8 Ocak 2017 Pazar

Kıbrıs'ta Üç Kız Dört Gün

Sokakta insanları durdurup Kıbrıs Adasının haritadaki şeklini çizdirsek, eminim on kişiden en az yedisi gözü kapalı yapar bunu. Zira çocukluğumuzdan beri gündüzleri okullarımızda akşamları hava durumunda göre göre  Akdeniz'in ortasındaki o küçük adanın üzerinden silindir geçmiş çaydanlığa benzer şeklini hepimiz ezberlemişizdir. 


Kıbrıs çok ilginç bir geçmişe sahip. 1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilen ada, 1878 yılında Osmanlı tarafından Birleşik Krallığa kiralanmış ve Birinci Dünya Savaşında Birleşik Krallık tarafından ilhak edilmiş. 1930'lu yıllarda Birleşik Krallığa karşı ayaklanıp silahlanan Rumlara karşı Birleşik Krallık sert bir politika ve yasaklama izlemiş. 1950'de adada yapılan referandumda adanın Yunanistan'la birleşmesine %90 oranında evet oyu çıkmış ve referandum sonrası adadaki Rumlar Birleşik Krallık güçlerine karşı silahlı ayaklanma başlatmış. Yunanistan'a dahil olmak istemeyen ve adanın bölünmesinin isteyen adanın Türk sakinleri de silahlanarak Rumlarla çatışmaya başlamış. Ada 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını kazanmış, 1974 yılında gerçekleştirilen harekatla da adanın bir kısmı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak bağımsızlığını kazanmış. O zamandan beri bu küçük adada iki ayrı ülke tek bir başkentte hayatını sürdürüyor. Adada yaşayan nüfusun %70'ini Kıbrıslı Rumlar oluştururken geri kalan %30luk kısmı Kıbrıslı Türklere ait.



Ve bu kadar bilginin ardından gelelim zatı alimin Kıbrıs tatiline. 2014'ten 2015'e girdiğimiz 31 Aralık günü Sabiha Gökçen'den Kıbrıs Ercan Havaalanına uçtuk. Üç kız, kahve karamel şeker, yeni yıla Kıbrıs'ta girecektik. Eveet biz adeta çılgındık. Hani o televizyonlarda gördüğümüz Ebru Gündeşli Gülben Ergenli yılbaşı kutlamalarına katılıp elit elit eğlenecektik. Yalnız tabi evdeki hesap çarşıya uymadı. Adı geçen sanatçılar evet o sene de Kıbrıs'ta sahne alıyordu ama onların programları binlerce liraydı. Yok artıktı. O yüzden biz de daha makul bir program seçmek mecburiyetinde kaldık. Yılbaşı gecesini Acapulco'da geçirip Kıbrıs'taki diğer iki gecemiz için Girne merkezde (bazılarının pansiyon diyerek eziklediği) güzel bir butik otelde (Kemerli Konak Butik Hotel) yer ayırttık. 




Acapulco'daki yeni yıl gecesi çok güzeldi ve biraz da değişikti. Bir kere insanlar yeni yıl galası dedikleri bu olayı fazla ciddiye almış, aşırı süslü ve çoluk çombalak katılmışlardı. Sanırım orada büyük bir 'event' bu yılbaşı galaları. Neyse adını ilk kez o gece duyduğumuz Metin Kiper ve Orkestrasının yaptığı müziklerle yemeğimizi yedik, "hayat bayram olsa" şarkısıyla yeni yıla girdik ve 00:10'da gala sona ermişti, salon boşalmıştı. Biz de dedik otelin kumarhanesindeki Rober Hatemo'ya gidelim bari diye ama onun için ayrı para vermek gerekiyormuş. Amaan zaten yorgunuz dedik (valla pintilikten değil) odamıza dönüp gece birde mışıl mışıl uyuduk.



Kıbrıs'a gitmeden önce daha önce Kıbrıs Şubesinde çalışan bir arkadaşımız bize hem rehberlik edecek hem de aracıyla bizi gezdirebilecek bir şoförün adını vermişti. Aydın Abi bizim Kıbrıs'taki elimiz ayağımız oldu resmen, havaalanından bizi alıp dört gün sonra bizi havaalanına tekrar bırakana kadar sayesinde hem uygun fiyata hem güvenli hem de öğrenerek gezdik. Kıbrıs'ta toplu taşıma yok denecek kadar az, mesafeler de yürüme mesafesi şeklinde değil pek, o yüzden taksi kullanılıyor bir yerden bir yere gitmek için. Taksilerin fiyatı Türkiye'ye göre daha uygun o yüzden gözünüz korkmasın 'nee taksi mi' diye. Bu arada Kıbrıs trafiğiyle ilgili bir dipnot, trafik sağdan akıyor. Birleşik Krallıktan kalan bir kullanım. Direksiyonlar sağda, sağ geliş, sol gidiş şeridi falan. Daha önce böyle bir uygulamaya rastlamayanlar için (misal ben) baya beyin yakan bir durum. İlk başlarda karşıdan karşıya geçmek cidden baya ATP harcatıyor insana.

