ne kadar safız. Sanki 31 Aralık gecesi saatler 23:59'dan 00:00'a döndüğünde sanki bir sihirli bir değnek değecek dünya denen bu gezegene ve tüm kötülükler birden yok olacak! Keşke olsa... Ama olmayacak, o bir dakikada koca bir yılı geride bırakacağız ama tüm yüklerimizi, dertlerimizi, sorunlarımızı, sıkıntılarımızı sırtımızda taşımaya devam edeceğiz. Maalesef... Ama insanız ya umut etmekten, güzel şeyler dilemekten, o bir dakikanın hayatımızda yepyeni bir sayfa açacağına inanmaktan da vazgeçmeyeceğiz.

2016 benim için de çok değişik bir sene oldu. En zorlusu, en sıkıntılısı diyeceğim ama ne bileyim geri dönüp bakınca aslında hemen her yıl beni yoracak, üzecek şeyler olmuştur, o yüzden artık hiçbir senemi ya da yaşımı "en ..." diye tanımlamıyorum ben. 2016 zordu evet, yordu evet, çok ağladım evet, isyan ettim, küfrettim, yeter dedim, kimi zaman pes bile ettim evet; ama bir yanda da çok mutlu oldum, başarılı oldum, çok gezdim, bir sürü anı biriktirdim, sevdim sevildim. 

Sevdiğim adam başka bir ülkede yaşamaya başladı, hayatımız düzenimiz planlarımız bambaşka bir şekle büründü bu yıl. Uzak ilişki yürütebilmeyi öğrenmekle geçti ilk aylarım. Kavuşacağımız zamanları planlayarak, özleyerek, bir araya geldiğimiz kısacık anların değerini bilerek, skypela facetimela yatıp kalkarak sınav verdik ikimiz de. İnsan gerçekten her şeye alışıyor. Bir kez daha teyit ettim sanırım bunu.

Yeni bir dil öğrendim, Almanca denen illete bulaştım mecburen. Bu sayede bir sürü güzel insanla tanıştım, kendime birazcık daha değer kattım. Bir sürü ülke bir sürü şehir gördüm. Arkadaşlarımla çok güzel günler yaşadım. Ailemle eskisine göre daha sık ve çok zaman geçirdim. Blogumla daha çok ilgilendim, daha çok okudum, daha çok yazdım, daha çok öğrendim.

Bir zamanlar hayalini bile kuramayacağım bir yerde, şahane bir evlenme teklifi aldım. Bambaşka bir ülkede yepyeni bir hayat kurmak üzerine temel inşa ettim yavaş yavaş. Hayal kırıklığına uğradığım da oldu evet ama kah kendim silkindim, kah etrafımdakiler ellerini uzattı, bir şekilde hep toparlandım, hep yoluma devam ettim.

2016'ya girerken yazdığım yeni yıl yazısında "2016'yı şu an bulunduğum koşullarda bitirmek istemiyorum" demiştim, ya yaşadığım şehri ya oturduğum evi ya da yaptığım işi değiştirmek istiyorum diye hedef koymuştum kendime. İki ay önce sorsanız birini bile gerçekleştireceğime dair umut taşımıyorken o bahsettiğim sihirli değnek benim hayatıma değdi sanırım. 2017'de üçü de gerçekleşecek. Tam anlamıyla yepyeni bir yıl olacak yani benim için.

İnsan yaş aldıkça hayattan daha az ama daha öz şeyler istemeyi öğreniyor sanırım. Ben de büyüdükçe o kadar az şey diler oldum ki hayattan. Yeni yıl bana ve kalbi iyi olan herkese önce sağlık, sonra mutluluk ve başarı getirsin

ve

Kendimize daha özsaygılı olduğumuz, kalbimizin sesini daha çok dinlediğimiz, rutini kırabildiğimiz, daha cesur olabildiğimiz, hayal kurmaktan çekinmediğimiz, para kazanmak için yaşamak yerine hayallerimizi yaşamak için para kazandığımız, daha çok sevdiğimiz, sevildiğimize şükrettiğimiz, yarının belki hiç olmayabileceğinin ayırdında olarak anı yaşayabildiğimiz, hayatımızda fazla ne varsa kurtulduğumuz, gerek eşya gerekse insan bize yük olan ne varsa taşımayı bıraktığımız bir yıl olsun.

