15 Ocak 2017 Pazar

Her şey The OA ile başladı...


Geçenlerde dizi yokluğu çektiğim bir günde The OA'i önermişti birkaç arkadaş. Gerek konusu gerekse sadece sekiz bölüm olması sebebiyle dedim bir şans vereyim. Kısaca bahsedeyim, 5 yaşındayken Amerikalı bir aile tarafından evlat edinilen görme engelli Prairie, 21 yaşındayken öz babasını bulabilmek için evden kaçar, kaybolur ve ailesi öldüğünü düşünürken yedi yıl sonra esrarengiz bir şekilde gözleri görüyor olarak ortaya çıkar. Bu bahsettiğim kısım dizinin ilk bölümünde işleniyor ve evet biraz bayık. Hatta ilk bölüm bittiğinde 'ay acaba hiç devam etmesem mi' bile dedim. Ama hikayenin kalan yedi bölümünde Prairie'nin yedi yıl boyunca başından geçenler anlatıyor. Çok detay vermek istememekle birlikte, psikopatın biri tarafından üç kişiyle birlikte tutsak ediliyor, oradayken başına gelen bir olay sonrası görme yetisini tekrar kazanıyor ve diğer üç kişiyle birlikte oradan kaçmak için bir hayli uğraşıyorlar. Ama bu uğraş klasik bir kaçma girişiminden ziyade, spiritüellik içeren paralel evren ve dördüncü bir boyut gibi faktörlerini barındıran bir kaçış çabası. Zaten diziyi ilginç kılan da bu. Dizide olaylar iki zamanda anlatılıyor, birincisi Praire'nin esrarengiz geri dönüşü sonrası yaşadıklarını diğeri ise tutsak haldeyken yaşadıkları. İlk bölümün bayıklığını atlattıktan sonra sekizinci bölüme kadar bir çırpıda izleyebilirsiniz, bana öyle oldu. Ama dizinin finaliyle ilgili 'ee gerçekten olay bu mu?' yani diyerek kalakaldım. Lost'un finali gibi düşünün, senelerimizi vermiştik ve hala kimse finalde konunun nereye bağlandığını doğru düzgün bilmez. The OA'in finali de böyle. İnternetten okuduğuma göre kimileri bunun yönetmen tarafından bilinçli olarak yapıldığını, ucu açık bir finalle kim aslında neye inanmak istiyorsa ona inansın mantığını güttüğünü, kimileri ise şu an için devam sezonu olmayacak dizinin bir ihtimal devam kararı alınırsa sonraki bölümlerini yazabilmek için bu şekilde bitirildiğini söylüyor. 


The OA'i izleyip ekşisözlükteki yorumları okuduktan sonra dizinin başrol oyuncusu Brit Marling'in daha önce oynadığı ve The OA'in yönetmeni tarafından yönetilmiş üç filmi daha izleyeyim dedim. Çünkü yazılan yorumlara göre bu ekibin daha önce yaptığı işler paralel evren, ölümden sonra hayat, dördüncü boyut, ruhun gücü gibi her zaman tartışılan, bilimle ters düşen ama birçok insanın inandığı spiritüel konuları baz almıştı ve söylenene göre çok başarılı yapımlardı. 



Önce Sound of My Voice'u izledim, çok sıkıcı ve overrated geldi bana. Şifacı olan ve bir sürü müridi bulunan Maggie'nin ipliğini pazara çıkarmak için murid olarak topluluğa dahil olan bir çiftin hayatlarının bu seanslar sonrası uğradığı değişimi anlatıyor. Açık söyleyeyim, ben bir kısmında uyumuşum filmin.


Ama pes etmedim, sırada ikinci film Another Earth'te sebep olduğu trafik kazasında karısını ve çocuğunu öldürdüğü adamın hayatına giren Rhoda'nın hikayesi anlatılıyor. Filmle ilgili ekşisözlükten aldığım en açıklayıcı yorum bu bence: "yeni keşfedilen dünya benzeri bir gezegen, paralel evren ve diğer yarımız. geleceği parlak bir genç kızın, yeni keşfedilen gezegenin gölgesinde bir gecede değişen hayatı. trafik kazasında ailesini ve işini kaybeden, kayıp bir ruha dönüşmüş bir adam. pişmanlıklar ve seçimler. another earth, etkileyici görüntüleriyle, iyi oyuncularıyla, psikolojik dramıyla ve varoluş sorgulamalarıyla izleyicide sarsıcı bir etki bırakıyor bırakmasına ancak hikayenin bir noktadan sonra 21 gram'dakine benzer bir seyir izleyerek, "oyuncu kimyası" kavramının öne çıkarılışı ve ucuz numaralara başvuruluşu hikayeye de maalesef zarar veriyor. hikayenin gidişatı bu şekilde olmasaydı, filmde paralel evren ve kendi yansımamız kavramları çok daha sarsıcı bir etki bırakabilirdi. yine de, filmin senaryosuna da katkıda bulunan oyuncu brit marling'de iş var."

Another Earth'ü sevdim, ama bence yönetmenin en etkileyici işi  "i Origins" Beni en çok düşündüren ve 'lan acaba gerçekten' diye beynimi yakan filmdi. Uzmanlığını gözün evrimi üzerine yapan genç doktor Ian bir gece  gittiği bir maskeli partide Sofi ile tanışır, yüzünü hiç görmediği Sofi'ye aşık olan Ian, Sofi'nin gözünün fotoğrafını çekiyor ve partiden sonra gözlerin izini sürerek Sofi'yi tekrar buluyor. Mistik bir kız olan Sofi ile bilim insanı olan Ian'ın inişli çıkışlı bir aşk yaşarken, Ian'in asistanı Karen ile birlikte gözün evrimi üzerine yaptığı deneyler devam eder. 




Aslında daha da yazmak isterim ama spoiler vermek istemiyorum. O yüzden ilk yarım saati aşk filmi mi lan bu demeden önce sabretmenizi öneriyorum. Çünkü film ilerledikçe Allah, Tanrı ya da neye inanıyorsanız o ilahi gücün hayatlarımıza dair bir planı olduğunu, hiçbir şeyin nedensiz ve tesadüfi meydana gelmediğini, ölüm denen şeyin ruhu sonlandırmadığını izleyebileceğiniz sahneleri görüyorsunuz.




Eeee peki şimdi ben bunları neden anlattım? Birincisi şu soğuk kış günlerinde film, dizi açlığı çekiyorsanız izleyebileceğiniz seçenekler önermek istedim. İkincisiyse i Origins filmindeki düşünce tarzından fazlaca etkilendim. Bir yanda bilime yani somut kanıtlara inanan nesnel bir zeka ile diğer yanda ilahi bir gücün planlı bir yaratımına inanan, varoluşu çok da sorgulamamak gerektiğini söyleyen kalbin gerek diyolagları gerekse başlarından geçenler sizi de ikilemde bırakacaktır eminim. Yani özetle bence izleyin :)

1 yorum:

  1. The OA 'i ben de istahla izledim ama sonu Lost'tan da beterdi bence :)) Soyledigin filmlere de bir goz atacagim ama merak ettim simdi...

    YanıtlaSil

"In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on"
Robert Frost