Yılbaşından sonraki gün yani 1 Ocak gününü Girne'deki görülecek yerleri gezmeye ayırdık. İlk durağımız St. Hilarion Kalesiydi. St. Hilarion 700 metre rakımda bulunan, Aşağı Kale, Orta Kale ve Yukarı Kale olarak üç bölgeye ayrılan ve rivayete göre Walt Disney'in birçok çizgi filminde kullandığı görkemli bir kale. Kaleyi gezmek bir iki saatinizi alabiliyor ve biraz tırmanmanız gerekiyor ama Girne'ye geldiyseniz mutlaka görülmesi gereken bir yer.






St. Hilarion Kalesinden sonraki durağımız Bella Pais Manastırı. Girne'nin doğusunda Beşparmak dağlarının yamacında Lüzinyanlıların yaptığı bu manastırda günümüzde dönem dönem klasik müzik konserleri veriliyormuş. Manastır ve manastırın bulunduğu mahalle gerçekten çok şirin.

İlk gün için Girne'deki son durağımız Mavi Köşk. Burası İtalyan asıllı Rum avukat ve silah kaçakçısı Paolo Paolides tarafından 1957 yılında yaptırılan bu köşk zamanına göre çok modern ve teknolojik olarak döşenmiş. Paolides Abimiz sanata düşkün bir kimse olarak evini birçok sanat eseri ile donatmış. Paha biçilmez tablolar, biblolar, içki dolapları, el işi iran halıları, ayrıca kendisine ait kara kalem çalışmaları da bulunmakta ve evinde sergilemektedir. Evde bulunan Meryem Ana tablosuna odanın neresinden bakarsanız bakın elleri, dizleri ayak ucları ve gözlerinin size dönük görünüyor. Ben baktım gerçekten öyle. Nasıl olduğunu anlamadım. Bir de bu abimizin evinde Süt Havuzu var. Müzik odasının hemen yanında yaptırılmış ve bayan misafirlerin süt banyosu yaparken bir yandan da müzik dinleyerek rahatlamasını istemiş. Çok düşünceli bir adammış kendileri. İnanmazsınız ama Sophia Loren'nde köşke gelerek süt banyosu yapmış misafirlerdenmiş. Paolides çok severek yaptırdığı  köşkünü 1974 barış harekatı sırasında arkasında bırakarak İtalya'ya kaçmak zorunda kalmış. Kaçarken yatak odasında bulunan ve İngiliz mahallesine doğru giden kendi yaptırdığı gizli tünelleri kullanmış ama tünelleri kaçarken patlattığı için tam olarak nereye açıldığı bilinmiyormuş. Paolides abimiz İtalya'da bir mafya toplantısında öldürülmüş. Harekat sonrası TSK tarafından müzeye çevrilen Mavi Köşk, erlerin yaptığı rehberlikle ziyaretçi kabul ediyor ama maalesef fotoğraf çekimine izin verilmiyor. Bu kadar yazdım ama aşağıdaki fotoğraf googledan maalesef :( 


İlk günümüzü bitirip Niazi's Restaurant'da meşhur Şeftali Kebabını yiyip sonrasında da kendimizi Rocks Otel'e atıyoruz. Yok canım ne kumar oynaması, sadece bakıyoruz :)



Kıbrıs'taki ikinci günümüzde Aydın abi bizleri Gazimağusa'ya götürüyor. Gazimağusa'daki ilk durağımız Kapalı Maraş Bölgesi. Maraş, zamanında Akdeniz'in en görkemli tatil yerlerinden biriyken 74 Barış Harekatından sonra bir ölü şehire dönüşmüş durumda. Harekattan sonra askeri birliklerin dışında sivillere kapatılan bu alandaki oteller terk edildikleri günkü gibi duruyormuş. Çoğu binanın duvarı harekat sırasındaki ateş sonucu yıkılmış ve zarar görmüş. Muhteşem bir sahilde yer alan bu bölge şu an iç sıkan bir havaya sahip.