Elveda 2016 ve Hoşgeldin 2017


25 Aralık 2016 Pazar

Orada Bir Ülke Var Uzakta - LIECHTENSTEIN

İsviçre ile Avusturya arasında kalan 160 km2lik yüz ölçümüyle bizim havuzlu lüks sitelerimizin kapladığından bile daha az yer kaplayan Liechtenstein'dayız şimdi de. Münih'e dönüş yolumuz üzerinde olunca rotamıza dahil ettiğimiz bu ülkeye iki saat ayırmıştık ve açıkçası endişeliydik ya yetiştiremezsek diye.

Neyse biz Zürih'ten dolandırılarak ayrıldık ve (ki şurada bahsetmiştim başımıza gelenlerden) 1,5 saatlik yolculuktan sonra Liechtenstein'ın başkenti Vaduz şehrine vardık. Günlerden salıydı, saatler öğle vakitlerini gösteriyordu ancak nedense şehir pek bir boştu. Bir yandan arabayı park edecek yer ararken bir yandan da hazırladığım rehberdeki "Vaduz'da gezilecek yerler" kısmını okuyorduk. Pek de bir şey yoktu ya neyse belki de doğası falan güzeldi canım, hep müze hep kapalı alan hep katedral olacak değil ya her şehirde. 


Nihayet park yeri bulup arabayı park ettik ve şehrin alışveriş caddesi olan caddeye geçtik. Etrafta kimsecikler yoktu, şehir adeta zombi istilasına uğramış gibi terk edilmiş ve sessizdi. Şehrin birazcık yukarısında yer alan ve Liechtenstein prensi ve ailesinin ikamet ettiği Vaduz Kalesi bize uğursuz uğursuz göz kırpıyordu. Önce magnet almak için bir hediyelikçiye girdik ve evet insan vardı, mutluyduk. Sonrasında biraz ötedeki şehir müzesine girdik, orada çalışan iki teyze ile birlikte ülkede en azından beş kişi yaşadığını teyit etmiş olduk. Teyzelere "burada gezilecek yer var mı?" diye sorduğumda çok samimi bir yanıt aldık "Hayır yok" Bi umut kaleyi de mi gezemiyoruz diye sorduk ve Prens II. Hans Adam (ki kendisi dünyanın altıncı zengin kişisiymiş) ile ailesinin orada yaşamasından mütevellit ziyarete açık olamadığı cevabını aldık. 



Müzeden çıkıp alışveriş caddesinin sonuna geldiğimizde takım elbiseli üç adam gördük, belli ki öğle tatiline çıkmış Liechtenstein Merkez Bankasının Şube Müdürü, Şube Yetkilisi ve memurundan oluşan Vaduz Şubesi çalışanlarıydı 😂 Böylece ülkede yaşayan sekiz kişi saymıştık. Bu ülkeyle milli maç yaptığımızda spiker boşa dememiş, milli takımın kalecisi normal hayatında manavlık yapıyor diye. Ülkede insan yok ki, var olanlar da hangi bir işe yetişsinler canım 😂

Arabayı park edişimizden 25 dakika sonra arabaya binip Liechtenstein'a elveda demek zorunda kaldık. Yani ayrılmak istemiyorduk ama kalmamız için de pek bir sebep yoktu doğrusu.



Bu minnak ülkeye sandığımızdan çok çok az vakit ayırınca biz de yol üzerinde birkaç yere daha uğrayalım dedik. Önce Avusturya'nın sakin şehri Feldkirsch'e uğradık. Spontane geliştiği için şehrin Noel Pazarını gezebildik sadece. Eminim çok daha güzel yerleri de vardır.




Feldkirsch'ten ayrılıp Almanya sınırından geçince (home sweet home) yine yolumuzun üzerindeki Bodensee'ye bağlı Lindau Adasını gezelim dedik. Evet bildiğiniz küçük bir ada var Bodensee gölünün üzerinde, oldukça turistik ve beklediğimizden daha canlı.





Aslında Lindau Adasına yaz aylarında gitmek daha güzel olur sanırım, zira göl kenarında göle girebileceğiniz ya da göl kenarında keyif yapabileceğiniz bir sürü testi bulunuyor. Aralıkta gidince haliyle hepsi kapalıydı. Biz de göl kenarındaki rotada yürüyüp eski ve yeni deniz fenerlerinin fotoğrafını çekmekle yetindik. Tabii ki bir Noel Pazarı ve bir belediye binasını gezdik. Kendilerini İspanya'da sanan ve öğleden sonra 13-17 saatleri arasında kapalı olan dükkanların içinden bir tane açık tatlıcı bulup bin kalori olan bir tatlı yedik. Ve işte böylece dört günlük turumuzu tamamlamış olduk.



Münih'e vardığımızda akşam yedi olmuştu, eşyaları bıraktık, karavan olarak kullandığımız arabayı teslim ettik. Normal çiftler böyle bir yolculuk sonrası dinlenirler ama biz Muro'nun işyerinin Noel Partisine gittik. Dört gün sadece birbirimizi gördük, azıcık sosyalleşmek gerek di mi ama :)

22 Aralık 2016 Perşembe

İsviçre (Diğer bir adıyla ateş pahası ülke)



Daha önce bahsettiğim şu rotanın Fransa ayağını geride bıraktıktan sonra kendimizi lüksün, kendini beğenmişliğin ve pahalılığın kalbi olan İsviçre’de buluyoruz. Aslında İsviçre ikimizin de “ay aman görmeden ölmeyelim” dediği bir ülke değil, ama bahsettim ya madem araba kiralayıp izne çıkıyoruz yolumuzun üzerinde Şirinler Köyü bile olsa uğrayıp Gargamel’in bir çayını içmeliyiz  güdüsüyle İsviçre’den üç şehri seçtik kendimize.




Colmar’da yediğimiz romantik akşam yemeğinin ardından karavan çakması arabamıza binip Basel’e geçtik. Basel Colmar arası arabayla bir saat, o yüzden gerçekten ışık hızıyla ülke değiştirerek booking.com’dan bulduğumuz Hotel Alexander’a attık kendimizi. Şimdi efendim, Avrupa’da otopark bulmadır, park ücretidir falan büyük mesele, ben de otel araştırırken ücretsiz otoparkı olsun diye baya bi cebelleşmiştim ki Basel’deki oteli görece olarak pahalı olsa da seçme sebebim ücretsiz kapalı otopark sağlamasıydı. Otele check in yapınca öğrendik ki meğer sadece booking.com üzerinden yapılan rezervasyonlarda ücretsiz otopark hizmeti varmış, diğer müşterilerden günlük 15 chf park ücreti alınıyormuş. Bu isabetli tercihimle bir Mario altını daha kazandığımı düşünürken o da ne otelin sahibi ve personeli Türk çıkıyor ve bize bedava ulaşım kartından, yemek indirim çekine kadar bir sürü promosyona boğuyorlar. Ayrıca kendi dilinde derdini anlatabilmek de cabası. O sebeple Basel’de hem konumu hem de avantajları nedeniyle Hotel Alexander’ı tercih edin derim.

19 Aralık 2016 Pazartesi

DİZİ - FİLM - KİTAP ÖNERİSİ İSTEYENLERE DEV HİZMET


Hani böyle eş dost ortamında sürükleyici kitap, üst üste üç beş bölüm izlenecek dizi ya da nefessiz bırakacak film var mı bildiğin diye sorarlarsa çat çat cevap verebilin diye el emeği göz nuru bir yazı hazırladım sizlere. Bilen bilir ben fazlaca kitap okur, deli gibi dizi ve film izlerim (duyan da boş gezenin boş kalfalığında doktora tezimi hazırlıyorum sanır) etrafımdakiler de arada bir tavsiye isterler benden. Kimisine anlatırım, kimisine blogda yazmıştım falan derim ama kah onlar unuturlar kah bloğu açmazlar, ki zaten ben bloğa yazdım dediğimde sanki reklam yapıyormuş gibi hissedip rahatsız da oluyorum. O yüzden buraya bunu yazayım da sonra buradan lazım oldukça kopyalar kopyalar kendi tanıdıklarıma da gönderirim. Nasıl fikir J 