Maraş'tan sonra Lala Mustafa Paşa Camii'ne gidiyoruz. Burası da Ayasofya gibi aslında kilise olan ama bizim camiiye devşirdiğimiz bir yapı. Eski adı St. Nicholas Katedrali olan bu yapı Namık Kemal Meydanında bulunuyor ve bahçesinde adanın en yaşlı ağacı olan 750 yaşındaki gümbez ağacı var. Neler oluyor Serhat ya di mi :)






Girne'ye dönüp akşam yemeğimizi yine tavsiye üzerine gittiğimiz Cenap Restaurant'da yiyoruz. Binbir çeşit mezesi ve canlı müziğiyle tam bir rakı mekanı. Karnımızı doyurduktan sonra yine 'sadece görmek için' kumarhaneye gidiyoruz. Cratos ve Merit bu gece bakıp çıkacağımız iki yer :)



Kıbrıs'taki üçüncü günümüz ve bugünkü hedefimiz Lefkoşa. Lefkoşa Kıbrıs'ın başkenti ve dünyadaki tek bölünmüş başkent. Şehrin ortasından geçen yeşil hat ile ikiye ayrılan şehrin güneyinde Rumlar, Kuzeyinde Türkler ve ortasında ise Birleşmiş Milletler Barış Güçleri bulunuyor. Biz tahmin edebileceğiniz üzere şehrin kuzey kısmını gezdik. 

Lefkoşa'da Surlariçi, Büyükhan ve Selimiye Camii'ni geziyoruz. Lefkoşa Surlariçi'ne kurulmuş bir şehir ve surların ardında kalan kısmına Surlariçi denmiş. Sokaklarında dolaşırken İstanbul Eminönü'nde geziyormuş gibi hissedebilirsiniz. Bursa'daki Kozahan'a çok benzeyen Büyük Han 1572 yılında Kıbrıs'ın ilk Osmanlı Valisi olan Muzaffer Paşa tarafından inşa ettirilen iki katlı bir yapı. Birbirine benzeyen 68 dikdörtgen şeklinde odadan oluşan ve ortasında küçük bir cami olan bu handa günümüzde hediyelik eşya dükkanları ve birçok kafe bulunuyor. Yine eskiden St. Sophia Katedrali olan ve Luzinyanlılar tarafından yapılan, Müslümanlar tarafından camiiye dönüştürülmüş Selimiye Camii'de yine Surlariçi bölgesinde.





Lefkoşa'da en çok etkilendiğimiz yer Barbarlık Müzesiydi sanırım. Adından da anlayacağınız üzere hiç güzel şeylerin yer almadığı, tarihin tokat gibi suratımıza çarptığı bir yer burası. Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alay Doktoru Binbaşı Dr. Nihat İlhan'ın karısı ve üç çocuğu 1963 yılının noel gecesi saklandıkları banyoda Rum isyancılar tarafından öldürülüyor. O geceden sonra ev içindeki hiçbir şeye dokunulmadan müzeye dönüştürülmüş. Küvetteki kan lekeleri, duvarlardaki kapılardaki kurşunlar hala duruyor ve cidden gördüğünüzde kanınız çekiliyor.

 


Biraz canımız sıkkın olarak Girne'ye geri dönüyoruz. Girne'nin meşhur fırınlarından biri olan Çıralı Fırın'da akşam yemeği niyetine tahinli çörek, patatesli börek falan gömüyoruz, otele dönüp biraz dinlenip Grand Pasha Casino'ya gidip biraz kafa dağıtıyoruz :) 



Ve artık son gün dönüş günü. Uçağımız akşam kalkacak, sabah kahvaltısından sonra Girne merkezdeki Girne Kalesini, Girne Yat Limanını ve Batık Gemi Müzesini geziyoruz. Girne Kalesinde sergilenen batık, günümüze kadar ele geçen gemi batıkları arasında en eskisiymiş, 1965 yılında bir sünger avcısı tarafından Girne kıyılarından 1.5 km açıkta, suyun 3 metre derinliğinde fark edilmiş, Pennsylvania Üniversitesi tarafından çıkarılmış ve müzede sergilenmeye başlanmış. Yapılan karbon 14 testlerine göre gemi MÖ 288 yılında batmış.  







Artık dönme vakti. Dört günde Kuzey Kıbrıs'ta görülebilecek her yeri gördük sanırım. Bizim en çok eğlendiğimiz tatillerden biriydi bu. 2015 yılına şahane bir giriş yapmıştık Kıbrıs sayesinde. Kumarda kaybetmiştik ama aşkta kazanmıştık :)

1 yorum:

  1. Maraş bölgesi benim çok ilgimi çekmişti. Yıkık ve terk edilmiş binalar hüzünlü gelmişti bana. Kıbrıs farklı bir yer ve görülmeli mutlaka.

    YanıtlaSil

"In three words I can sum up everything I've learned about life: It goes on"
Robert Frost