18 Aralık 2016 Pazar

Strazbourg ve Colmar'dan Merry Christmaslar



2016'nın bitimine bugün itibariyle 12 gün kaldı. Ben sanırım bu kadar hızlı geçen bir yıl daha yaşamamıştım (HER YIL İÇİN BUNU SÖYLEDİ 😊). Bu yılın muhasebesini yapacağım bir yazı tabii ki de yazacağım ama bu güzel pazar akşamını geçen hafta bu saatlerde sokaklarında dolaştığım Strazbourg ve Colmar'a ayırmak istedim. Biraz gözümüz gönlümüz açılsın bence pazartesi sendromu öncesi! 

Malumunuz turist olarak Fransa'ya gidilecekse, altın kural şudur ki ilk önce Paris'e gidilmeli, Eiffel Kulesiyle fotoğraflar çekilmeli, Louvre Müzesi gezilmeli falan filan. Ama ben tabii ki normal bir turist olmadığım için Fransa'ya yaptığım ilk seyahate bence Fransa'nın en şirin (ve evet birazcık Almanya kokan) şehir ve köylerinden başladım. Gün gelir Paris'e de giderim belki ama bence en az Paris kadar etkileyici yerler birazdan anlatacaklarım...



7 Aralık 2016 Çarşamba

Kış Saatine Çakılı Kalmak


Üç dört ay önce saatlerin geri alınmayacağı haberini duyduğumda itiraf edeyim çok sevinmiştim. Zira yıllardır şikayet ettiğim şey akşam altıda işten çıktığımızda havanın zifir karanlık olmasıydı ve bu beni altı ay boyunca çok mutsuz ediyordu. Herkes saatlerini bir saat geri alırken bizim almamamızın finansal sistemlerde yaratacağı kargaşa (Bankacı olmama rağmen), Şampiyonlar Ligi maçlarını gecenin bir yarısı izleyebilecek olmamız falan bile coşkumu azaltamamıştı. Ha, üzüldüğüm bir şey vardı ki Almanya’da yaşayan Muro’yla aramızdaki saat farkı birden ikiye çıkmıştı ve bir yıldır hemen her akşam yaptığımız skypelar, facetimelar bu durumdan etkilenebilirdi. Eee benim yatma vaktim geldiğinde adam daha yeni avdan dönmüş (Bkz: Pokemon Go), yemeğini yemiş oluyordu. Dolayısıyla muhabbetimiz genelde benim uykum yüzünden kısa kesiliyordu. Ama olsundu, hava kararmayacaktı artık, biz de altı ay dişimizi sıkıverirdik canım!!

5 Aralık 2016 Pazartesi

Ve işte karşınızda Münih


Yüz kişinin yaşadığı bir kasabadan geçse dahi “Ay ben x yere gittim, bir güzel bir güzel” diye anlatan insan olarak ben fark ettim ki bugüne kadar bir Eskişehir’i yazmamışım bir de Münih’i… Biri has memleketim, diğeri de müstakbel memleketim olmasından mütevellit kendilerine haksızlık ettiğimi düşünerek buna bir son vermek istedim. O yüzden Christmasmarkt’ıyla zirveye oynayan Münih’le başlıyorum, malum aylardan Aralık, Avrupa cıvıl cıvıl, gideniniz olur işinize yarar.

Şimdi efendim Münih, Almanya’nın güneyinde kalan Bavyera eyaletinin başkenti, iki üniversiteye ve birçok expata ev sahipliği yapan bana kalırsa diğer Alman şehirlerine göre daha canlı ve (iklim olarak) daha sıcak bir şehir… Ayrıca coğrafi konumu sayesinde birçok Avrupa ülkesine kısa süren tren seyahatleriyle ulaşabileceğiniz bir yer. Yani Avusturya’ya, İsviçre’ye, Fransa’nın güneydoğusuna hatta biraz kasarsanız Belçika’ya falan bile gidip gezebilirsiniz. Son bir yılda Münih’e dört kez gittim, her gidişimde de Münih’le birlikte bir yeri daha görme fırsatım oldu. Berlin’i görme şansına henüz erişemedim ama hem seyahat için hem de yaşamak için (inşallah) üst sıralara yerleşir benim gözümde.